PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : ^^TaDimLiK HikayeLeR..^^


нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:36 PM
öLmE NOLURSUN...(17 AĞUSTOS DEPREMİNDE YAŞANMIŞ BİR HİKAYE)
Karla kaplı kaldırımda kayıp düşmemek için ağır ağır yürürken birkaç gündür diline doladığı Manga&Göksel Dursun Zaman isimli şarkıyı mırıldanıyordu.. “Her sabah doğan güneş bir sabah doğmaz oldu, elleri ellerimden kayıp giden yıldız oldu..” ve tekrar başa dönüp “Her sabah doğan güneş bir sabah doğmaz oldu, elleri ellerimden kayıp giden yıldız oldu..” ve tekrar başa, tekrar başa..

Metro’dan evine kadar olan o mesafede hep aynı bölümü tekrarladı.. Gözyaşları öyle güçlü bir şekilde dış dünyaya açılma gayreti içerisinde olsalar da odasına kadar sabredebildi..

Odasının ışığını yakmadan koltuğuna oturdu ve sessiz hıçkırıklarla ağladı.. En son 1999 yaz mevsiminde bu kadar yoğun ve güçlüydü yanağından süzülen yaşlar..Bir süre sonra odasının soğukluğuyla kendisine geldi, sigarasını yaktı, bilgisayarını açtı ve yazmaya başladı;

“Yıllarca hep O’nu bekledim, mutlaka gelecekti çünkü O’da beni bekliyordu.. Biliyorduk bir gün bir şekilde karşılaşacaktık ve ilk karşılaştığımızda bulduk diyecektik.. Bu derece emindim ve yıllarca “ acaba O mu? “ diyerek başka ellerde, başka gözlerde, başka dudaklarda onu aradım.. Üniversite yıllarımdı ve bir sonbahar gününde O geldi.. Muhteşem güzelliğiyle, zekasıyla ve adına da çok yakışan göz alıcı ışıltısıyla “Güneş” bir gün geldi.. Öyle derin, öyle sevecen, öyle harikulade bir şekilde geldi ki ve öyle ışık saçıyordu ki gözleri, geçmişimdeki tüm karanlıkları dahi aydınlattı.. Artık sabah doğan akşam batan güneşe ihtiyacım yok diye düşünmeye başlamıştım.. Güneş’im her şeye yetecekti, beni ısıtacak aydınlatacaktı.. Birbirimizi tanımak tanıtmak için hiç uğraşmadık çünkü dediğim gibi biz birbirimizi bekliyorduk, tanıyorduk.. Ve her şey o kadar güzeldi ki birlikteyken, biraz ayrı kalsak o muhteşem dakikaları çok özlüyorduk.. Artık yetmiyordu birkaç saatlik görüşmeler, bunu anlamıştık.. Birlikte uyuyup birlikte uyanmak nedir bunu da yaşamıştık ama bir-iki günle yetinmemiz artık olanaksızdı.. Birlikte yaşlanmalıydık, buna inanmıştık.. Güneş ve ben.. “Birde oğlumuz olsun adını Kurtuluş koyalım” teklifimi öyle tebessümle karşılamış ve o kadar tatlı boynuma sarılmıştı ki o an şu birkaç yıl hemen bitsinde mezun olup sonsuzluğa imza atalım istedim..”

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:36 PM
“1999 baharı her şeyi ile muhteşem bir şekilde Güneş ile birlikte geçti gitti ve sıcaklığı ile bunaltan yaz mevsimi geldi.. O zamanları daha çok Beşiktaş ve Ortaköy’deki sahildeki çay bahçelerinde değerlendirdik. Ve asla vazgeçemediğimiz hafta sonu ada turlarımız, fayton..
İyi hatırlıyorum çok sıcak bir Pazartesi akşamıydı, Beşiktaş sahilde küçücük taburelerin olduğu salaş çay bahçesinde (Şu sıralar Barbaros Hayrettin Paşa iskelesi olarak adı geçen iskelenin yanı) çaylarımızı yudumlarken bir anda Güneş’e bir şeyler olmuştu. Rengi solmuş, durgunlaşmış, ışıltısı yok olmuştu..

-Neyin var Güneş? Bir anda durgunlaştın seni hiç böyle görmemiştim?

-İçime bir sıkıntı saplandı, ilk defa bu denli bir şey oluyor bu yüzden tarif edemiyorum nedenini çözemiyorum..

-Kalkalım mı? Yürüyelim ister misin?

-Hayır, sen burayı çok seviyorsun.. Kalalım ve sadece beni sevdiğini söyle..

-Sen normal değilsin Güneş, öyle ise bende normal olmayacağım..

Ayağa kalktım ve her zaman tamamı dolu olan çay bahçesindeki ve çevresindeki insanlara aldırmadan bağırabildiğim kadar bağırdım “SENİ SEVİYORUM..!” Şok olmuştu. Ellerinden tutup ayağa kaldırdım ve sımsıkı sarıldık. Gülenler de oldu alkışlayanlar da.. Hiç aldırmadan sarıldık ve sonra yüzüne baktığımda parıl parıl parlıyordu Güneşim, kendine gelmişti.. Sonra çay bahçesinden ayrıldık, yolu uzundu, Beşiktaş’tan Avcılar’a gidecekti bu yüzden geç olmadan onu evine uğurladım.. Ben de evime gitmek için otobüste bir cam kenarına oturdum, camda onun o hali beliriyor içim ürperiyordu.. Ne olmuştu acaba? düşüncesi içinde evime ulaştım. Odamda masamın üzerine O’nun yerleştirdiği ve ikimizin yan yana olduğu resim vardı. Alıp uzun uzun O’na baktım.. O’nun o muhteşem tatlılığına daldım ve bir süre sonra telefonum çaldı;

-Ben evime geldim özlediğim.

-İyisin di mi?

-Nasıl iyi olmam ki çay bahçesinde yaptığından sonra. Eve gelene kadar düşündüm ve karar verdim. Sen delisin ve ben bir deliyi seviyorum..

-Deliyim evet aksini hiç iddia etmedim ki.

Sonra birkaç hoş söz ve gülüşmeler eşliğinde telefon görüşmemizi bitirdik. İçim rahatlamıştı ve neşeli şekilde salona geçtim. Neşeli halim televizyona konsantre olmuş ev arkadaşımın da gözünden kaçmamış olacak ki sordu;

-Hayırdır yüzünde güller açmış..

-Güller güneşi severler bilirsin.

-Ha o mesele, bu arada benim yarın doğum günüm bilesin.

-Nasıl yarın?

-Eee 17 Ağustos işte..

-Tamam yapacakların belli. Pasta, kola, mum falan al, akşam sen mumları üflerken resmini çekerim, sonra doğum günün kutlu olsun derim. Nasıl ama?

Salonda bu neşeli sohbet ile saat baya ilerlemişti. Odama gidip yatağıma uzandığımda saat 00:30 civarıydı.Karışık düşünceler içerisinde uykuya daldım. Derken gecenin sessizliğini yırtan telefonumun sesi ile ansızın uyandım, arayan O idi;

-Bilirsin sana kıyamam, bu saatte asla aramam uyandırmam seni ama sesini duymak istedim.

-Güneş, bak bana doğruyu söyle neyin var?

-Yemin ederim bilmiyorum, tek bildiğim uyuyamadığım.Ve bir de sesini duymak zorundaydım.

-Nasıl zorundaydım? Nedir bu? Ne olur söyle? Neyin var Güneş?

-Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum…

-Bak aklından tüm kötü düşünceleri at ve uykuya dal, yarın bu konuyu mutlaka konuşacağız..

-Tamam hayatım, seni seviyorum, iyi uykular.

-Bende seni seviyorum Güneşim.. iyi uykular.

Aklım iyice karışmıştı, yarın ne olduğunu mutlaka öğrenmeliydim. 15-20 dakika tavana bakarak düşüncelere daldım.. Derken ondan bir mesaj geldi.. “Beni hiç bırakmayacaksın di mi? Hiç bir şey bizi ayırmayacak di mi?” “O nasıl söz Güneş’im, sen bir sabah doğmasan zifiri karanlıkta ben yaşayabilir miyim sanıyorsun? Seninleyim ve bizi ancak ölüm ayırabilir, başka bir neden asla olamaz..”

Mesajı gönderdiğimde O’nun artık rahatça uyuyabileceğini düşünürken o da neydi??? Çok derinden çok garip bir gürültü. Nedir bu?? Yataktan kalkamıyorum. Olağandışı bir sarsıntı.. Nedir bu Allah’ım!! Neler oluyor? Güneş.. Güneş.. Deprem..!?!?!?! Nasıl bir şeydir bu, kendimi sokağa atmalıydım.. Yatağımın yanındaki telefonu iradem dışında alarak kapıya doğru yöneldim.. Yürüyemiyordum, her yer sallanıyor durmuyordu.. Apartman boşluğuna ulaştığımda herkeste bir panik, ev arkadaşımın gözlerindeki dehşet, bağrışmalar, çocukların ağlamaları.. Merdivenlerde korku dolu gözler, anında kesilen elektrik, her yer kapkaranlık.. Uzun süren sarsıntı yeni durmuştu ve caddeye fırladığımda herkes oradaydı.. Ailem?? Güneş..?? Güneş’i aramalıydım, ailem uzaktaydı, orada hissetmemişlerdir bile diye düşünerek Güneşi aramalıyım dedim.. Güneş.. Güneş.. Aç telefonu!! Lanet olsun! Güneş aç telefonu! Sonra lanet olası şebeke problemleri.. Güneşe ulaşmalıydım, komşumuz Kemal Abi, arabasını istediğimde o korku-panik halinde hiç düşünmeden “Al ama anahtar yukarıda kaldı” dedi.. İçimdeki o korku öylesine yok olmuştu ki, direk herkesin uzak durduğu apartman boşluğundan Kemal Abinin dairesine ulaştım.. Aşağıya fırladığımda herkesin yüzünde o kapkara korkuyu yeniden gördüm.. Arabaya bindim ve gidebileceğim en kestirme yollardan Avcılar’a doğru yola çıktım.. Ne kadar sürdü bilmiyorum sonunda Güneş’in oturduğu evin sokağına ulaştım. Sokağın başında bir panik.. Arabadan indim ve kalabalığı yararak o sokağa girdim. Sokağın diğer ucuna yakın, açık mavi mozaiklerle kaplı bir binaydı.. Koştum.. Olamazdı, bina yoktu, vardı ama yoktu..Yedi katlı bu bina yıkılmış beton enkazına dönmüştü.. Çıldırmak üzereydim.. Güneş diye haykırıyordum.. Hiçbir yerden O’nun sesi gelmiyordu.. Etraftaki insanların içinde onu aradım.. Yoktu, hayır o enkazın altında olamazdı.. Güneşim orada olamazdı..! Panik içinde bağırmaya devam ettim. Enkaz üzerine doğru çıkarak elime geçen tüm taş parçalarını, kiremitleri sokağa doğru fırlatıyordum.. Bir polis memuru yanıma yaklaşarak “Sabaha doğru kurtarma ekipleri gelecek, onlar gelene dek enkazın üzerinde yapacağınız bilinçsiz hareketler enkaz altında yaşama şansı olanların bu şanslarını azaltabilir..” diyerek koluma girdi ve beni enkazdan 10 metre uzakta bir kaldırım üzerine oturttu.. Hayır Güneş’e bir şey olmuş olamazdı.. Yaşayacaktı, o muhteşem güzelliği ile karşıma oturup gülümseyecekti bana..


Sabah kurtarma ekipleri geldi, Güneş’i kurtaracaklardı.. Gücümün sonuna dek kurtarma ekiplerine yardım ettim ama olmuyordu.. Yedi katlı binanın ikinci katında yaşıyordu Güneş ve bina olduğu yere çökmüştü.. Kurtarma ekibi olağanca hızıyla çalışıyordu. Saatler ilerledikçe herkes umudunu yavaş yavaş yitiriyordu. Ben ise O’nun beni asla bırakmayacağını biliyordum. Ellerim beton kütlelerini kaldırmaya çalışmaktan parçalanmıştı ama yorgunluk hiç hissetmiyordum.. Sesimin kısılmış olmasına rağmen tüm gücümle bağırmaya çabalıyordum.. Ve bu çabalar içerisinde çok uzun saatler geçti.. Tehlikeli saatler gelmişti ve artık herkes bu saatten sonra yaşaması mucize olacaktır şeklinde mırıldanıyordu.. Ve yaklaşık 40 saat sonra bir hareketlenme oldu enkaz çevresinde. Kurtarma ekipleri elleriyle birbirlerine işaretler yapıyorlar, ben ise ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.. Hemen enkazın üzerine gittim.. Oradaydı..! Güneşim oradaydı..! Sadece saçı ve biraz da sırtı görünüyordu ve üzerinde geçmişte benim olan ve bundan bir ay önce o istediği için ona hediye ettiğim t-shirtüm vardı. Hiç sesi çıkmıyordu, kimseye yanıt vermiyordu. O sıra birkaç makine ile onu çıkartmak için betonları kaldırdılar, beton demirlerini kestiler.. Bu iş 1-2 saat sürdü ve sonunda ekipten birkaç kişi sakince O’nu yukarı doğru çekip bir sedyeye yatırdılar. Güneşim diye haykırarak eğildim O’na doğru. Gözleri kapalıydı, hiçbir yaşam belirtisi göstermiyordu ama hala o ilk gördüğüm günkü parıltısını saçıyordu, hiçbir yara izi yoktu.. Ekipten doktor olduğunu söyleyen adam O’na doğru eğildi.. Ve kısa bir süre sonra adamın yüzü bir anda beton griliğine büründü.. Hayır kötü bir şey söylememeliydi.. Hayır Güneş’im ölmüş olamazdı..

Adam titreyen sesi ile bir elini omzuma koyarak “O’nu kurtaramadık evladım..” dediğinde Güneş’e doğru eğilip sımsıkı sarıldım bir eli kolyesine kenetlenmiş cansız bedenine.. Sonrasını ise hatırlamıyor belki de hatırlamak istemiyordum..”

Geçen 6,5 senenin birikimini ilk defa yazıya döküyordu adam ve gözyaşlarının ıslattığı yanağı parlıyordu florasan ışığında.. Şarkının şu sözleri ise her şeyi ile O’nu yaşatıyordu odasının her tarafında.. “Her sabah doğan güneş bir sabah doğmaz oldu..Elleri ellerimden kayıp giden yıldız oldu..” “Giderken bıraktığın bütün renkler siyah oldu..” Ve yeniden O’nu son gordüğü anı hatırlıyordu ; Güneş’in cansız bedenine sarıldığında, Güneş’in bir eli kolyesine kenetlenmiş, diğer eli ise sımsıkı cep telefonunu sarmıştı.. Cep telefonunu Güneş’in avucundan çekip aldığında telefonun ekranındaki, Güneş’in o felaket gecesinde sevdiğine cevap olarak yazdığı ama belli ki göndermeye fırsat bulamadığı “Bizi ölüm bile ayırmasın..” cümlesine cevap verircesine “Güneş’im, bizi ancak ölüm ayırır demiştim.. Yanılmışım Güneş’im..! Yanılmışım..! Hala bendesin Güneş’im..” diye bağırarak hıçkırıklarla ağlıyordu.. 17 Ağustos 1999 Saat 03:02’deki büyük depremde doğa, bir bedeni diğer bedene işte bu şekilde taşıyordu..

AŞK bir kere sevmektir. SEVMEK aşkın kendisi olmaktır

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:37 PM
Aşk Sözünü Tutar


Çok sevdikleri sahilde sevgilisiyle el ele dolaşıyorlardı yine. Öyle uyumlu bir çifttiler ki onları görenler gıpta ile baktıklarını saklayamıyorlardı. Bu bakışlara gurur ve kıskançlık karışımı bakışlarla karşılık vermekten bir türlü kendini alamıyordu.
- “Aşkım” dedi Ayşe, “ben acıktım bir şeyler yesek mi?”
- “Olur, ben de acıkmıştım zaten. Ne yemek istersin?” Diye sordu.
Ayşe’nin ne diyeceğini beklerken yol boyu sıralanmış lokanta ve kafelere bakmaya başladı.
- “Uyan tertip, hadi kalk biraz da ben kestireyim ya.”
- ????
- “Ne o lan, rüyanda sevgilini mi görüyordun yoksa?” Diye sırıtan arkadaşına ters ters baktı.
- “Tamam kalkıyoruz, sırıtma da yat hadi” diye homurdandı kalkarken.
Paltosunun altında yaktığı sigarasını hemen teneke kola kutusuna sokarak bir nefes çekti.
- “Sigaranın ışığı gece kilometrelerce öteden fark edilir, kanas tüfeğine iyi bir hedef olursunuz.” demişti komutanları daha ilk operasyonlarında. O günden beri herkes sigarasını bu yöntemle içiyordu. Yine sayısını unuttuğu operasyonlardan birindeydiler, günlerdir bu dağlarda dolaşıyorlardı, sıcak suyu ve sıcak yemeği görmeyeli çok olmuştu, rahat yatağı ise çoktan unutmuşlardı. Uyumamak için her zamanki gibi sevgilisini düşünmeye başladı, babasının isteğiyle tecilini bozup askere gittiğinde ne çok ağlamıştı Ayşe, terminalde nasıl da sımsıkı sarılmış, bir türlü ayrılmak istememişti.
Acemi birliğini Isparta – Eğirdir Dağ Komando okulunda yapmıştı. Usta birliğinde Şırnak çıkınca iyice deliye dönmüştü sevgilisi, dağıtım izni de çabucak geçmişti. Gideceği günden bir akşam önce yine buluşmuşlardı.
-“sana bir şey olursa ben de yaşayamam kendimi öldürürüm” demişti Ayşe. Ne dese fayda etmiyor sürekli aynı kelimeyi tekrar ediyordu. “Sana söz veriyorum” demişti, “her ne olursa olsun geri döneceğim, Ölmeyeceğim söz”. Bu sözler Ayşe’yi birazcık teskin etmişti ama yine de “bunu nasıl garanti edebilirsin ki” diye sormadan edemedi. “Sevenler Ölmez” demişti “bana güven mutlaka geri döneceğim söz”
Aylardır Gabar dağlarında onu düşünerek ayakta kalmıştı, onu düşünerek sıcağa, soğuğa, açlığa, yorgunluğa göğüs germişti. Sayısız çatışmalara girmiş, arkadaşları yanı başında şehit olmuş, birçoğunu da yoğun ateş altında yere ancak 2 metre yanaşabilen helikopterlere fırlatmışlardı. Ama kendisi yaşıyordu işte. Verdiği sözü hiç unutmuyor, başının üstünden geçen her mermi, yakınlarında patlayan her roket veya el bombası onu daha da hırslandırıyor geri döneceğine olan inancını pekiştiriyordu.
Askerliğini yapmadan evlenmelerine izin vermeyen babasına eskisi kadar kızmıyordu artık. “iyi de oldu aslında” diye düşündü, “aradan çıktı işte, şunun şurasında teskereye ne kaldı ki”
Bu düşünceyle içini bir sevinç dalgası kapladı, ama uyuyan arkadaşlarına bakınca utandı bu sevincinden. Onları bırakıp gitmek çok zor olacaktı, kader birliği ettiği bu insanlarla arkadaşlık sınırını aşıp kardeş olmuşlardı çoktandır. İşte bunun için teskeresine az bir zaman kalmasına rağmen yanlarındaydı, komutanı “oğlum sen bu operasyona gelme istersen” deyince küfür yemiş gibi olmuş, şiddetle reddetmişti.
Bu düşüncelere dalmışken uzaktan bir ışık görür gibi oldu, rüzgâr kulağına bazı sesler de getirince en yakındaki arkadaşını uyandırdı, bir dakika sonra bütün tim uyanmış elleri tetikte mevzilerini almışlardı. Önce karanlıkta bir ışık çaktı, ardından ıslığa benzer bir ses geldi ve 20 metre üstlerindeki kayalarda patlayan roketin kopardığı taş toprak yığınıyla aynı anda üç yanlarından mermi yağmaya başladı. Yüksek bir tepenin eteğinde mevzilenmişlerdi, bulundukları yer tepenin altına doğru oyuk şeklinde girintili olduğu için atılan roketler hedefi bulmuyor üstlerindeki kayalarda patlıyordu.
Eğer bu kadar iyi yer tutmamış olsalardı daha ilk ateşte işleri biterdi. “bizi kuşatmışlar” dedi komutanları, telsizle yardım istemişler ama “gece olduğu için helikopterleri gönderemiyoruz sabaha kadar dayanın” yanıtını almışlardı. Bütün güçleriyle karşılık veriyorlar, teröristlerin sızma yapmasını engellemek için kritik gördükleri yerlere de sürekli el bombası atıyorlardı.
Saatler geçiyor çatışma tüm şiddetiyle devam ediyordu, sabahın ilk ışıklarıyla helikopterler gelince sevindiler, fakat çok geçmeden bu sevinçleri boşa çıktı, çünkü bu sefer de avantajlı konumları onların aleyhine dönmüştü. Bulundukları yer içe doğru girintili olduğu için helikopterler iniş yapamıyor, teröristlerle mesafeleri çok yakın olduğu için silahlarını da kullanamıyorlardı. Cephaneleri de iyice azalmaya başlamıştı, durumları hiç iç açıcı değildi.
- “Bir çıkış yolu bulamazsak işimiz biter” diye düşündü
- “Tek çıkış tepeyi aşmak” dedi komutan, tepenin arkasına dolanan bir patikayı işaret ederek. “Oraya ulaşabilirsek tepeye arkadan tırmanabiliriz” diye ekledi.
Oraya ulaşmak için yaklaşık yüz metrelik bir açıklıktan geçmeleri gerekiyordu, kademeli olarak o tarafa yanaşmaya başladılar. Sırayla ve hızla geçmeye başlamışlardı ki çok yakından açılan ateşle yerlerine çakıldılar. Sol taraflarında kayaların arasında birbirine yakın üç ayrı yerde üç terörist mevzi almış geçmelerine meydan vermiyordu. “Şimdi yandık işte” diye düşündü, avantajlı konumlarını terk etmişler ve arada sıkışmışlardı. “El bombası atın” diye haykırdı komutan ama kimsede kalmamıştı. Durum git gide kötüleşiyordu, bulundukları yerde sıkışmışlar yoğun ateş altında kalmışlardı.
- “Sağdakiler boşalttığımız mevzilere gelirlerse bizi roketle kuş gibi avlarlar” dedi arkadaşı
“yoksa buraya kadar mı?” diye düşündü, çok garipti ölümle burun burunaydı ama ölümden korkmuyordu tek üzüntüsü verdiği sözü tutamamış olmaktı. Bir süredir ateş kesilmişti “sızma yapacaklar galiba” dedi komutanı, birden kararını verdi “ben ölmeyeceğim, söz verdim komutanım” diyerek fırladı.
Önündeki kayaya basarak sol tarafa, kayaların arasındaki teröristlere doğru insanüstü bir güçle zıpladı. O kadar ani ve o kadar çevik hareket etmişti ki arkadaşları dâhil kimse ne olduğunu anlamadan ilk teröristin olduğu yere mermileri boşaltıp ikinciye doğru zıplamıştı bile, daha kayaya ayak basar basmaz onu da vurmuş ve arkadaşlarının sonradan “tıpkı bir panter gibi sıçrıyordu” diyecekleri çeviklikle üçüncüye doğru atılmıştı. Daha havadayken görmüştü onu, bir an göz göze gelmişler ve aynı anda tetiklere dokunmuşlardı…
- “Dayan aslanım, dayan” oğlum diyordu komutanı. Helikopterdeydiler, karnına üç kurşun yemişti, arkadaşları ağlıyorlardı.
- “ağlamayın, diye güçlükle mırıldandı, “ölmem ben, sözüm var ölmem”
- “aslanım konuşma, yorma kendini” diyen komutanına en son “Sevenler ölmez” diyebildi.
Törene bütün tim eksiksiz katıldı, hayatlarını kurtaran arkadaşlarını o gün yalnız bırakmadılar. Yine eski günlerdeki gibi omuz omuzaydılar ama bu sefer savaşta değil, arkadaşlarının düğününde halayda…

_SaHrA_
08-31-2008, 05:37 PM
yüreğini sağlık başlık etkileyici;)

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:37 PM
Ölmeyen Sevgi


Genç adam elinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi...
Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince
ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde
her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı.
Kırmızı, kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış
gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor,
aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller...
Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler.
Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi,
"Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum" dedi.

Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi deli gibi atmaya başlamıştı.
Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse
kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu.
Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden
hiç bir şey kaybetmemişti.. Onları hiç bir şey ayıramazdı...
Ne hasret, ne ayrılık, ne de ölüm...

Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı,
1 dakika geç kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca
önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu.
Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu.
Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü...

Gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti. Denizin sonu
yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu.
Sonsuzluğa uzanıyordu. Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü.
Kendi aralarında söyleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış,
sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari
onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok
biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları
nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları.
Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki?

İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı...
Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı.
Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu...
Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel
dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam.
Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok...
Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak
için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak,
denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp
hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı?
O zaman neden gelmemişti yine??...

Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı.
Sevdiğine bir şey olamazdı. Onsuz hayat yaşanmazdı ki...
O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam.
Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını
kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar
ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan.
Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba
diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi.
7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu.
Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu.
Gözlerinden bir damla daha yaş güllerin üzerine damladı...

Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı...
Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu...
Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin
ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı...

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:38 PM
Bu Kadar da Olmaz
Genç bir kadın, aylardır şantiyede olan kocasına aşağıdaki satırları yazar:

’Sevgilim, biliyorsun, sen şantiyedeyken nur topu gibi bir bebeğimiz oldu. Sütüm yetmediği için, yavrumuzu besleyebilmek amacıyla bir sütanne tuttum. Yalnız, bu sütannenin zenci olmasından dolayı çocuğumuz, emdiği sütün etkisiyle zaman içinde zenciye dönüştü. Haberin olsun dedim. Bu konuda benim bir suçum olduğunu düşünmezsin umarım. Öptüm, Biricik eşin’



Kadının kocası da bunun üzerine annesine bir mektup yazar:



‘Sevgili anneciğim, Karım bana gönderdiği son mektupta, sütü yetersiz olduğu için bir sütanne tuıtmak zorunda kaldığını, o sütannenin zenci olduğunu ve bu yüzden bebeğimizin renginin de zamanla koyulaştığını yazıyor. Bundan eşimi sorumlu tutamayız, tabii ki . Selam ve sevgilerimle’



Annesi ise oğluna şöyle bir cevap yazar:

‘Sevgili oğlum, Aslına bakarsan, sen doğduğunda benim sütüm de yetersiz kalmıştı. Ama biz fakir olduğumuzdan dolayı, sütanne tutamayıp onun yerine seni inek sütüyle beslemek zorunda kalmıştık. Bu durumda takdir edersin ki, senin safkan bir öküz olmanın sorumlusu ben değilim. Seni seven annen’

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:39 PM
Bİlmelİsİn...herkeze Nasİp Olmaz...ama Sende Bana "bİr Adim" Gelmelİsİn !
Uzaklardayım...Biliyorum...Şuçlarım günahlarım da var ! sana yaptıklarım da !
farkındayım...

Ben seni affettim...
Sevgim kıyafetsiz kalıyor tanımlıyamıyorum cümlelerde...
Sessizlik bazen matem bazen şevinç gerçek hikayemde...sana anlatacağım...

"SEVDASINA KURBAN OLDUĞUM" sana anlatacağım da bana hiç açık kapı
bırakmadın ki...
hadi ben hata yaptımda söyledim ...Ya al beni dünya' na yada Şeytanı Kovar gibi kov dedim...

Sen ne yaptın bir boşlukdu...Sinir di kasvetti...için yanıp dilin hiç şürçmeden...
Kovdun...Hakbuki ondan öncesi ben sen üzülme diye ne çok gitmek istedim...
Baktım ki istemiyorsun ...Bırakıp gidemedim...Kıyamadım...Canımı canına yasladımda "KIYAMADIM" peki sen nasıl kıydın...yanmadı mı yüreğin ? titremedi mi ellerin ? ben herkez değildim hani senin için...hani ben den beklemezdin olası büyük hataları ?

SANA KIZMIYORUM...
SENİ ÇOK SEVİYORUM...
SANA SENDEN DAHA ÇOK SAHİP ÇIKMAK ADINA SENİN GİBİ YAPMIYORUM "SEVDASINA KURBAN OLDUĞUM"
sen beni göz önünden kovdun ...
Ben seni kalbimden kovmuyorum...
hain değilim ben...görmezden gelemem...ruhum boş değil...insanım ben...

SEVDİM SENİ ...
BÜYÜK SEVDAMLA ,SIZLAYAN KALBİMLE SELAMLIYORUM SENİ...
İyki kovdun ...
İyki sevdim seni...
Kilitli sandıkda kaldı duygu çeyizlerim...ama bil ki ZALİMSİN ...ZALİM...

SORANLARA SÖYLÜYORUM...
YILMADAN SEVİN...VAZGEÇMEYİN...
AMA SÖYLEMLERİ TAVIRLAR İLE DEĞİL CESARETİNİZ VARSA...
Yüzüne karşı "seni seviyorum" deyin...

Bir kelime idi aslında beklediğim...Seni istiyorum diyebilseydin...
SEN ve BEN diyebilseydin...
Yanımda küçük bir kağıda yazıp keşke bana açılabilseydin...

UNUTMA ben bir bayanım...
Yüreğindeki asaleti dilinde gösterip KEŞKE BENİM OL YUVA KURALIM DESEYDİN...

Diyemedin...benim boynum yaralı kuş misali önce kanadı...
Sonrada büküldü...
Şimdi senden uzakda cellatın kılıcını bekler...
Bu can sana kurban EY ! "SEVDASINA KURBAN OLDUĞUM"
KEŞKE BİR ADIM GELEBİLSEYDİN KEŞKE ...

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:39 PM
Gözümden Öpme Derdin


Bir kız var.Güzel,çekici,alımlı.
universitede öğretmenlik okuyor.
Erkekde aynı şehirde teknikerlik okuyor.
Bi arkadaş ortamında tanışıyor iki genç.
Ve arkadaşlıklarını pekiştiriyorlar...
Sonra ikisinin de dudaklarından o sihirli kelimeler dökülüyor kızın okulunun bitmesine çok az kala....
Erkeğin okulunun bitmesine daha iki yıl var.
Bu arada kızın akrabaları,ailesi kızı dört elden evlendirmeye çalışıyorlar.
Erkek çaresiz.
Kız erkeğin okuduğu şehirde kalabilmek için her şeyi yapıyor.Her yolu deniyor.
Bu arada ailesinin damat arayışları sürüyor.
Kız sevgilisini söyleyemiyor ailesine.Erkek daha öğrenci ve kızdan bir yaş küçük.
Ailesinin tepkisinden çekiniyor kız.
Kız erkeğin bulunduğu şehirde dershanenin biriyle anlaşıyor ama ilk yıl para vermeyiz diyor dershane sahipleri..
Bundan sonra işler daha da zor duruma giriyor.
Kızla erkeğin aynı şehirde birlikte yaşayabilmeleri için para lazım ama yok...
Kızın ailesi orada çalışırsan sana zırnık göndermeyiz diyor.
Erkek elinden geleni yapıyor.gündüz okuyor gece çalışıyor ama ne fayda.ögrenciye kim ne kadar maaş verir ki!
Bulundukalrı şehirde bir ev tutmaya kalksalar ev kirasının üçte biri kadar.
Tesadüf ya...!!!
Erkeğin bütün bursları,kredileri kesiliyor.
Daha sonra kızı evlendirme çabalarıi hızlanıyor ve kızı memleketinden çağırıyorlar.
Kız mecburen gidiyor ve bir daha geri dönemiyor.
Erkek perişan bi halde...okulu bırakıyor...
Kız memleketine gittiğinde her şeyi göze alıp söylüyor.
Kızın ailesi kızla erkeğin ilişkilerini tamamen koparıyor.değil görüşmek seslerini bile duyamıyorlar birbirlerinin.
Erkek okulu bıraktıktan sonra bi süre perişan geziyor.
Kız da bu arada evleniyor.

Erkek bi işe giriyor ve kısa sürede başarılı olup konumunu üst makamlara taşıyor
Ve kızın yaşadığı şehirde çalışmaya başlıyor
Kız evlendikten iki buçuk ay sonra boşanıyor.Ama kızı eve kapatıyor ailesi...
Erkek kızı araştırıyor.ve kızla iletisime geciyor.birbirlerini halen cok seviyorlar.
Ve bir gece her şeyi göze aıp kızı evinden kaçırıyor.
İki genç geçen acıların ardından mutlu gözlerle birbirlerine sarılıyor...Erkeğin memleketine doğru yola çıkıyorlar.
Yolda alkollu bir araçla çarpışıyorlar ve ikisi de oracıkta can veriyor.
Tam kavuştuk derken.....
Erkeğin cep telefonunda okul yıllarında kızla birlikteyken bir MSJ!!!

"GÖZÜMDEN ÖPME AYRILIKTIR DERDİN,ÖPMEDİM AYRILMADIK MI?"

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:40 PM
Erkeklerİn mutlaka okumasi gereken bİr yazi..

HAYATINIZ SEÇTİĞİNİZ KADINDIR

Harun Reşit savaşta esir aldığı düşman Generale :
-Hayatını bağışlarım ama bir şartım var , der.
'Kadınlar hayatta en çok ne ister?' budur bilmek istediğim.......Bu sorunun yanıtını getir ; kurtar kelleni der.
General sorar soruşturur bu çetin sorunun yanıtını aramaya başlar ve Kafdağındaki bir cadının bunu bildiğini öğrenir....Günlerce gecelerce at koşturur , cadıyı bulur ve sorar:
-Kadınlar hayatta en çok ne ister?
Korkunç cadı yanıt için öyle bir şart ileri sürer ki yenilir yutulur cinsten değil.....
-Evlen benimle!!!!.....
O zaman öğrenirsin ancak istediğini...

Bu ölümcül teklifi kabul eder General ve doğru yanıtı alır almaz koşar Harun Reşit'e ve :
-Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister!.
Harun Reşit Generalin hayatını bağışlar ancak cadıyada evlenmek için söz vermiştir.
Neyse evlenirler.İlk gece General bir bakar ki , o korkunç cadı
dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş karanlık odada.....Konuşur cadı :
- Benim kaderim böyle.... Günün sadece yarısı güzel olabilirim , diğer yarısı çirkinim der.Ne dersin? Geceleri seninleyken mi güzel olayım , yoksa gündüzleri dışardayken mi?.....
General düşünür ve :
- Sen bilirsin kararı kendin ver der.İşte o an korkunç cadı sonsuza dek güzel bir kadın olarak kalır....
Peki bu öyküden çıkarılacak 3 ders nedir???
1.Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek isterler. 2.Özgür iradesiyle hareket eden bir kadın her zaman güzeldir.
3.İster güzel olsun, ister çirkin olsun her kadın aslında bir cadıdır.
Hayatınız seçtiğiniz kadındır.......Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz, bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz , zeki bir kadına rastlarsanız zekanız gelişir.Hayat kat kattır.Babil'in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir terasa sizi
kadınlar götürür.Ve bugün durduğunuz teras , seyrettiğiniz manzara , gördüğünüz hayat yanınızdaki kadının terası , manzarası ve
hayatıdır.....Hayatınız seçtiğiniz kadındır.

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:41 PM
Bir haber-Bir yaşam (Mehmetçik Budur !)

TÜRK ASKERİNİN TESLİM OLDUĞUNU NE ZAMAN GÖRDÜN!Hakkari'da gazi olan

Mehmetçiğin kahramanlık hikayesi...
İçi vatan sevgisiyle dolu olan bir uzman çavuş, hain saldırının olduğu gün kendisini teslim almaya gelen PKK’lı teröriste bu sözlerle karşılık verdi ve vuruldu. Şimdi ölüm-kalım mücadelesi veriyor. İşte okurken sizi hem gururlandıracak, hem içinizi acıtacak bir kahramanlığın öyküsü.
Yüreğimizi yakan Dağlıca baskınında içi “vatan sevgisiyle” dolu bir Mehmetçik, şehit olma pahasına PKK’lı hainlere teslim olmadığı için kurşunlara hedef olup yaralandı. O Mehmetçiğin adı Komando Uzman Çavuş Sadık Atılmış’tı... Diğer yaralı askerlerle birlikte tedaviye alınan Sadık Çavuş’un, insanın yüreğini kabartan kahramanlık öyküsü şöyle yazıldı:
TÜRK ASKERİ BUDUR
Diğer yaralı askerlerin doktorlara anlattığına göre; Dağlıca Taburu’nun uzak emniyetini sağlayan iki üs bölgesinden birinde görev yapan Uzman Çavuş Sadık Atılmış, K.Irak’tan sızan 200 kişilik PKK’lı terörist grubunun ilk roketatar saldırısında ayağından yaralandı. Atılmış, mevziye sızan bir teröristin “teslim ol” çağrısına, “Sen Türk askerinin ne zaman teslim olduğunu gördün şerefsiz” diye karşılık verdi.
GÖZÜ DÖNMÜŞ TERÖRİST
Gözü dönmüş terörist, bu sözler üzerine teslim olmak istemeyen çavuş Atılmış’ın kafasına kurşun sıkıp diğer mevzilere yöneldi. Kafasından vurulan ve ayağından yaralanan kahraman çavuş, saldırıdan sonra helikopterle Hakkari Dağ Komando Tugayı içerisindeki 30 yataklı seyyar cerrahi hastanesine getirildi. Şehit olma pahasına PKK’lı teröriste teslim olmayan Sadık Atılmış, Azrail’e de teslim olmadı.
ASKERLERİ ANLATTI
Aynı mevzide yaralanan erbaşlar komutanlarının gösterdiği kahramanlığı, tedavilerini yapan cerrahlara anlattı. Seyyar cerrahi hastanesinde görevli doktorlar, ağır yaralı Atılmış’ın hayatını kurtarmak için seferber oldu. Cerrahlar, gözyaşları içerisinde yaralı çavuşu ameliyata aldılar. Saatler süren ameliyattan sonra genç komutan hayata döndürüldü. Azrail’e direnerek hayata döndürülen Sadık Atılmış ameliyattan sonra ambulans uçakla Ankara GATA’ya sevk edildi.
BUNUN ADI VATAN SEVGİSİ
Dağlıca Taburu’nda görevli Komando Uzman Çavuş Sadık Atılmış’ın hayata döndürülmesini sağlayan cerrahi ekipteki bir doktor, ameliyattan sonra tabip arkadaşlarına gönderdiği bir elektronik postada, “Bu kahramanlık öyküsü ile vatan sevgisinden daha bir yüce sevginin olmadığına bir kez daha tanık oldum” dedi.



* Yorum yapamıyorum !Yapmaya da gerek görmüyorum !Sadece kahraman mehmetciğimize acil şifalar diliyorum...

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:41 PM
Org. İlker Başbuğ, Dağlıca'da yaralanan gazi Asteğmen Durduran'ın kahramanlık hikayesini anlattı...Yaşanmakta Olan Gerçek Hikayelerden belki de sadece birisi daha budur.İnanıyorum ki şehit kanlarıyla sulanmış vatan toprağında daha onlarcası yüzlercesi binlercesi yaşanmıştır,yaşanmaktadır,yaşanacaktır !



Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, Dağlıca’da yaralanan gazi Asteğmen Hüseyin Deniz Durduran’ı ziyaret etti. Komutanıyla konuşurken, gazi Durduran’ın gözleri doldu. Başbuğ, "Evladım, neden ağlıyorsun?" diye sorunca, "Arkadaşlarımı yalnız bıraktım. Bir an önce dönmek istiyorum" yanıtı aldı. Orgeneral Başbuğ, kendisini de duygulandıran bu yanıtı, gaziyle görüşmesini ve son gelişmelerle ilgili görüşlerini ilk kez anlattı..

DÖRT yıldızlı komutanla, yaşını başını almış gazetecinin bir fotoğraf karesine bakarken duygulanıp aynı anda gözlerinde yaş birikmesine pek sık rastlanmaz.

Çünkü ikisi de mesleği gereği çok yaşamış, çok görmüştür.

Eğer ikisi de ağlamanın eşiğine geldilerse, fotoğrafa sığmayan hikayeyi anlatmak boyun borcudur.

İşbu gerekçeyle, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ ilk kez sessizliğini bozdu.


TÜRK HALKININ GURUR DUYDUĞU TÜRK ASKERİ

İlker Başbuğ dün sabah erken saatlerde Dağlıca Peytepe’de sınırdan sızan teröristlerle savaşırken yaralanan Asteğmen Hüseyin Deniz Durduran’ı ziyaret etti.

Komutana göre, gazinin soyadı bile kararlılığına, cesaretine kanıttı:

- İsmi de enteresan... Denizi bile durduran güç var isminde.

Başbuğ Paşa, gazinin yatak ucunda ayakta sohbet ederken asteğmenin gözleri doldu.

Paşa, "Evladım, neden ağlıyorsun?" diye sordu.

Aldığı yanıt üzerine daha da duygulandı:

- Bana dedi ki, "Komutanım yaralandım. Çatışmanın bir bölümünde arkadaşlarımı yalnız bıraktığım için üzgünüm. En kısa zamanda iyileşip birliğime dönmek istiyorum."

Orgeneral Başbuğ, bu yanıtı aktardıktan sonra aramızda kısa bir sessizlik yaşandı.

Sonra Paşa çok kararlı bir ses tonuyla devam etti:

"İşte sayın Berberoğlu, işte Türk halkının gurur duyduğu Türk askeri budur. Bizde böyle askerlere komuta ettiğimiz için gerçekten büyük bir gurur duyuyoruz. Biz bu askerlerle yapamayacağımız, başaramayacağımız hiçbir şey yok. Bizim mayamız bu. Bizim asıl gücümüz bu."


.


Yorum yapmayacağım yine.Çünkü benim cümlelerim ve hiç bir cümle bu konuda yaşananları ve yaşanmakta olanları ifade edemez tam olarak Sadece yine diyeceğim ki ;Ne Mutlu Türküm Diyene.....

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:42 PM
İlk a$kım
Sende mi?..

iLk dediğim..

İlk kez dudaklarımdan "a$kım" keLimesi çıkmı$dı..
İLk kez "seni seviyorum" demiştim biRine..
Çok faRkLı bi duyguydu ..
HakediyoRdu.. Sevmeyi seviLmeyi..

Gün,güneş daha güzeL doğuyoRdu aRtık dünyama..
Biri vaRdı, beni seviyoRdu, bende onu seviyoRdum..
İlk'ti i$te iLkimdi..
Belki hiç eLini tutamadım.. Belki sıcaklığını hissetmemiştim..
Aramızda kilometreler şehirler hatta ülkeler vaRdı ama..

O benim iLk a$kım'dı..


Her$ey güzeL gidiyoRdu..

Taaa ki, ayRıLık kapımızı çaLana kadaR..

Kalbim kıRıLmı$dı.. a$k paRçaLaRı kanatmı$tı yüReğimi..

Hata,suç bendeydi..

Ve o .. Gitmi$ti..!

Yoktu aRtık i$te sevdiğim çocuk..

Sanki biR yaRalı seRçe çaResizLiğinde kaLmı$tım..

Ben sana güne$i vadettim..

SEn buLutLaRdan biLe koRktun.. demi$di, ve gitmi$di..

YokLuğu heR gün odamda yankıLandı..

Ben sevmi$tim o çocuğu, sevmi$tim..!

Ve yoktu aRtık..

GuRuR vaRdı.. Aramadım, soRmadım.. Aramadı, soRmadı..

Eminim, O da beni düşünüyoRdu iLk zamanLaR..

SazıyLa tüRkü çaLdığı günLeR..

GözLeRime bakması..

"GüLüm" diye sevmesi..

Herşey güzeL biR anıydı..


Aradan zaman geçti..
Uzun zaman..
Yüreğim kiRlenmi$ti.. Yorulmuştu..
Ve ben büyümüş , genç kız olmuştum..
BuLdum O'nu.!

Ko$a ko$a gitmi$tim kapısına..

Ben, ben geLdim! demi$tim gözLeRimi kaçıRarak..

KabuL edeR misin $imdi?..


Etmi$ti, benim onca hatama süngeR çekeRek..
Ama hiçbir$ey eskisi gibi değiLdi.. eLLeRim,gözLeRim,dudakLaRım..
En öncemLisi
yüreğim kiRLenmi$ti..

Yine beceRemedik..

AyLaR geçdi,

$imdi "iLk a$kım" ba$kasının sevdiği oLuyoR(mu$)..

Ba$kası tutacakmı$ eLLeRini,

ba$kası daLacakmı$ gözLeRine..

Bebek gibi bakacakmı$ O'na..

Çok çok iyi bakacakmı$..

İlk a$kım , o çocuk büyümü$..

"Adam" oLmu$, Bir ba$kasını Seviyormu$..

MutLuLukLaR diLerim iLk a$kım..

Allah mesut etsin..

Ho$çakaL..

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:43 PM
Neresinden baksan nafile çabaydı sevdamız, imkânlar dâhilinde yürütmeye çalışıyorduk imkânsız aşkımızı.
Sen elit bir aşk istiyordun, ben “amiyane tabirle” seviyordum. Ne sen vazgeçiyordun, ne ben değişiyordum. Akıntıya karşı kürek çeker gibi seviyorduk sevgilim, üstelik dibi de delikti kayığımızın hızla batıyorduk.
Sen Titanic filmindeki gibi bir aşk istiyordun, ben buzdağının görünmeyen yüzü gibi seviyordum. Göz göre göre çarpıyorduk, ne sen çığlık atıyordun ne ben dümen kırıyordum.
Sen yıldırım aşkı istiyordun, ben sırılsıklam seviyordum. Caddelerde akan yağmur suları gibiydik sevgilim, yanlış zamanda ve yanlış yerdeydik. Bir fırtına süresince saltanat sürüp, fırtına dinince ilk mazgaldan aşağı dökülecektik.
Sen ölümsüz aşk istiyordun, ben ölümüne seviyordum. Neresinden baksan çıkmaz sokaktı sevdamız, Yolun sonuydu uçurumun başlangıcıydı, ne sen dengeni kaybediyordun ne ben dengemi yakalıyordum.
Sen göz önünde aşk istiyordun, ben körü körüne seviyordum. Geceyle gündüz kadar farklıydı aşkımız, Samanyolunda yürüyecektik hani, ay ışığı rehberimiz yıldızlar şahidimiz olacaktı, oysa güneşin ilk ışıklarıyla ne ay ne de yıldızlar kalacaktı.
Sen hijyenik bir aşk istiyordun, ben marazi seviyordum. Neresinden baksan hükümsüzdü aşkımız, son kullanma tarihi geçmiş ilaçlar gibiydik sevgilim, kullanma talimatı yoktu bu aşkın, kendi kendimizi zehirliyorduk.
Sen destansı bir aşk istiyordun, ben şiir tadında seviyordum. Bir Atilla İLHAN şiiriydik sevgilim, “Ben sana mecburdum bilemezdin, adını mıh gibi aklımda tutuyordum, büyüdükçe büyüyordu gözlerin, içimi seninle ısıtıyordum.
Sen güneştin ben kardan adam, o kadar keskin o kadar düzdü ki gerçekler, yaşamak için ayrılacak ya da ölmek için bir arada olacaktık sevgilim.
Neresinden bakarsan imkânsızdı aşkımız….

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:43 PM
Saklanan Bir Askin Huzunlu Sonu

Liseli bir gençti.Gençti çünkü küçük aşkları vardı,tıpkı diğer geçlerinki gibi.Ama bu genç hepsinden farklıydı.O küçük aşklarını küçük olarak görmez,her zaman büyük aşklar kabul ederdi.Eğer bu aşklar herhangi bir nedenle son bulursa bunu içine sindiremez oldukça üzülürdü.Aslında o kadar fazla da aşkı olmamıştı.Sadece iki kızı sevmişti o güne kadar.Sadece iki küçük yüreğe bağlanmıştı.Onlarla da ayrılık yaşamış ve çok üzülmüştü.Zamanla kendini toparlamayı başardı.Tekrar hayatından memnundu.Küçücük olayları kendice büyütüp,moralinin bozulduğu anlarda bile mutlu oluyordu.Ta ki lise ikinci sınıfa geçinceye kadar…

O ilk okul gününde liseli genç,okulun bahçesinde gördüğü bir kıza aşık olmuştu.Kendine göre,hayatı boyunca hiç görmediği bir güzellikle karşı karşıyaydı.Sonrasında aynı sınıfta okuyacaklarını da öğrenince mutluluğu ikiye katlanmıştı.Zamanla o kızın da kendisine karşı ilgisi olduğunu öğrendi.Yanından ayrılmıyor,o her tenefüsü belirten zil çaldığında hemen liseli gencin yanına gidiyordu.Neredeyse koluna girecekmiş gibi yakın yürüyordu ona.Liseli genç çok mutlu oluyordu hoşlandığı kız ona ilgi gösterdiği zaman.Ona onu sevdiğini söylemek istiyordu ama tersleneceğini düşünerek bunu yapamıyordu.Üstelik terslendiği zaman bir arkadaşını da kaybetmiş olacaktı.Üçüncü sınıfı birlikte okuyacak olmaları da etkiliydi bu kararda.

Vazgeçti…Artık ona karşı bir sevgi beslemek istemiyordu içinde.Onu unutmalıydı.Onunla sadece arkadaş olmalıydı.Böyle düşünüyordu artık.Ama yapamıyordu.Olmuyordu beceremiyordu işte!Unutamıyordu!...Onu her gördüğünde aklına geliyordu ona karşı olan büyük aşkı.Kendine bir tokat atarcasına bastırmaya çalışıyordu bu duyguyu.Beceremiyor yapamıyordu.Yapamazdı da zaten.Çünkü kendi düşüncelerini kontrol edebilme kabiliyetini kaybetmişti bile…

Yine güzel bir okul gününde okuldan çıkmıştı.Evine doğru ilerlemeye başladı.Adımları sakin,yüreği kıpır kıpır yürüyordu.Çünkü hemen arkasında o kız vardı.Bir yol ayrımına geldiklerinde kız ona iyi akşamlar dilemiş ve yoluna devam etmişti.Ama ona son kez iyi akşamlar dilediğinin farkında değildi.Liseli genç derin düşüncelere daldı.O kıza ertesi gün onu sevdiğini söyleyecekti her şeyi göze alarak…

Tam karşıdan karşıya geçerken,sarhoş birkaç genç otomobilleriyle hızla yolun ötesinden geliyorlardı.Liseli genç dalgındı.Ona doğru hızla yaklaşan otomobilleri çok geç fark etmişti…

Ertesi gün cenazesi kaldırılacaktı.Bütün arkadaşlarının ve öğretmenlerinin haberi vardı.Caminin avlusu tıka basa insanlarla doluydu.Kalabalığı yırtarcasına gelen kız,tabutun içindekinin liseli genç olduğuna inanmak istemiyordu.Yüzündeki alaycı bir gülümseme ve gözlerinden akan yaşlarla tabutun kapağını açtı.Liseli genç tabutun içindeydi.Onun buz gibi olan bedenine sarılıp ağladı ve ona seni çok seviyorum dedi.O anda kız bir fısıltı duydu; ‘’Bende seni çok seviyorum’’

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:44 PM
Hadi aç gözLerini yaşamaLısın !!!


Hadi aç gözlerini yaşamalısın bütün sevdiklerin için hadi aç gözlerini!..ambulans yok mu ambulans çağırın lütfen diye haykırıyordu genç kız umutsuzca.. sevgilisinin başından kanlar süzülüyordu ve bunu gördükçe daha bir kötü oluyordu Didem..



O gün ayrılık kararını almıştı ve bunu sevdiği adama nasıl söyleyecekti bilmiyordu bildiği tek şey bu ilişkinin yürümemesiydi..Fatih iyi biri olmasına rağmen Didem’le yeteri kadar ilgilenmiyor ve sürekli işi nedeniyle görüşmelerine fırsat ayıramıyordu..Didem ilgisizliğe daha fazla dayanamıyordu ve bu ilişkiyi noktalamak istiyordu artık..





Telefonun sesiyle irkildi birden arayan Fatih’ti.

_günaydın bitanem nasılsın

_iyiyim Fatih sen nasılsın diyebilmişti kendi sesini bile duymakta zorluk çekti genç kız

_bence iyi değilsin sesin kötü geliyor bir sorun mu var aşkım

_hayır yok bişey

_hasta mısın sende bir haller var soğuk konuşuyorsun

_hayır bişeyim yok ama bugün buluşalım mı?seninle konuşmak istediklerim var

_telefonda söyleyemez misin bugün burdan çıkmam imkansız çok işim var hayatım

her zamanki gibi yine işlerin var demek diye düşündü Didem ..

_alo ordamısın aşkım

genç kız verdiği kararın doğru olduğunu bir kez daha anlamıştı..

_evet buradayım diyebildi güçlükle

_bak Fatih seninle konuşmak istiyorum ve daha sonrayı bekleyemem

çok önemli en kısa zamanda görüşmek istiyorum seninle hiç olmazsa 1 saat görüşelim

sonra kaldığın yerden devam edersin işlerine..dedi ve iki tarafta sessizliğe gömüldü..

Fatih bişeylerin yolunda gitmediğini geçte olsa anlamıştı..Bu kadar ısrarla buluşalım demezdi Didem kesin kötü bişey olmuştu meraklandı tamam geliyorum diyebildi..

_yarım saat sonra Kadıköy’de buluşalım her zamanki çay bahçesinde

_olur tamam dedi bu kez Fatih zorlukla..



Yolda Fatih’in aklında bir sürü soru işaretleri vardı..Acaba çok mu ihmal etmiştim Didem’i bir derdi vardı ve bana söyleyemedi..Kendine yol boyunca kızdı ve Didem’e hak vermişti..Ama yolda kendine bir söz vermişti artık sevgilisiyle daha fazla ilgilenecek ve daha fazla vakit ayıracaktı..Gerekirse patronuyla bile görüşüp izin alacaktı ve sevgilisiyle bir hafta olsa bile tatile çıkacaktı..Sonunda Kadıköy’e varmıştı genç adam çiçekçinin önünden geçerken gözü kırmızı güllere erişti ne zamandır çiçek almıyordu sevgilisine hemen bir demet gülü aldı ve çay bahçesine geldi..

Didem çoktan gelmiş oturmuştu bile masaya sevgilisini bekliyordu arkası dönüktü genç kızın..

Masaya doğru yaklaştı arkadan çiçekleri uzatıp yanağına öpücük kondurdu Fatih..

Didem böyle bişey beklemiyordu şaşkındı ve ne diyeceğini bile bilmiyordu..

6sene olmuştu çıkmaya başlayalı ilk günlerde yapmıştı bikaç kere böyle ama şuan yapmamalıydı..sonra nasıl söyleyebilirdi ki ayrılmak istediğini Fatih’e..

_nasılsın hayatım bak senin için aldım gülleri en kırmızısından sen seversin..

_teşekkür ederim Fatih hiç gerek yoktu..

_nasıl? bu kadar mı öpmek yok mu?

_bana yalnızca kızdığın yada kavga ettiğimiz zaman adımı söylerdin sorun nedir söyler misin sabahtan beridir soğuk konuşuyorsun çiçekleri görünce bile değişmedin nedir bütün bu olanlar anlatır mısın?

Genç kız durdu bir an bütün gücünü toplayabilmek için derin bir nefes aldı nasıl anlatacağını söze nerden başlayacağını bulamamıştı..Güçlükle ;

_Fatih

_ayrılmak istiyorum ben dedi

Fatih’in yüz ifadesi değişti tamam ters gidiyordu bişeyler ama bu çok ağırdı hazırlıksızdı ve böyle bişey aklının ucundan bile geçmiyordu..birbirlerine söz vermişlerdi ölünceye kadar hatta öldükten sonra bile sürecekti sevdası..

_Çok düşündüm Fatih bu ilişkinin sonu yok artık..işlerinden ilgisizliğinden bıktım artık

Fatih hiç bişey söyleyemeden sadece anlattıklarını dinliyordu Didem’in..

_Sürekli bişeylerle meşgulsün bana zaman ayıramıyorsun bile..Hadi onu bırak geçen hafta doğum günümdü ve sen yine her zamanki gibi yanımda değildin Fatih..

_Çok önemli bir iş seyahatindeydim ama biliyorsun..Gitmem şarttı sadece bu sene kaçırdım yanında olamadım bu yüzden mi 6 seneyi bitirmek istiyorsun yani sen?

_hayır sadece bu değil diğer sebeplerde var geçen sene mezuniyet balosuna senle gidemedim başka biriyle gitmek zorunda kalmıştım babam hastaneye yattığında kendimi çok çaresiz savunmasız hissettiğimde de sen yoktun yanımda hatırladın mı?

_İyi ama herşeyi geleceğimiz için ikimiz için yapıyorum çalışıyorum bunun için ayrılamazsın benden

genç kız bütün gücünü topladı ve sigarasından derin bir nefes çekti

_sadece bu yüzden değil Fatih ben bir senedir biriyle konuşuyordum ve ona karşı ilgisiz olmadığımı farkettim dahası ne zaman başım sıkışsa ne zaman ihtiyacım olsa yanımda hep o vardı benim..

mezuniyet balosuna beraber gittik... Babam için doktor tanıdığı varmış çok ilgilendi ve doğum günümde de yanımdaydı...

_ne yani beni aldatıyor muydun? Bunu senden beklemezdim Didem sen diğer kızlardan başkaydın seni diğer kızlardan ayırıp farklı bir yere kalbime yerleştirmiştim bunlara inanamıyorum ölseydim de bunları senden duymasaydım yazıklar olsun sana !..

Genç adam koşarak caddeye fırladı ve karşıdan gelen araba ancak genç adama vurduktan sonra durabildi..Didem koşarak Fatih’in yanına gitti gözyaşları içinde kayboluyordu genç kız adeta...





Hadi aç gözlerini yaşamalısın bütün sevdiklerin için hadi aç gözlerini!..ambulans yok mu ambulans çağırın lütfen diye haykırıyordu genç kız umutsuzca.. sevgilisinin başından kanlar süzülüyordu ve bunu gördükçe daha bir kötü oluyordu Didem..





İnanamıyordu bu olanlara genç kız kendini suçluyordu sımsıkı sarılıyordu bırakma beni diye Fatih’e

Belki de gerçekten sevdiğini anlaması için böyle bir olay gerekliydi..Fakat artık çok geçti..genç adam hastaneye yetişemeden yolda can vermişti..

Didem yaptıklarından ötürü kendini hiç affetmedi Fatih’i çok sevdiğini geçte olsa anlayabilmişti

Kendisini affettirebilmek içindir belki de kim bilir her gün mezarının başına gider ona dualar eder ve mezarının üzerinde kan kırmızısı gülleri eksik etmezdi hiçbir zaman..Didemin kalbi bu olaylara dayanamadı yada biran evvel sevgilisine kavuşmak için midir bilinmez oda sevdiği adamın acısına yalnızca 3 sene dayanabildi...Didemi Fatihin yanındaki mezarlığa gömdüler vasiyeti üzerine ve mezar taşlarının üzerinden hiçbir zaman kan kırmızısı gülleri eksik olmadı...

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:44 PM
Ateş Sıcağında Dürüstlük Sınavı


Bir zamanlar Basrada ormanla kuşatılmış bir ada vardı.Ada değil sanki bir cenneti burası.Yemyeşil ağaçlar...Berrak sular...Kuşlar...Çiçekler...Birbirinden güzel canlılar yaşardı, ormanda. İçlerinde birisi vardı ki, oldukça değişikti.Keskin dişleri vardı.Güçlü pençesi...

Çok çevikti.

Kaplandı bu.

Gücü sayesinde ormanın kralı olmuştu.Suçluları hemen cezalandırırdı.

Haksızlığı önlerdi.Yoksullara yardım ederdi.

Hayvanlar onu hem seviyorlar hem de korkuyorlardı.Kaplanın miniminnacık bir de yavrusu vardı.Gözü gibi koruyordu onu.Ormanın yönetimini ölünce ona bırakacaktı.

Yönetime ilişkin bilgilerle donatmıştı onu.

Haklı ile haksızı nasıl ayırdedeceğini öğretmişti.Suçlunun nasıl belirleneceğini...Nasıl cezalandırılacağını...Haklıya hakkının ne şekilde verileceğini...Toplum yararın çalışanın hangi biçimde ödüllendirileceğini...

Her ölümlü gibi Kaplan da göçüp gitti bu dünyadan.

Yavru henüz büyümemişti.Babası sağlığında onu ormanın yönetimine getirmemişti.

Bu durum, ormanda karışıklığa yol açtı.Vahşi hayvanlar birbirlerine girdiler.Herkes liderlik peşindeydi.

Büyük kavgalar oldu.Birçok hayvan birbirini hırpaladı.Bazıları öldü.

Sonuçta galip çıkan aslan oldu.

Dev pençeleriyle herkese korku verdi.Hiçkimse karşısına çıkamadı.

Yavru Kaplan çaresizdi.Bir süre ortalıkta görünmedi.

Kimsenin olmadığı ıssız yerlerde gezindi.

Epeyi bir zaman başıboş, serseri gibi dolaştı.Sonunda pençesi kuvvetlenmişti.Oldukça güçlenmiş, dişleri de keskinleşmişti.

Gitti, yaşlı kaplanlara danıştı.Arslana karşı bir harekete girişmek istiyordu.Yaşlılar deneyimlerini anlattılar...Onu yüreklendirdiler...Fakat herhangi bir eyleme giriştiğinde onu destekleyemeyeceklerini söylediler.

Yavru Kaplan, Arslan a bizzat kendisi gitti.

Arslan, iyi kalpli biriydi.

Kaplanı sarayına aldı. Yakınında bir görev verdi.Her defasında ona güvendiğini belirtiyordu.

Günler böyle geçip . giderken...

İlginç bir olay oldu.

Hava sıcak mı sıcaktı. Bunalmıştı herkes.Uzak bir yerde görülmesi gereken bir iş çıktı.

Arslan sarayda düşünceli düşünceli geziyordu.

"Bu görevi kime verebilirim? Kim bunun üstesinden gelebilir?" diye koşuşturuyordu.

Kaplan içeri girdi.

- Sizi bu düşünceye düşüren nedir? diye sordu.

Arslan,

- Hava çok sıcak olduğu . için kimse görev istemiyor, dedi.

Kaplan,

- Havanın sıcak olması göreve koşmaya engel değildir, dedi; izniniz olursa bu işe ben gitmek istiyorum.

Arslan çok şaşırdı.

"Nasıl olur" diye düşündü.Kimse gitmek istemezken...Gerçi kaplana güveniyordu.Onun bu işi başaracağına da inanıyordu.

- Beni çok sevindirdin , dedi.

Kaplan hemen davrandı.Yanına birkaç asker de alarak yola çıktı.

Havada ateş sıcaklığı vardı.Güneş yeryüzünü ateş yalımı gibi yakıyordu.

Epeyi yol aldılar.

Artık yürümek imkansızlaşmıştı.

Kaplanın yanındakiler daha fazla dayanamayacaklarını söylediler.

Biri atıldı,

- Şurada, serin bir yerde dinlensek dönüp gitsek arslanın ne haberi olacak? diyecek oldu.

Kaplan kestirip attı:

- Sizler dayanamıyorsanız geri dönün. Ben tek başıma devam ederim.Padişahımızın bize güvendiğini biliyoruz.Bu güvene layık olmalıyım.

Kaplanın bu sözleri Arslanın kulağına gitti.Sevincine diyecek yoktu.Kaplana o olaydan sonra önemli görevler verdi.En yakınına aldı.Hayatı boyunca çok güvendi.

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:44 PM
Bilge Adam Ve Şehrin Büyüleyici Prensesi

Bir gün bir şehirde bir adam yaşarmış kendi halinde bir evde ayleysiyle yaşarmış.cocuk ken insanlardan yemiş olduğu darbelerden dolayı adam sürekli kendi Dünyasında kitaplarıyla yaşarmış.Onu diğer insanlardan ayıran özelikde sürekli kitap okuyup kendine cok farklı bir Dünya yaratmasıydı.en sevdiği ve yapa bildi tek şey buydu.

Yaşadığı şehirde bütün insanlar maskelerle dolaşırlardı.bu adam bu insanların maskelerinde korktu için sürekli insanlardan kacıyordu.cünkü o maskelerin altındaki telihkeleri sezemediği için artık korkularını azaltmak için sürekli kitaplar okuyordu.Bir nebze korkularından kısada olsa kaca biliyordu. Artık Hayatı kitaplar olmuştu. Yaşıtları gezerken eğlenirken o kendi Dünyasında sihirli kitaplarıyla yaşayıp Duruyordu ne zaman kitaplarını bırakıp insanların Dünyasına . girdiyse darbeler yiyip duruyordu. O Şehirin en meşur ustaları maske yapan ustalarıydı. Öyle maskeler yapıyorlardiki i,nsanların yüz yapısından Hiçbir farkı yoktu maskelerin . Bundan dolayı genc adam maske ve yüzleri secemiyordu. Secemediği içinde sürekli darbeler yiyip duruyordu. Bu darbeler onu kitapların içine Hapsediyordu.genç adam senelerce kitapların arasında kaybolup gitmişdi. Arada seneler gecdikden sonra genc adam artık orta yaşa gelmişdi artık bir nebzede olsa kitaplardan aldığı Bilgi onu olgun bir Bilge adam yapmışdı.Artık bilgeliğiyle insanların Maskelerinin altındaki telikeleri seze biliyordu. Ve darbelerden kendi koruya biliyordu.Artık bilgeliğine güveniyordu artık Hayata atılmak için hazır dı yada o öyle biliyordu.kitapların verdiği öz güvenle ve temel bilgilerle artık Hasırım diyordu. Bilge adam yüreyinde oluşan bir sevgi pınarı oluşmuşdu öyle bir sevgi pınarı oluşmuştuki artık sevgisiyle Bütün kötülükleri yene bilçene inanmışdı.temel felsefesi Sevgiydi bir gün bütün kötülüğü yenecekdi. Bilge adam buna inanmışdı artık oda İnsanlar gibi şehre inip Bilgeliğinine ve yüreyindeki sevgi pınarına güvenip insanların içine karışmaya Başlamıştı. Ve günler aylar bir birini kovalarken bilge adamın hiçbir Dostu yokdu olmamışdı. Bir gün bilge adam O şehirde hiç görmediği Dünyalar güzeli bir kızla tanışmıştı. Bilge adam kızı görünce ve konuşunca sanki büyülenmişdi sürekli bunun bu Dünyaya ayit olmadaığını söylüyüp duruyordu ve kızda bilge adamdan Hoşlanmaya bşlamışdı o kadar mutlu olmuşduki mutlulukdan ucmuşdu sanki bilge adam artık Aşık olmuşdu Hiç yaşamadığı tatmadı Duygular hakim olmuşdu yüreyi sanki vucunda ölen bütün hüçreleri tekrar aşk sayesinde canlanıyordu bilge adamın. Aşk okadar mutlu etmişdiki Bilge adamı bian insanlardan yediği darbelerin acısını unutmuşdu bu bir mucizeydi bilge adam için. Onu artık Hayata bağlayan bir . amacı vardı yaşaması için bir sebeb vardı. .

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:45 PM
Günler gecdikce bilge adamın Hayatın içinde insanlardan aldığı bıcak gibi darbeler Aşk ilacıyla vucudu ileşiyordu. Vucudundaki kesikler kaybolmaya başlamışdı bu bir mucizeydi sanki bilge adam için . Bilge adam kızdan o kadar büyülenmişdiki farkına varmadan Bilgeliğini kaybetmeye başlamıştı bunun farkına varamamışdı bilge adam. Hayatında hiçbir kızı bu denli sevmemişdi bilge adam o kızla cok mutluydu bilge adam.günler aylar geciyordu artık bilge adam bu büyüleyici ve Dünyanın en güzel kızla evlenmeye karar vermişdi sanki senelerce aradığı şey buydu bunu kacıramasıdı bilge adam mutluluk buydu ona göre Onu böyle heycanlandıran mutlu eden Hiç bişey olmamışdı hayatında. Kendine söylip duruyordu bilge adam evet evet bu Dünyalar güzeli prenzezle evlenmem lazım ve onu Dünyanın en mutlu insanı yapabilirim diyordu kendi kendine.Allahın bana gönderdiği bir Hediyeydi bir melekdi bu.bir birilerini göremedikleri zamanlar Haberci güvercinlerle birbirleriyle Haberleşiyorlardı. Bilge adam aylarca güvercinleriyle Haber yoluyordu prensesine ve bir gün ikiside karar verdi evlenmeye ve prenses bunu ilk annesine anlatı. Ve annesi bilge adamı görmek istedi ve annesinin Hayali yakışıklı bir Prensdi bir gün buluştular üçü. Annesi bilge adamı görür görmez şok oldu Bilge adamin iç Dünyası cok güzeldi ama insanların bakış acısına göre pek yakışıklı biri değildi cünkü insanlar sevgiyle bakmıyorlardı birbirilerine. Ve annesi sanki yıkuılmışdı karşısındaki bilge adamı kızına yakışdıramamışdı. Bilge adam bunu fark etmişedi Bilgeliğiyle ve olay karşısında şok olmuşdu Bütün umutları yıkılmışdı bilge adamın sanki. Ama melek kalpli prenses Bilge adamı teseli ediyordu. Her zorluğa rağmen biz evlencez diyordu bilge adama bu sözler bilge adamın kalbini tekrar düzeltmeye yetmişdi. Prensez bilge adamın yanında cok mutluydu. Ama mutlulukların altında sürekli korkular besliyordu prensez cünkü biliyordu bilge adamı aylesi Beyenmeyeceni sürekli bunu Düşünüp duruyordu prensez. Ama bilge adam sevgiziyle bütün kötülükleri sorlukları yenecene inanıyordu. Sevgizi için Bütün kötülüklerle savaşacakdı ve savaşın sonda prensezleevlenecekti aylar gecdi Her günün tadını cıkarıyorlardı bizim aşıklar. Bir gün . prensez güvercinlewriyle bilge adama Haber yoladı bige adam güvercinin bacandaki kağıdı cıkarıp okumaya başladı ve okurken prensez bilge adamdan ayrılmaya karar vermişdi ve bu sözlwer bilge adamı yere sermişti kalp atışları Hızlandı bilge adamın kalbi göğzünde fırlayacak gibiydi aman Allahım diyordu neden ben neden ben diyordu bilge adam.bu Diğere insanlardan darbelere benzemiyordu. Sanki kalbine zerli bir Hancer saplanmaıştı . ve belirli bir şokdan sonra kendine geldi bilge adam panikliği bitikdern sonra kendine geldi bilge adam hemen güvercinleriyle presnseze haberler yolamaya başladı ve her seferinde Bilge adama sevginin bitini söylüyordu prensez. Bilge adam şok olmuştu bu haber karşısında artık bu dünyada onsuz yaşayamicana karar vermişti . bu acıya yüreyinin dayana micanı Düşünüyordu bilge adam prenzeze haber yolayarak sensiz yaşayamam diyordu beni anca bu acılarımdan kurtaracak ilac ölümdür diyordu prenseze. Ölmek için bir yer Düşünüyordu prenzesin evinin tam yanında olsun diyordu ölümüm. Ve güvercinlerle prenseze ölecenin haberlerini yolarken haberleri annesi okuyordu . be haberleri ve annesi bilge adama kızına büyüceler tarafında Büyü yapıldını söylüyordu. Büyüden dolayı sevgisinin sana karşı bittiğini söyledini söylüyordu. Bilge adam bunları duyunca biraz rahatlamışdı tekrar nefes alıyordu.bu habere bilge adam evet diyordu ben sevgimle Bu büyüyü bozarım diyordu. Cünkü kitaplardan aldığı buydu sevgi bütün kötülükleri yener Bilge adam kalbinin içindeki sevgi pınarından aşkına sevgi ilacını yoluyordu evet evet bu büyünün ilacı olması lazım diyordu bilge adam sevgi pınarından iç mesi lazımdı prensezin bilge adama göre.bilge adam o kadar inanmışdıki prensezin ileşcene artık Hiçbir şphesi yokdu sevginin Yok edemiceği kötülük yokdu ona göre en büyük ilc sevgiydi bilge adama göre.ama yanılmışdı bilge adam prensez düzelmemişdi büyü bozulmamışdı . Bilge adam gecelrin karanlığında Düşünüyordu Aklına eski bilgelrin bir sözü gelmişdi Gerceyi sorunları gecenin karanlığında arin diye bilge adam gündüzleride o ülkenin önden gelen hekimlerine ve büyücülerine gidiyordu büyüyü bozmak için ve hernekadar arasada bir türlü bulamamışdı caresini . Büyü prensezin üzerinde ettkisini iyi ce göztermeye başlamıştı artık prensez halinde memnun olduğunu bilge adamın kendisini rahat bırakmasını istiyordu. Bilge adamdan iyice soğumuştu prensez artık prensez o kadar büyünün etkisinde kaldıki büyünün bozulması için Hiçbir caba sarf etmiyordu. Bilge adamın bütün söylediği o güzel sevgi sözleri artık hiçbir işe yaramıyordu. Artık bilge adam bütün umutlarını kaybetmeye başladı ve anladıki Büyü bozulsa bile artık . prensezine kavuşammicanı anlamıştı. Ve prenseze son sözlerini yazıp güvercinle yolicaktı ve son sözlerini şöyle yazıyordu bir gün büyü bozulursa bana karşı sevgin kalmış za bana geri Döne bilirsin diye yazıyordu istediğin zaman geri gele bilirsin diyordu. Presnsez Bilge admın Hayatında tamen cıkarken bilge adam artık Hiçbir insana Ömrünün sonuna kadar güvenemeyeceni . öğrendi. Kalbinden prensez tarafında saplanan zehirli hanceri cıkarmıştı artık ve zehir etkisi giderek azaltıyordu ve artık bilge adam Düzelmeye başlamıştı. Ve gün gecdikce dahada düzeliyordu. Prenseze karşı His etiği sevgi artık yerini nefrete bırakmıştı.Bilge adam bir türlü kabulenemdiği şey prensezin sevginin kötülüklerden üstün olduğunu zamanla sevgiyle büyü bile bozulcanı inanamamsıydı. Sevginin güçüne inanmadığı için artık prensezden tamen soğumuşdu bile adam.Bilge adam bir gün büyü bozulup Prensez geri dönse bile Hiçbir şey eskisi gibi olamayacanı öğrenmişti sanki kalbindeki prensez karşı his etiği o sevgi tamen bitmişdi.ve bilge adam bir kar alması lazımdı insanların içinde kalıp insanlardan darbeler yiyecene o şehiri terk etmeye karar verdi. Kendini bir kuleye hapsedip kitaplarıyla ömrün sonuna kadar yaşicaktı. Ve o kulede ölcekdi bilge adam be bilge adama bütün bilgelini otaya koyarak Denizin tam ortasında koca bir kule yaptı ve bu kuleye ömrünün sonuna kadar yetecek bütün ihtiyaclarını kitaplarını yerleştirdi. Denizin ortasındaki kuleye girdi ve bir gün büyü bozulup prensez Döne bilir korkusuyna kalenin katılarını iç tarafdan kitlemeye başladı ve kapıların önüne tamen taşlarla iç tarafdan örmeye başladı artık kapılar kiltliydi ve örülüydü hiç kimse giremcekdi artık bütün kötülüklerden uzaktı hiçbir kötülük bilge adamın canını yakmayacaktı ve kulenin penceresini acıp son bir defa insanlara var gücüyle bağırmaya başladı artyık kalbim ileşti bu kalpte yaratanın sevgisinden başka sevgi yok ey prensez diyerek bağırdı artık seni sevmiyorum artık büyün bozulsada sen asla bu denizin orasındaki kaleye giremesin bu güc sende yok diyerek kenin anahtarlarını denizin tam ortasına var gücüyle fırlatı ve anahtar denizin derinliklerinde kaboldu be Bilge adam pencereyi Dış dünyaya kapatarak ömrünün son nefesine kadar Allaha ibadet etmeye karar verdi ve pencereyi kapatmadan son sözü bir gün SEVGİNİN GÜCÜNE İNANACAKSINIZ OLDU

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:45 PM
Hayata dair bir ders


Bir lise öğretmeni günün birinde derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:
"Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?"

Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul
ederler. "O zaman" der öğretmen. "Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz
verin." Öğrenciler bunu da yaparlar. "Şimdi yarınki ödevinize hazır olun.
Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!"

Öğrenciler, bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama, ertesi sabah hepsinin
sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı
gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:

"Şimdi, bugüne dek affetmeyi istemediğiniz her kişi için bir patates alın, o
kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun."

Bazı öğrenciler torbalarına üçer–beşer tane patates koyarken, bazılarının
torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.

Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine
ikinci açıklamasını yapar:

"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda
taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken
sıranızın üstünde.. hep yanınızda olacaklar."

Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış
olan öğrenciler şikayete başlarlar:

– "Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor."

– "Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf gözlerle
bakıyorlar bana artık."

– "Hem sıkıldık, hem yorulduk..."

Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:

"Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi
ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkûm ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki
kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize
yaptığımız bir iyiliktir..

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:46 PM
Dostların Aşkı


Fırtınalı bir hayatın ortasında birleştik. Sen, kendine yakın bulduğun insanların sana yaptığı hatalardan şikayet ediyordun, bense uzun yıllar acısını çektiğim bir aşkın yaralarını sarmaya çalışıyordum.

İyi birer dosttuk, her şeyi paylaşır olmuştuk. Bu yakınlaşmamızın kısa bir sürede olmasına rağmen zamanım öyle tatlı, öyle güzle geçiyordu ki ben içimdeki kıpırdanmalardan habersizdim.

Sanki rüyadaydım, gözlerimi açtığımda dostluğun yerini aşk almıştı. Kendimi tutamamıştım işte. Duygularıma hakim olamamıştım. Sen benim aşkım, bense senin dostundum artık. Sana aşık olduğumdan habersizdin. İçimdeki volkan öyle taşmıştı ki patlamak için sabırsızlanıyordu. Sonunda o gün gelip çatmıştı. Bütün duygularımı bütün hislerimi açıklamıştım ben sana. Sense bana sadece şaşkın bir ifadeyle bunların yalan ve şakadan ibaret olması için yalvarmıştın.

Bende sana bunların ne şaka ne de yalan olduğunu üstüne basa basa vurgulamıştım. İçim rahatlamıştı. Çünkü bir insana "seni seviyorum" demek kolay bir iş değildi. Yürek isterdi. Ben bu işi becerememiştim ama sonucuna da katlanmak elimde değildi. Çünkü asıl olan benim için bugündü ve ben bugün sana söylemem gereken şeyleri yarına bırakmamıştım.


Yarın böyle bir fırsatın elime geçeceğini düşünerek bütün her şeyi açıklamıştım.

Dünya fani her an her şey olabilir bizim dünyamızda... Şimdi içim çok rahat ama bir o kadar da huzursuzum. Çünkü bunları sana anlatınca suçlu ben oldum. Şimdi o eski günleri arıyorum, hiç sebepsiz, ani ayrılışın şokunu üzerimden atamamamın sonucundandır. Ve zaman eskiden öyle güzel öyle tatlı geçerken şimdilerde, bin bir azap bin bir acıyla geçiyor.

O günün üstünden çok zaman geçti. Şimdi ben senden benim olmanı değil bana biraz hak vermeni istiyorum. Bana duyduğun nefreti duygularımın üstünden çekmen için yalvarıyorum. Bana ne kadar kızsan ne kadar nefret etsen de ben seni yine de seviyorum. Duydun değil mi?
Seni seviyorum...

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:46 PM
" E$imin biR meLek oLmaSını iStiyoRum " diyenLeRe


"Eşim çok iyi bir insan. Ah! Şu huyu da olmasa bir melek. Amaa !
O huyu beni deli ediyor." diye sızlanır kimi eşler.
Eşlerinin bütün güzel hasletlerini o tek huyun arkasına hapsederler.

Beyaz sayfaya değil, üzerindeki siyah noktaya dikkat kesilirler.
Dikeni görür, arasındaki gülü görmezler.
Bülbülün sesine kulak tıkar, karganın "gak gak"larına bayılırlar.

Elmaslarla süslenmiş elbise giyen eşinin elbisesini takdir edip,
"Ne kadar güzel, sana da çok yakışmış" demek yerine
"Neden bunun bir taşı eksik?" derler.

Tıpkı bir efendinin, minarenin merdivenlerinden ta başına kadar çıkarıp, her basamakta bir hediye takdim ettiği fakir bir adamın,
son basamağa geldiğinde teşekkür etmek yerine
"Bu minare neden diğer minare gibi yüksek değil?"
diyerek nankörlük ettiği gibi;
"Neden benim eşim filan gibi değil?" diye sızlanırlar.

Eşini, dokuz güzel ahlakı varken bir kötü huyundan dolayı şikayet etmek; dokuz masumun bulunduğu bir gemi veya evi içinde bulunan bir cani yüzünden gemiyi batırmak ve evi harap etmek gibidir.

Şayet eşlerden birisinin hoş olmayan bir huyu varsa diğer eş,
onun o huyunu, baskıyla ve eşi aşağılayarak değil,
hoşgörüyle değiştirmeye çalışmalıdır.

Fena bir adama; "iyisin iyisin" desen, iyileşmesi ve iyi bir adama
"fenasın fenasın" desen, fenalaşması herkesçe bilinen bir gerçektir.

Güzellikleri takdir etmek, kötülükleri hoşgörüyle gizlemek erdemli insanların kârıdır.

Güllerin Efendisi, hayvan leşinin yanından geçerken
"aman ne fena kokuyor" diyenlere "ne kadar güzel dişleri var"
diyerek, fenalık içerisinde bile bir güzellik bulunacağı dersini vermiştir.

Güzel huylu bir adamın güzel huylu olan eşine
kötü bir huyundan dolayı kızıp darılmamasını,
"eğer onun bir huyundan hoşlanmazsa öbür huylarından memnun" olabileceğini öğütlemiştir.

Adamın biri güneş gözlüğünü gece bile gözünden çıkarmıyormuş. Gündüzleri her yeri sisli, geceyse zifîri karanlık görüyormuş.
Sürekli eşine "Neden her yer karanlık?" diye de sorduğunda eşi:
"Her yer aydınlık ama senin gözündeki kara gözlükler etrafı karanlık gösteriyor. O gözlüğü çıkar bak etrafın beyazlığını göreceksin." dediği halde adam, inat edip çıkarmıyormuş.

Bir gün beş gün en sonunda bir gün düşüp kafasını kırmış.
Tabii bu arada gözlükler de parçalanmış. O zaman:
"Ohh! Be dünya varmış. Gerçekten her şey ne kadar güzel. Güneş pırıl pırıl, çayır çimen yemyeşil. Çiçekler, rengarenk."
diye haykırarak kafasının acısını bile unutmuş.

Bu adam gibi bedbin olanlar, hayatı ve eşlerini hep siyah camlar arkasından seyreder.
O zaman da eşlerinin güzel ahlakını bile kötü görürler.
Ta ki başlarını duvara çarptıkları zaman akılları başlarına gelerek:
"Meğer hayatta neler varmış ben ne kadar basit şeylere takılıyormuşum?" deyiverirler.

Ne dersiniz düşüp kafamızı kırmadan
gözümüzdeki kara gözlükleri çıkaralım mı?

"Büyüklük lâzım ise herkese hürmet et.
Kimseyi kendi nefsinden fena görme, büyükler böyle yapar."
diyen zatın sözlerini kulağımıza küpe yapalım mı?

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:47 PM
Yarım Kalan Aşk


Yağmurlu bir ağustos sabahıydı.ılık yaz yağmuru altında,yağmurun bütün damlalarını vucudumda hissederek usulca yürüyordum.tam olarak ne düşündüğümü bilemiyordum ama hayatımda çok şeyin değişeceğini hissediyordum.öyle dalmışımki adımımı atarken ayağım taşa takılıp tökezlidim.hemen kafamı kaldırıp etrafıma baktım bir gören oldu mu diye.oanda seni gördüm karşıdan gülümseyerek bana doğru geliyordun.yanıma geldiğinde düz yolda bile yüreyemiyorsun diye dalga geçtiydin.yağmur dinmişti yerini kavurucu bir sıcaklık almıştı ve üstümdeki kıyafetler neredeyse kurumuştu.bana nereye gidiyorsun diye sorduğunda ne bileyim diyordum yürüyorum işte.ve bana eşlik etmek istedin.onu seviyordum ama bir türlü cesaret edipte ona söyleyemiyordum.
Ona tanıştığımız ilk günü sorduğumda “eylülün onbiriydi mahalleye taşınalı onbeş gün olmuştu.sen eski kömürlüğün orada tek başına vakit geçirmeye çalışıyordun.ben kardeşinle yanına gelmiştik işte ozaman tanıştık ve bu günlere geldik.”açıkçası biraz şaşırmıştım aradan bunca yıl geçmesine rağmen bunları hatırlaması beni gerçekten şaşırtmıştı ve de sevindirmişti.elimi tutmaya çalıştı ama utangaçlığımdan elimi geri çektim. Sonra elini omzuma koydu ve ben tekrar elini indirdim. Onu çok seviyordum ama bir türlü cesaret edipte ona söyleyemiyordum.
Bayağı yol katletmiştik geri dönmeye karar verdiğimizde bana sevgilim olup olmadığını sordune diteceğimi bilemiyordum.hemen erkeklik gururum ortaya çıktı ve evet dedim çok güzel bir kız olduğunu söyledim.bana kim olduğunu sorduğunda “sana senden daha yakın diye birisi”dedim. Bu benim en yakın itirafımdı ama anlamıştı ve hemen olayı dalgaya vurdu.evin önüne geldiğimizde bütün cesaretimi toplayıp ona yarın öğlenleyin okulun karşısında buluşmayı teklif ettim.gözlerinin içi parlayarak kabul etti ve yanağıma sıcak bir öpücük kondurarak evine girdi. içim içime sığmıyordu çünkü bu ona ilk çıkma teklifimdi ve beni ilkkez öpmüştü. Belkide dostça bir öpücüktü ama olsun diyordum. Yinede beni öptü diyordum.onu çok seviyordum ama bir türlü cesaret edipte ona söyleyemiyordum.
Ve ertesi gün öğlen olduğunda pastanedeydim ve senin gelmeni büyük bir sabırsızlıkla bekliyordum. Ve karşıdan geldiğini gördüğümde hemen cafenin kapısını çıkıp senin süzülerek ve bana gülümseyerek gelişini seyrediyordum. Ve aniden bir fren sesi çınladı kulaklarıma kanlar içinde yerde yatıyordun delirmiştim ne yaptığımı bilemiyordum. Yıllardır söyleyemediğimi sen yerde can çekişrken söyledim. Seni seviyordum ama bir türlü cesaret edipte söylelyemiyordum.ama şimdi söylüyorum. Seni seviyorum. Zaten ondan sonra bir şey anımsamıyorum.en son hatırladığım annemle hasteneden çıkışımdı.kaç gün yada kaç ay olduğunu bilmiyordum ama bayağı uzun zaman geçtiğini hissediyordum çünkü yüzüm çökmüştü ve gülüşlerim kaybolmuştu. Anneme onu sorduğumda bakışlarını yer doğru çevirdiğinde ağladığını gördüm.ve bana bir kağıt uzattı kazada onun cebindeymiş onun annesi bana ait olduğunU söylerek bana vermesini istemiş. Kağıtta yazılanlar hayatımın en büyük hatasını yaptığımı hatırlattı. Kağıtta!
“hadi kızım cesaret onu seviyorsun ama bir türlü cesaret edipte söyleyemiyorsun. ama bugün söyleyeceksin çünkü onu seviyorsun''...

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:47 PM
İstanbullu Gelin-1
Sonbaharda rüzgarın sesi, önüne kattığı kuru yaprakların sesiyle bir başka hüzünlü çıkıyordu. Gecenin ıssızlığında rüzgar, sanki sürekli raks eden deniz dalgaları gibi hışırtılıydı. Genç adamın bakışları, yürekleri delecek gibi uzaklardaki kaderini ararken yanındaki genç kadın ise kafese tıkılmış keklik gibi ürkek ve çaresizdi.
Genç adam:
-Kader böyleymiş, kaderde yine asker olmak varmış dedi.
Genç kadının ıslanan gözleri derin okyanuslarda hınca hınç fırtınalara tutulmuş, gemisini vahşi okyanusa kaptırmak üzere olan bir kaptanın gözleri gibiydi. Yarınların korkusu ve endişesi bütün vücudunu titretiyordu ama o yine de ayakta durmayı beceriyordu.
Erkeğine sırtından sımsıkı sarılıverdi. Ne olurdu ki şu bedenleri birleşse ve eşinin göğüs kafesinden içeri girseydi. O zaman ondan ayrılmak zorunda kalmazdı. Ölecekse onunla birlikte ölürdü, yaralanacaksa onunla beraber yaralanırdı. Sonra yüreğinin ortasında bir büyük sızı çıktı ortaya ve geldi tam karnına oturdu. Ya çocuklar? Çocuklara ben yalnız başıma nasıl bakacağım, hem anneleri hem babaları olmak kolay mıdır?
Tam o sırada genç adam söze girdi:
-İkimizi de zorlu bir kader bekliyor. Belki, ben bu savaşta ölür giderim. Beni ölüm korkutmuyor, sizlerden ayrılmak korkutuyor. İki çocuk ve sen, o zaman hayata karşı yalnız kalacaksın. Senin işin çok zor olacak, bunu biliyorsun.
Genç kadının dudakları kımıldadı ve o fısıltı halinde konuştu:
-Sus, artık sus!
Sustular, sabaha dek göz göze baktılar ve ellerini birbirine kenetleyip bırakmadılar. Ruhlar aleminde o gün bütün yakarışlar Tanrı’ya doğru hızla gidiyordu. Ruhlar, acı içinde bağrışıyordu.
-Tanrım yardım et!
-Tanrım yardım et!
Aradan birkaç ay geçti ve savaş çok şiddetlendi. Bu kez ruhların çığlıkları yine güçlendi:
-Tanrım bu savaşı durdur!
-Tanrım bu savaşı durdur!
-Tanrım, kocamı geri gönder!
-Tanrım, çocuğumu bana bağışla!
Ruhlar acı içinde feryat ederken hayat en acımasız kılığına bürünmüş, insanoğlunu çemberinden nasıl geçireceğinin hesabını yapıyordu.
Elfide, iki oğlancığının verdiği sabırla ayakta kalmayı başarıyordu. Eşinin ölüm kağıdını aldığında nasıl bu kadar dirayetli olabilmişti? Nasıl başını dik tutup eğrilmeden, bükülmeden yürüyebilmişti? Aslında ne kadar büyük çınarların devrildiğini kim, nasıl bilecekti? Dağlardan, uçurumlardan yuvarlansan ne çıkar? Derin denizlerde boğulsan ne olur ki?
Şimdi iki çocuğu büyütmek gerek… Ama tarla yok, ekmek yok, aş yok, yok yok. Bu evin idaresi nasıl olacak? Bu çocukların karnı nasıl doyacak?
En çetin günlerin birinde çocuklarını doyuramamanın kahrolmuşluğu içindeyken kuyu suyuyla şişirdiği midesinin üstüne uzanmıştı ki birden sanki odanın içinde eşinin ruhunun gezindiğini hissetti.
-Osman, sen misin, diyecek oldu ama bu nasıl bir hal ise konuşamıyordu işte. Aman oydu, Osman’dı bu, sicim bıyıklı, badem gözlü Osman’ıydı bu. Dönmüştü Osman, ölmemişti işte.
Osman, heybetlice durmuştu evin orta yerine:
-Son gece sana ne dedim ceylanım, unuttun mu? Eğer çok sıkışırsan Yılanlı Mağaraya gir, tandırın içindeki külleri karıştır demedim mi? Ne çabuk unuttun ahu gözlüm?
Elfide, kan ter içinde uyandı. Elleri ayakları tir tir titriyordu. Bir besmele çekti, hemen çocukların yanına koştu. İkisi de oynuyordu. Bir oh çekti, hemen kuyudan su çekip abdestini tazeledi, namazını kıldı.
Namazdan sonra dua için ellerini havaya kaldırmıştı ki duası bir anda yarım kaldı. Sanki rüyamda Osman’ı mı gördüm diye düşündü, yoksa Osman’ın ruhu gerçekten çıkıp gelmiş miydi? Sonra Osman’ın anlattıkları da neydi öyle? Sıkıştığın zamanlarda Yılanlı Mağaraya gir, tandırdaki külleri karıştır dememiş miydi?
Kalktı, namazlığını dürdü ve yerine koydu. İnce bir dal gibi dimdik yürüdü. Mağaraya dua okuyarak girdi, okuduğu duaları sağına soluna üfledi. Mağaradaki tandırın kapağını açtı ve bir süre küllere baktı. Sonra sağ elini dirseğine kadar sıvayıp bembeyaz ellerini küllerin içerisine daldırdı. Bir, iki, üç kez daldırdı ama eline bir şey gelmedi. Kendi kendine en sonunda aklını da oynattın kızım diye geçirdi. Umutsuzca tandıra bakıyordu ki sanki bir parlak nesnenin ucunu mu görmüştü, hemen tandırı eşelemeye başladı ki evet, işte oradaydı. Küllerin içi altınla, mecidiyeyle, kuruşlarla doluydu. Büyük bir sevinçle kucakladı hepsini, ellerine yüzüne sürdü onları. Sonra hıçkırık nöbetine tutulmuş gibi ağlamaya başladı:
-Ben bunları ne yapayım Osman’ım. Sen yanımda olsaydın da her gün kuyu suyuyla karnımı şişirip aç dursaydım.
Elfide, Üsküdar doğumlu, İstanbullu bir ailenin kızıydı. O yüzden ona İstanbullu Gelin lakabını takmışlardı. Anadolu şehirlerinde İstanbullu olmak önemliydi. İstanbul kızları görgülüydü. Yemek yemesini, çatal bıçak kullanmasını bilirler, güzel konuşurlar ve Osmanlı adabıyla hareket ederlerdi. O yüzden İstanbul’dan Anadolu’ya gelin almak öyle kolay işlerden değildi. Ama Elfide, insanların gözünün önünde olmak istemiyordu. Hele İstanbullu Gelin olmayı hiç istemiyordu. İstanbullu Gelin de Anadolu halkının lisanına göre konuşuyor, onlar gibi efsaneler, masallar uyduruyordu. Şimdi de Yılanlı Mağarada yatır olduğunu söylüyor ve mahallenin çocuklarını mağaraya girmemeleri konusunda uyarıyordu. Hatta bir gün mağaraya uzun bir taş dikmiş, taşın baş kısmını yeşil bir örtüyle sarmalamıştı. Yaşlılar bu yatırı ve mezarını hatırlayamadılar ama mübarek yatırın ne zaman ve nasıl ortaya çıkacağını kim bilebilir ki? Onlar başkadır, hem de akıl sır ermez o mübareklere.
İstanbullu Gelin, paraya sıkıştığı zaman mağaraya giriyor ve ihtiyacı kadarını tandırdan alıyor ve külleri tekrar tandıra basıyordu. Yılanlı mağaranın yılan hikayeleri, yatır hikayeleri o kadar çoğalmıştı ki bunlar yeterli güvenlik önlemi sayılabilirdi.
Bir gün lafazan komşusunun getirdiği bir haberle yine sarsıldı. Komşu gelini, hararetle anlatıyordu İstanbullu geline:
-Asker kaçakları bu tarafa gelmiş duydun mu? Dulları, eşi askerde olan gelinleri tutup dağa kaçırıyorlarmış. Ne olacak anam böyle, ümmet-i Muhamedin ırzı, namusu diye soracak bir Allah’ın kulu yok.
İstanbullu Gelin, yüreğine yıldırım düşmüş gibi hopladı.
Ruhlar yine gökyüzünde buluştular, ellerini semaya kaldırıp:
-Tanrım duy sesimizi, Tanrım duy sesimizi.
-Beni çoluğuma çocuğuma bağışla Tanrım.
Evin her tarafını sağlamlaştırmak lazım. Asker kaçaklarından korunmak lazım. Hastalıklı bir hal alan bu iç konuşmalar gün boyu tekrarlanıp dururken evin kapılarını, pencerelerini elden geçirmişti güya. Lakin bunun ne kadar fayda vereceğini kimse bilemezdi.
Günlerden bir gün, büyük oğlancığı Necati’nin dişindeki çürük ağrıyınca mahallede o güne kadar görmediği bir adamla karşılaştı. Bu adamın adı Sıhhiyeci Tevit Efendi idi. Sarayın sıhhiyelerinden olan bu zat, emekli olup memleketine yıllar sonra geri gelmişti. Emekliliğinde de boş durmuyor, yumurta, buğday, arpa gibi şeylerin karşılığında halkın derdine deva olmaya çalışıyordu. Hoş, gerçi para pul vermeseler ne çıkardı. Tevit Efendi, hastalara bakmakla görevliydi. Çünkü, mahallede halkın sağlığıyla ilgilenecek yegane kimse oydu. Tevit Efendi, kimi zaman çıban patlatıyor, kimi zaman da diş çekiyordu. Kimi zaman da Tevit Efendi’yi ara ki bulasın. Tazısını alıp yanına, günlerce dağda taşta geziyor, av avlıyor, kuş kuşluyor, öldürdüğü tilkilerin derisini de pazarda satıp üç beş kuruş kazanıyordu. Tevit Efendi, bunca yaşına rağmen hiç evlenmemişti. Belki kendi istememiş, belki de evlenmeye vakit bulamamıştı.
İstanbullu Gelin, düşündü ki eğer Tevit Efendi’yi evlenmeye razı edersem hiç olmazsa çoluk çocuğumu ve kendimi eşkıya şirretinden korurum. Bunu için işgüzar komşu gelinini devreye sokup Tevit Efendi ile buluşmayı başardı. Tevit Efendi olanı biteni anlamıştı:
Tevit Efendi:
-Bak kızım, ben yaşlandım. Hem bu vakte kadar da hiç evlenmedim. Sen kendi yaşına uygun bir adam bulsan olmaz mı?
İstanbullu Gelin:
-Yok efendi olmaz, bana sen münasipsin dedi.
Tevit Efendi:
-Bak gelin hanım, benim emekli maaşım var diye heves ediyorsan, harp çıktı çıkalı devlet emeklilere beş kuruş para göndermiyor, haberin ola.
İstanbullu Gelin, diretti:
-Yok efendi, ben senden para pul beklemiyorum, paranı pulunu ben tedarik ederim.
Tevit Efendi:
-Madem öyle istiyorsun. Bu yaşlı Tevit de dünya evine girmeden gitmesin öbür dünyaya dedi ve teklifi kabul etti. Tevit’in evi yoktu zaten, kaldığı viranhaneden ayrılıp İstanbullu Gelin’in evine yerleşti.
Düğünsüz derneksiz evlendikleri günün ilk gecesinde, çıranın isli ışıltısında konuştular.
İstanbullu Gelin:
-Bak Tevit Efendi, sen saray görmüş bir adamsın. Sen sakın ola benden karı koca hayatı beklemeyesin. Senden isteğim, evimin korunağı ol. Gölgenle bize huzur ver. Çocuklarıma meslek öğret, onları iş sahibi et. Kendilerini kurtarsınlar.
Tevit Efendi gülümsedi:
-İyi de ben bu işi neyle yapacağım? Elde yok avuçta yok.
İstanbullu Gelin:
-Ben sana para bulacağım dedi.
Tevit Efendi sordu:
-Nasıl bulacaksın gelin?
İstanbullu Gelin, esrarengiz bir havaya bürünerek:
-Sen yılanları bilirsin Tevit Efendi. Ben daha çok bilirim. Sen bir yılanın ağzındaki altını ellerinle çekip alabilir misin? Ben alırım dedi.
Tevit Efendi, ürkek bakışlarla kadının gözlerine baktı. İçinden bu bir efsuncu olmalı diye düşündü. Sonra aman bana ne dedi, bana şu son günlerimde rahat edeceğim parayı versin de, ister büyücü olsun, isterse efsuncu olsun.
Tevit Efendi’nin ne zaman başı dara düşse İstanbullu Gelin, Yılanlı Mağaranın yılanlarıyla cebelleşip duruyor, onların ağzından kaptığı altın liraları, mecidiyeleri, kuruşları Tevit Efendi’nin cebine atıveriyordu.
Tevit Efendi de her seferinde:
-Vallahi yaman kadınsın. O yılanların yanına her babayiğit varamaz, sen bu altınları onların ağzından alıveriyorsun diyor ve parayı cebine koyup harcamanın keyfini sürüyordu.
Çocukları İbrahim ve Necati, Tevit Efendi sayesinde kasaplık öğrendiler. Daha sonra annelerinin verdiği sermaye ile ortak kasap dükkanı açtılar. Babalarının askere giderken yok pahasına elden çıkarttığı dükkanı, malı, mülkü yeniden aldılar...

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:47 PM
İstanbullu Gelin-2


Tevit Efendi, yazıda yabanda av avlarken sessizce ayrıldı dünyamızdan.
Savaş yılları bitmişti. Gazilerin memleketlerine dönüşü daha büyük acılara sebep oluyordu. İstanbullu Gelin, savaş yıllarında büyüttüğü iki oğlunu evlendirmiş barklandırmış mutlu bir hayat sürerken oğlancıkları evin avlusunda anacıkları ile şakalaşıp duruyorlardı:
-Anacığım seni İstanbul’a götürelim, orada akrabalarını bulursun, orada senin soy kütüğünü de çıkartırız.
-Anne senin hiç kardeşin yok muydu? Annen baban, onları hiç merak etmedin mi, gibi sorulara İstanbullu Gelin’in canı sıkılıyor ve “Öf bunaltmayın beni” diyerek yine soruları cevapsız bırakıyordu. O sırada kapı çalındı ve içeriye omuzları çökmüş, yıkılmış bir gazi girdi. Bir süre bakınca bu askeri tanıdılar. Osman’la beraber Yunan Harbine gidenlerden, mahallenin esnaflarından Yusuf’tu. Daha Yusuf’a hoş geldin diyemeden, gazi kapının yanına çöküverdi. İki elini başına koyup ağlıyordu ve ağlarken de:
- Biz Yunan’ı bunun için mi denize döktük? Biz Yunan’ı bunun için mi denize döktük diyordu. Kimimizin dükkanını almışlar, kimimizin evi yok. Benim için öldü kağıdı çıkartmışlar, hanımımı alıp başka yere gelin etmişler. Çocuklarım ortada yok. Anam ortada yok.
İstanbullu Gelin, yazmasının ucuyla gözyaşlarını silerken çocuklarına döndü ve:
-Artık buralarda duramayacağım ben çocuklar, beni İstanbul’a götürün dedi...

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:48 PM
Umutsuzluğun Umudu


...Gördüğü hayal değildi. Tam karşısında duruyordu sessiz, kendinden emin bir şekilde.. Yüzünde öfkenin her zerresi görülebiliyordu. Gözlerinin feri sönmüş, her şeyini kaybetmiş biri gibi omuzları çöküktü. Tüm bunlara rağmen yine de ona meydan okur gibiydi. Diğerinin başı zonkluyor, ondan uzaklaşmak, geriye doğru bir kaç adım atmak için kendinde kuvvet bulmaya çalışıyordu. Onun ise öfkesi dinmiş gibi gözüküyordu şimdi ifadesiz bir suratla bakıyordu karşısındakine.

Birden kanının donduğunu hissetti. Olduğu yerde kalakaldı. Gözleri hiçbir şey görmez oldu. Uzuvları ona itaat etmiyordu artık. Kulakları uğulduyordu. Cehennemde gibiydi. Karşısındaki ağır adımlarla ona doğru yaklaşıyordu. Yürüyen insan değil de bir robottu sanki! Birden kendisinden hiç umulmadık bir çeviklikle cebinden küçük bir kağıt parçası çıkardı. Tükürürcesine attı suratına. Gözlerinden alev fışkırıyordu şimdi. Boğuk bir sesle "Bu iş bitmedi, bu iş bitmedi!" diye mırıldanıyordu. Yine kendinden umulmayan bir hareketle odadan çıktı gitti.

O hala kendine gelememişti. Olduğu yere çöktü. Sessiz bir yağmur gibi ağladı,ağladı...
Biri duysa onu ayıplayacaktı sanki. Elleri titreyerek kağıdı açtı. Kağıtta şöyle yazıyordu: ``Bizi yarı yolda bıraktın. Bunun öcünü eninde sonunda alacağız!..`` Kağıdı buruşturup çöpe attı. Odanın içinde deli gibi dolanıyordu.Keşke zamanı geri alabilseydi. Keşke o işe hiç başlamasaydı. Artık her şey için
çok geçti. Bir karar vermesi gerekiyordu. Bu kafayla doğru düşünmesi imkansızdı. Sakinleşmeye çalıştı. Olmuyordu,olmuyordu.. Seneler sonra tekrar izini bulmuşlardı. Adamın onu gördüğü anda kafasına kurşun sıkıp oracıkta
öldürmesi işten bile değildi. Onun amacı, atom bombalarına karşı bir alet geliştirmekti. Bunun için laboratuarda gece-gündüz demeden çalışıyordu. Bu durumun bazılarının çıkarlarına ters düşeceğini biliyordu, bunun için
kendince önlemler almıştı. Çalışmaları somutlaşmaya ve duyulmaya başladığında bazı çevrelerden tepkiler yağmıştı. Bunları önemsememişti o zamanlar.

Bir zaman sonra tehdit telefonları almaya başladı. İşine o kadar yoğunlaşmıştı ki, bunları düşünecek vakti yoktu. Hedefine ulaşmaya çok az
kaldığı bir sırada laboratuarını bombaladılar. Bu onun için ciddi bir şoktu.
Bütün emekleri boşa gitmişti ama bu olay onu kamçıladı ve gizli saklı bir yerde çalışmalarına devam etti. Artık iyiden iyiye korkmaya başlamıştı. Başladığı işi yarım bırakmak istemiyordu da... Devletin gizli organları
açıktan açığa ona gözdağı vermeye başladılar.
Tüm bu olanlara rağmen çalışmalarına ara vermedi.Sonunda atom bombasını etkisiz hale getirecek aleti geliştirdiğinde kapısına dayandılar.İçeri girdiklerinde o çoktan kayıplara karışmıştı bile. Sağ kalabildiği için Tanrıya şükrediyordu. Nereye gittiğini bilmeden koştu,koştu.. Soluklanarak çevresine bakındı. Buraları hiç bilmiyordu. Görünürde onu takip eden kimse yoktu. Kırık dökük bir gecekonduya attı kendini. Biraz olsun güvende olduğunu hissetti. İster istemez burada yaşamını sürdürmeye karar verdi. O gün bu gündür kapısı bacası olmayan, tek gözlü viranede kalıyordu.

Yedi sene.. Yedi koca sene sonra onu bulmuşlardı. Kaçamazdı da. Kılını kıpırdatsa onların haberi olurdu. Çaresizlik içinde düşünmeye başladı...

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:48 PM
Yıllar sonra bir gününüz böyle olsun ister miydiniz?

Huzur evinin kapısından hızlı adımlarla giren ve halinden 60-70 yaşlarında olduğu anlaşılan kadın, girişteki danışmadan bir şeyler sorar.
Danışma memuruyla aralarında geçen ve kısa süren konuşmadan sonra aradığı şeye bir an önce kavuşma heyecanıyla olsa gerek daha bir hızlı adımlarla merdivenlere yönelir.
Kapı numaralarına bakarak ilerlemektedir koridorda. Ve hışımla dalar 24 numaralı odaya…
Bir yatak, çelik bir elbise dolabı, küçük, formika kaplı bir sehpa, dayanakları ahşap bir tek misafir koltuğunun bulunduğu, yerlerin mozaik olduğu, penceresi batıya bakan, pek köhne sayılamayacak bu Huzur evi odasında yaşı 70’ e varmış ve çoktandır ilaç tedavisi gören birisi yatmaktadır.
Kaybetmişlikle bulmuşluğun, ya da bulmuşlukla kaybetmişliğin arasında bir çok zıt duyguyu aynı anda yaşayan kadın, gözlerinin ışığına bakılırsa, sevinmektedir. Alnındaki daha bir belirginleşen hayat çizgileri ise üzüntülü olduğunu ortaya koymaktadır.
Çok kısa bir sürede anılar gözünün önünden bir film şeridi gibi geçmiş olan kadın, üzerinde lacivert eşofman bulunan yataktaki yaşlı adama yaklaşır. Gözleri nemlidir. Yıllardır denize hasret bir kaptanın denizi seyrettiği gibi seyreder bir müddet onu. Ve buruk bir sevinç içerisinde seslenir.

- Merhaba,
Nihayet buldum seni.
Nasılsın,
Beklemiyordun değil mi beni?..

- Merhaba,
Ben kaybolmadım ki bulunayım.
Herkes biliyor ki,
Son sekiz senedir buradayım.

- Yanlış anladın,
Kavuştum sana dedim.
Belki inanmayacaksın ama,
Seni çok özledim.

- Çıkaramadım, af buyurun,
Tanıtır mısınız kendinizi?
Ne zamandır tanıyorsunuz,
Bendenizi?

- Yapma Allah aşkına
Yapma be şâir
Ne şiirler yazmıştın hani,
Beni sevdiğine dâir.

- Hem sevdim hem şiir yazdım ha
Şimdi iyice şaşırttınız.
Aklımı yitirmedim daha
Bence siz ortaya bir yalan attınız.

- Yalan değil söylediğim
Niçin öyle düşünüyorsun?
Bu değildi beklediğim,
Beni kırmak mı istiyorsun?

- Niyetim sizi üzmek değildi,
Samimi söylüyorum.
Sadece gerçekleri,
Anlamak ve anlatmak istiyorum.

- Haydi, gezdireyim bahçede seni,
Hava alırsın, mevsim nasıl olsa yaz.
Hem belki konuştukça,
Hatırlarsın geçmişi biraz.

- Hatırlamam neyi değiştirir,
Konuşsak da hoş konuşmasak da hoş.
Gerçek olan tek şey şu değil mi;
Sevgisiz geçen hayat boş.

- Alır alır gelirdim seni buraya,
Ancak Huzur evinde kavuşuruz derdim.
İster inan ister inanma ama,
Ben sana bu güne söz verdim.

- Ya, demek öyle,
Pekiyi ya bunca geçen zaman?
Hasret nasıl telafi edilir,
Mümkün mü o günü tekrar yaşaman?

- Hiç unutmam,
Bir sohbette sormuştun bana,
“Bende ne buldun?” diye.
Gönlümü çalan ne servetindi
Ne de verdiğin bir hediye.

- Allah Allah,
Diyorsun ki şuydu sorduğun,
Peki söyle bakalım,
Neymiş bende bulduğun?

- Oturduğumuz o parkta gözlerine bakarak,
Gülümsemiştim.
Ve daha sonra sana,
Sen beni çok sevdin, demiştim…

- Hatırlıyorum elbette hepsini,
Unutulur mu hiç?
Onca gayret onca emek.
Tahmin etmeliydim,
Sen, “O” sun demek.

- Evet, benim,
“Sevmekten kim usanır?” diyen,
Kaç kere yemin eden,
Kaç kere geri gelen…

- Anlıyorum, kaçan kovalanır, sevenden kaçılır,
Bizde böyledir değil mi âdet?
Üç günlük dünyada
Çok görülür saadet.

- Gittim… Gittim ama,
Sebepsiz değildi gidişim,
Terk etmiş olsam da seni o gün.
Geldim işte yanındayım,
Ve seninim bugün.

- Neye yarar ki,
Ne olursa olsun neden,
Beni terk ettin.
Ve geçti artık iş işten,
Sen unutulmuş olmayı,
Çoktan hak ettin.

- Yalvarırım,
Yalvarırım bana bunları söyleme.
Kırk yıldan sonra,
Tam bulmuşken seni,
Yeniden kaybetmemi isteme.

- Bırak !..
Bırak lütfen ellerimi,
Ömür bitmiş seni neyleyim?
Tek başıma yaşadığım dünyadan,
Bırak da, yalnız gideyim…

Sağ elini avuçlarının arasında tutan kadından kurtaran yaşlı adam, oturmakta oldukları banktan da aniden kalkar.

Bastonunun da yardımıyla ağır aksak yürümeye başlar. Ağlıyordur… Ama arkasına bakmadan yürümektedir. Binaya mı? Odasına mı? Hayır…

Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş gençliğinin maralını, güzel hatıralar yaşadığı kadınını, yüzlerce şiir yazdığı ilham perisini bırakmıştır arkasında…

Gitmektedir…. Ama nereye gittiğini ne kendisi ne bir başkası bilmektedir…

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:49 PM
Tamamen Yaşanmış Gerçek Bir Hikayedir...Hikaye Uzun Gibi Görünüyor Fakat Yarısına Geldiğinizde Gözyaşlarınıza Hakim Olamıyacaksınız...Böylece Devamını da Okuyacaksınız...Bana İnanmıyormusunuz...? Buyrun Okuyun O Zaman...


ÖldÜr Benİ Anne

ÖLDÜR BENİ ANNE

bu anlatıcaklarımı,aşık olduklarını sanıp,daha gerçek aşkın ne olduğunu bile bilmeyenlerin daha dikkatli okumasını istiyorum,ondan sonra yaşadıkları gerçek aşkmıymış,basit bi hoşlanmamıymış karar versinler.

kalbimin hiç tanımadığı duyguları daha yeni yeni hissetmeye başladığı dönemlerdi,çevremde bir sürü erkek ve kız arkadaşlarım vardı,ama bi gariplik vardı,mutlu değildim sanki aradığım başka birşeydi,her akşam eve gelir odama çekilir ağlardım,noluyordu bana anlayamıyordum,birgün yine arkadaşlarla beraberdim,beraberdim derken nasıl bi beraberlik,onlar bi araya toplanır gülüp eğlenirlerken bense bi kenara çekilip içimdeki fırtınaları dinliyordum her zamanki gibi,artık arkadaşlarımda alışmıştı bu durumuma,yanıma gelip oturduğunu hiç farketmemişim,taki sanki çok derinlerden gelen bi SELAM sesini duyana kadar,selam dedim bende,neden yalnız oturuyosun dedi,bilmiyorum dedim,kimse seni anlamıyor,hatta kendin bile kendini anlamıyorsun değilmi dedi,evet dedim,bende bu yüzden yanına geldim zaten dedi,bende aynı durumdayım,seni arkadaşlarından ayrı derin düşüncelere dalmış görünce işte benim gibi biri daha dedim,
ve ilk defa onun yüzüne baktım,o anda kalbim durdu sanki,donup
kalmıştım,ne zaman ayrıldık eve nasıl geldim bilmiyorum,o gün sürekli onu düşündüm,sanki aradığım şey buydu hissedebiliyordum bunu,
o günden sonra hergün buluşmaya başladık,evleri iki mahalle kadar uzaktaydı,bizim mahallede akrabaları vardı,ilk tanıştığımız gün onlara gelmişler,böylece aylar geçti,artık ailelerimizde biliyordu,ya ben onlara gidiyordum yada o bize geliyordu,yani her günümüzü birlikte geçiriyorduk,
ama ikimizinde anlayamadığı birşeyler vardı,birbirimizi çok seviyorduk,görmeden yapamıyorduk,arkadaşlık değildi bu,çünki diğer arkadaşlarımızıda seviyorduk,bu çok farklı bişeydi,kimseyede soramıyorduk,nasıl soralımki,biz bile bilmiyorduk ne olduğunu,bu çok yoğun duyguların etkisiyle bazen mutluluktan bulutlara kadar çıkıyorduk,bazende o küçücük kalplerimize sığdıramadığımız ve bi türlü anlamadığımız hisler dünyasında sebepsiz yere ağlıyor gözyaşlarımızı birbirimize hediye ediyorduk,,belki size saçma gelicek ama birbirimizi ilk gördüğümüz günü anlatmıştım,ondan sonraki ilk buluşmamızda biraz konuştuktan sonra bi ara gözgöze gelmiştik,ve daha ne olduğunu anlamadan ikimizde sebepsiz yere birden ağlamaya başlamıştık,hemde ne ağlama sanki hiç bitmeyecek gibiydi göz yaşlarımız,işte o günden sonra bir daha biribirimizin yüzüne uzun süre bakamadık,hatta çoğu zaman sırtlarımız birbirimize dönük otururduk,bi gören olsa bize gülerdi heralde,ama elimizde değildiki bakamıyorduk işte,
ama ne olursa olsun çok mutluyduk,artık ne güneşin doğuşunun,ne çiçeklerin kokusunun,nede kuşların aşk şarkılarının farkındaydık,biz birbirimizde kaybolmuştuk,taki bi akşam bizim evin zili uzun uzun çalana kadar,kapıyı annem açtı,gelen onun teyzesinin kızıydı,anneme bişeyler söyledi,annemde hemen babamla bişiyler konuşup,banada sen evden ayrılma biz hemen geliyoruz diyerek aceleyle çıktılar,bende hemen arkalarından çıktım,hava kararmıştı,beni görmesinler diye onları uzaktan takip ettim,biraz gittikten sonra bizim evin biraz ilerisinde bi market vardı,orada bi kalabalık gördüm,oraya gidiyorlardı,biraz daha yaklaşınca babam koşmaya başladı,yerde yatan biri vardı,bende biraz daha yaklaştım,babam yerde yatan kişiyi kucağına almıştı,bikaç adım daha yaklaştım ve kalbime binlerce ok birden saplandı sanki,yerde yatan benim meleğimdi,oda beni gördü,eliyle bana gelme diye işaret yaptı,ve bana bişeyler söylemek için ağzını açtığında,ağzından kan boşaldığını gördüm,yanına gittim,o güzel başını babamın kucağından kendi kucağıma aldım,hafifçe gülümsedi ve bak dedi napmışsın yeni gömleğine,onun kanına bulanmış gömleğimi göstererek,iki hafta önce doğum günümde o almıştı,ve birden başını karanlıkta benim seçemediğim kazanın olduğu bi yere çevirip tüh yaa dedi,ne demek istediğini anlamamıştım,başını tekrar çevirdiğimde ölmüştü,ondan sonrasını hatırlamıyorum,gözümü evde açtım,orada bayılmışım,beni doktora götürmüşler sakinleştirici filan yapmışlar,uzun süre baygın halde yatmışım,
kendime gelir gelmez ağlamaya başladım,kimse müdahale etmedi,doktor ağlarsa müdahale etmeyin demiş,tekrar kendimden geçene kadar ağlamışım,ondan sonraki günlerde gözyaşım hiç dinmedi,aradan iki ay filan geçmişti,birgün anneme onlara gitmek istediğimi söyledim,annem önce kabul etmedi ama yalvarmalarıma dayanamayıp bi şartla kabul etti,gideriz ama orada ağlayıp annesini üzmeyeceğine söz verirsen dedi,bende söz verdim ve gittik,bi süre oturduk ama ben kendimi zor tutuyordum ağlamamak için,bak oğlum dedi annesi,biribirinizi ne kadar çok sevdiğinizi hepimiz biliyoruz,ne kadar üzüldüğünüde biliyorum ama senden bir ricam var dedi,kızım son nefesini senin kucağında vermiş,bana son anlarını anlatmanı istiyorum dedi,şaşırdım,nasıl anlatabilirdimki,anneme baktım boynunu büktü,bende onu üzmeyecek şekilde anlattım,ama bi ara karanlıkta bi yere bakıp tüh yaa dediğini anlamadığımı söyleyince,annesi bana sarılıp öyle bi ağlamaya başladıki,bende zaten zor tutuyordum kendimi,ikimizde uzun süre ağladık,
biraz sakinleştikten sonra,artık bu dünyada yaşamam için hiç bir sebebin kalmadığına karar vermeme sebep olan şeyi anlattı,
ogün annesi evlerinde benim çok sevdiğim bir yemeği yapmış,anne demiş bu yemeği ayhan çok sever,bizim yiyeceğimiz kadarını ver ben ayhanlara gidip onunla beraber yiyeceğim demiş,anneside yalnız göndermemek için yakınlarında oturan teyzesinin kızıyla bize göndermiş,yolda gelirlerken teyzesinin kızı,sen biraz bekle bende marketten içecek birşeyler alayım demiş,kaldırımda beklerken bi araba vurup kaçmış,bize yakın oldukları için teyzesinin kızı hemen bize haber vermeye gelmiş o akşam,ve o karanlığa bakıpta tüh yaa dediği şeyde,bana getirdiği yemeklerin dökülmüş olmasına üzüldüğü içinmiş,son anlarını yaşayan birisinin canından daha çok bana getirdiği yemeklerin dökülmüş olmasına üzülecek kadar seven bir kalp varmıdır daha şu lanet dünyada,başkasını sevebilirmiyim artık,aşık olabilirmiyim başkasına,tahammül edebilirmiyim artık saçma sapan şeylerin adını aşk koymalarına,bizim yaşadıklarımız bilemesekte gerçek aşktı,bunu şimdi biliyorum, ama o bilmiyor,birgün birbirimize bir söz vermiştik,hangimiz önce ölürsek diğerimizi cennetin kapısında bekleyecekti,şimdi bende bilmeden yaşadığımız o tarif edilmez duygunun gerçek aşk olduğunu,o aşkı sonsuza kadar yaşayacağımız cennetin kapısında beni bekleyen meleğime anlatmak için,gelmesi için hergün yalvarıp dua ettiğim beni ona kavuşturacak kişiyi bekliyorum,AZRAİLİ

O ÖLDÜKTEN SONRA

bu gün hafta sonu,aşkımla buluşacağız,en güzel elbiselerimi giymeliyim,hangi gömleği giysem acaba,yanakları gibi kırmızı olanımı yoksa gözleri gibi kapkara olanımı,yada kazanın olduğu gün kanıyla üzerine çiçekler yaptığı gömleğimi,ne kazası ne kanı yaa nerden çıktı şimdi offf,ben en iyisi son buluşmamızda başını omuzuma koyduğu o kokan gömleği giyeyim,evet evet bu daha iyi,anne ben çıkıyorum,onamı,
tabiki anne yaa,her hafta sonu kiminle buluşurum ben,iyide neden ağlıyosunki,şimdi gidip annesindende izin almalıyım,günaydın müsade ederseniz kızınızla gezicez biraz,tabi oğlum,ona iyi bak olurmu,bak buda ağlıyor,noluyo bunlara anlamıyorum,koşar adımlarla gidiyorum aşkıma,bu yolda ne kadar uzun,her zamanki gibi bekçi amca karşılıyo beni,hoşgeldin oğlum,oda seni bekliyodu,biliyorum,günaydın aşkım ben geldim,bak hala yatıyo,hemde bembeyaz gelinliğiyle,yanaklarına küçük bir öpücük kondurup uyandırıyorum onu,her zamanki gibi toprak kokuyor meleğim,
uzatıyor kollarını yattığı yerden,tutuyorum ellerinden,tüy kadar hafif,ne kadarda güzel meleğim benim,hoşçakal bekçi amca,bak koskoca adamda ağlıyo,iyi eğlenin olurmu diyor kirli sakallarından süzülen yaşları silerek,
onun en sevdiği yerleri geziyoruz elele,allahım onunla olunca o kadar mutluyumki,bi ara yine gözgöze geliyoruz,bakmamalıydık,yine ağlıycaz,ne kadar ağladığımızı akşam ezanını duyunca anlıyorum,işte bu günde bitti,gitmeliyiz,bekçi amca kızar sonra,hoşgeldiniz iyi eğlendinizmi bari,neler yaptınız bakalım,ağladık akşama kadar,her zamanki gibi ha,evet,hadi meleğim sen şimdi yat,ben haftaya yine gelirim,,birgün diyorum,birgün bende bembeyaz damatlıklarımı giyip geleceğim yanına,kapkara gözlerini açarak yalvarırcasına,çabuk gel olurmu diyor,yakında meleğim çok yakında,biliyorum şimdi iyi geceler öpücüğüm olmadan uyuyamaz bi tanem,yanaklarına bi öpücük konduruyorum,yine o toprak kokusu,geldim anne,hoşgeldin oğlum,ÖLDÜR BENİ ANNE BENDE TOPRAK KOKMAK İSTİYORUM.

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:49 PM
DeVaMı
AYIŞIĞINDA YAĞMUR

o öldükten sonra,herşey durdu sanki,onsuz bir cehennem olan şu dünyanın günleri geçmek bilmedi,sanki bana dayanılmaz acılar çektirmekten zevk alırcasına yavaşladı hayat,hiç acımadı bana,aşkım beni beklerken,ben yine her zaman olduğu gibi,lanet olası sabahlara açtım gözümü,beni bu hayatta tutan bedenimi,dudaklarımda bi gülümsemeyle bırakıp gideceğim günün özlemine dayanamayıp,bi çare aradım,günlerimin nasıl geçtiğini bilmeyecek birşey,hızlandırmak istedim hayatı,ama nasıl,onunlayken su gibi akardı günlerim,akşamın nasıl olduğunu anlamazdık bile,öyleyse bende onunlayken yaptıklarımı yaparsam daha çabuk bitecekti günler,hemen başladım,mesela her zamanki buluştuğumuz yere gittim,ama nasıl olur,burası cennet gibiydi,şimdi ne kadarda sıkıcı olmuş,kuş seslerini dinler birbirimizin elini tutardık,yine kuşlar var,yine ötüşüyorlar ama artık aşk şarkıları söylemiyor çığlık atıyorlar sanki,olmadı,papatyayı çok severdi,elimize bir papatya alır onu evimizin bahçesine dikerdik hayallerimizde,doğum günümde bana bir demet papatya getir yeter derdi,tek tek saçlarına takardım,aslında saçlarına dokunmak içinde bi bahaneydi,yine ne çabuk akşam olurdu,evet evet eniyisi papatya,gittim,aynı yer ve papatyalar,bunlarda değişmiş,dünyanın en güzel çiçekleri ne hale gelmiş,ne renkleri kalmış,nede kokuları,renklerinide kokularınıda ondan alıyorlarmış,onsuz ne kadar solgunlar,buda olmadı,gezerdik rastgele,nereye gittiğimizi bile bilmeden,bazen kaybolurduk,yine akşam olduğunu farketmez,aceleyle sora sora geri dönerdik geç kalmamak için,bıraktığımız izleri takip etmeliydim,aynı yerleri gezersem yine bitirebilirdim bu günü,ama benim ayaklarım bu kadar ağır değildiki,onunlayken uçar gibi yürürdüm,şimdi tonlarca ağırlık var sanki ayaklarımda,hem izlerimizide bulamadım,nerelere gittiğimizin farkında değildikki bulayım,yollar ne kadar uzun,adımlarım ona gitmek istiyor,sokaklar ne kadar kalabalık,her yer bir tanesinin azrail olmasını umduğum insanlarla dolu,ama hepside insan işte,
bir tanesine saati soruyorum,sekiz diyor,sabahın sekizi,nasıl olur,birine daha,yine sekiz,birine daha,yine sekiz,ama ben evden yedide çıkmıştım diyorum,garip garip bakıyorlar bana,artık yanınada gidemiyorum meleğimin,her gün beni bekleyen aşkımın yanına gitmeye yüzüm kalmadıki,hala neden gelmiyorsun diyince ne cevap veririm ona,son gitmemde ona,ne zaman ayışığında yağmur yağarsa o zaman geleceğim demiştim,kahrolası birgün daha bitti diyorum başımı yastığa koyarken,uyumadan önce gökyüzüne bakıyorum,
bugün ay var,hemde dolunay,birde yağmur yağarsa.

3 ARALIK

Bugün 3 aralık,doğum günüm
ölüme bir adım daha yaklaştım
koskoca bir yıl beklediğim gün
her dakikasını,her saniyesini sayarak geçirdiğim bir ömür bitti sanki
yada ben öyle umuyorum
yılda bir kez giydiğim,beyaz takım elbisemi giydim yine
içine beyaz gömlek,beyaz çoraplar
ne annem,ne arkadaşlarım,ben hariç hiç kimse istemiyor böyle giyinmemi
nedenki,kefene benziyor diyemi
ama ben çok seviyorum
bugün hiç çıkarmayacağım üzerimden
taki güneş,
onsuz yaşamayı kendime yediremediğim
şu lanet dünyanın üzerine bir defa daha doğup
hala yaşıyor olmamın utancını yüzüme vuruncaya kadar
neden diyorum bazen,neden ben
daha çocuk denecek yaşta doğdu gerçek aşk'ın güneşi kalbime
çevremde bir sürü arkadaşım vardı,onlar güler eğlenir,bense onlar gibi olamazdım
sanki bir amacım,yapmam gereken bir görev varmış gibi hissederdim kendimi
ta o zamanlar severdim geceyi ve yalnızlığı
bazen sabahlara kadar düşünürdüm
ben delimiydim
neden yaşıtlarım gibi değildim
neden küçücük yüreğim gögüs kafesime sığmazdı
hergün gözyaşlarımla karşılardım sabahın ilk ışıklarını
yine böyle sabahlardan biriydi
babaannem girmiş odama,ağlamam bitinceye kadar beklemiş
konuşmak istermisin dedi
evet dedim,zaten kendime yakın bulduğum tek insandı
neden ağlıyosun dedi
bilmiyorum dedim
evet dedi bilmiyorsun,ama öğreneceksin
nasıl dedim
sen anlat dedi
bende içimde fırtınalar koparan ama ne olduğunu bilmediğim herşeyi anlattım
bak dedi,dikkatli dinle
bütün insanların bir ömür boyu aradığı
ama daha ne olduğunu bile bilmediği
bulanlarında bunun kıymetini bilmediği bir duygu
çok güzel ama dünyadaki en büyük acılarla
en güzel duyguların harman olduğu tek duygu
dengesi çok hassas
ve bu dengeyi güzel duyguların olduğu tarafada
acı veren tarafada kaçırırsan dünyanı cehenneme çevirecek bir duygu
acısınada mutluluğunada dayanamaz bu zayıf bendenlerimiz
işte herkesin arayıp bulamadığı
ama sana çok erken verilmiş bir şey var o kalbinde dedi
peki ne yapmalıyım dedim
leyla ile mecnun,aslı ile kerem,ferhat ile şirin ne yaptıysa onu dedi
ne yaptılar dedim
vuslat'ı cennet'e ertelediler
şu anda onların hakkında anlatılanların çoğu insanların kendi uydurmalarıdır
aslını sadece gerçek aşk'ı bulan kişiler bilir
onları ancak şu anda kalbinin tümünü kaplayan o çözemediğin duyguya
yani gerçek aşk'a sahip kişiler anlayabilir
mesela leyla ile mecnun aynı şehirde yaşıyordu
kavuşmaları içinde hiç bir engel yoktu
ama sanılanın aksine kavuşamadılar değil,kavuşmadılar
eğer bir araya gelselerdi
birbirlerine olan aşk'ın gücüne bedenleri dayanamayacaktı
onlarda en doğru olanı yaptılar
bedenlerini öldürüp,aşk'larını ruhlarının derinliklerinde
yani gerçek aşk'ın yaşayabileceği,ve layık olduğu tek yerde yaşattılar
vuslat'ıda cennet'e ertelediler
cennet'e diyorum çünki,bu tür insanların kalbi
o yüce duyguyla o kadar doludurki
orada ne kötülüğe nede günaha yer yoktur
işte,sende dünyada nesli tükenmek üzere olan bir avuç aptaldan birisin
neden aptalım
çünki kimse seni anlamayacak
anlatamayacaksında
dünyanın zevklerine aldırış etmeyen
sahte güzelliklerine kanmayan birisi olacaksın
ve bu yüzdende sana aptal gözüyle bakacaklar
zamanı gelince sana aptal diyenler
dünyanın sahte güzelliklerine aldanarak mahvettikleri hayatları için
son nefeslerinde pişmanlık gözyaşları akıtırken
senin dudağındaki tebessümün anlamını kimse bilmeyecek
yalnızlığı sevmeyi öğren
çünki bundan böyle en iyi dostun olacak..
onunla gözgöze gelemememizin
elini bile tutamamamın sebebi buydu
birbirimizin yüzüne bile bakamayacak kadar büyük
bir aşk'ın acısına dayanamayıp
sırt sırta otururken
bize,aptallar demelerinin sebebide buydu
bizde cennet'e ertelemiştik vuslat'ımızı

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:50 PM
DeVaMı
bugün 3 aralık..
kutladığım son doğum günüm olması dileğiyle
ona kavuşacak olmamın heyecanı ve ümidiyle doluyken
nice yıllara diyenlerden nefret ettiğimi bilmiyorlar
kuyruğuna değirmen taşı bağlanmışçasına yavaşlayan
her damla gözyaşıma bir gün daha ekleyip
kalbimin her atışında damarlarıma beni yenmenin zaferini pompalayan
ve yıllardır yanaklarımda
gözyaşlarımın çizdiği yol kadar uzayan bir hayat
kahrolası bir hayat yaşadığımıda bilmiyorlar
beni bekleyene verdiğim sözü tutamadığım bir yılı daha bitiriyor güneş
utancından kıpkırmızı olmuş yanaklarımdaki rengi alarak batıyor ufukta
onun gözlerinin rengi kaplayacak birazdan dünyamı
mezarının başına diktiğim fidan
koskoca bir ağaç oldu
her bahar geldiğinde
o ağacın bir yaprağına adımı yazarım
canımı iliştirdiğim o yaprakta yaşadığımı farzederim
ve sonbahar'ı beklerim sararıp dalından kopması için
bir sonbahar daha bitti işte
bu yılda yeni filizlenen bir fidanın yeşil yaprağına yazdı adımı hayat
sahte aşklarla dolu dünyada bir yıl dahamı
kimbilir,belki üzerinde adımın yazılı olduğu,son bir yaprak kalmıştır düşecek,
bu gece,evet bu gece kopacak belki dalından
süzülerek düşecek aşkımın mezarının üzerine
ve keskin bir tırpandan çıkan kıvılcım aydınlatacak ona giden yolumu

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:50 PM
Adalet


İstanbul'un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkumları serbest bırakmıştı. Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka yaptığı zülüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi.

Durum Hazreti Fatih'e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih'e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti:

- Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketimi geziniz, müslüman hakimlerin ve müslüman halkımın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu isbat ediniz.

Hazreti Fatih'in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen Padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden biri Bursa idi... Bursa'da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar:

Bir Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.

Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan müslümanı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:

- Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını müslümana vermiş.

Papazlar islam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler.


Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik'e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar:

Bir müslüman diğer bir müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı öbür müslümana götürüp teslim etmek ister;

- Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiata bana satmazdın. Al şu altınlarını, der.

Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler:


- Kardeşim yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap, der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda da tekrarlarlar.

Kadı, her iki şahsada çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını cehiz olarak verir.

Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul'a Hazreti Fatih'in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler:

- Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve biribirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz, derler.

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:51 PM
Tuzlu kahve


Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar
delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.
Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir
kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.
Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...

"Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.

"Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi. "Kahveme koymak için."

Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı
kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.

Kız, merakla "Garip bir ağız tadınız var." dedi.. Delikanlı anlattı: "Çocukken
deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım.
Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.
Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı
dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu
ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.
Onları ve evimi öyle özlüyorum ki..."

Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden
çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar
özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini
arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya
başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...

O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak.
Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii...
Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses,
prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu...
Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...

40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye
bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: "Sevgilim,
bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum
için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.

İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki,
şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken,
değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim
ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı
defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok...

İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.
Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın
en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden
tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim,
ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da..."

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında
birgün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey?" diye soracak oldu..

Gözleri nemlendi kadının...
Çok tatlı!.. dedi...

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:51 PM
Enteresan Olaylar




Mithat Dindar'ın derlediği Enteresan olaylar adlı kitapta gazetelere yansımış birbirinden ilginiç ve trajikomik olaylar yer alıyor. Gonca Yayınevi'nin neşrettiği kitaptan sizler için oldukça ilginç bir kaç konu seçtik.

FIRINDA KURUTULAN KEDİ
ABD’de bir kadın, bir kış günü kedisini yıkamış. Saç kurutma makinasıyla kurutmak istemiş. Fakat makina çalışmamış. Fırında kurutmak istemiş!.. Fırını ısıtmış. Kedisini fırına koymuş ve 1-2 dakika bekledikten sonra kapağını açmış!.. Tabi durum mâlum!.. Kedi ölmüş…
Bir yandan kedisinin yas’ını tutarken, diğer yandan da fırının broşürünü aramış. Broşürü bulunca, her sahifesini dikkatlice incelemiş, ama “mikro-dalga fırında kedi kurutulamaz” diye bir maddeye rastlamadığından, derhal üretici firma aleyhine tazmînât davası açmış. Davayı kazanarak, yüklü bir parayı da almayı başarmış!

DÜNYANIN EN UZUN ADI
Yeni Delhi - Hintli bir doktorun dünyanın en uzun adını taşıdığını bildirdi.
Haber Ajansı PİT’in bildirdiğine göre, soyadı Brahmatma olan söz konusu doktorun adı, 1478 harften oluşuyor.
Adını ancak üç dakika içinde söyleyebilen Doktor Barhmatma, Guinnes rekorlar kitabına geçmek için gerekli girişimlerde bulunduğunu bildirdi.
Barhmatma’nın adının içinde Bismark, Lincoln, Sokrat gibi ünlü politikacılarla düşünürlerin isimlerinin yanısıra Proton, Neutron gibi kelimeler de yer alıyor.

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:52 PM
BU DA ASKER DUASI!


Tuğgeneral'den anlamlı duâ. Kütahya'da madalya töreninde konuşan Tuğgeneral Şerif Saraoğlu önce Türkiye'yi bölme ve geriye götürme gayretinde olanlara sert çıktı, ardından da aydınlık yarınlar için "Örümcekleşmiş beyinleri nûrunla aydınlat" diye duâ etti.
Kara şehitlerini anma günü nedeniyle Kütahya'da düzenlenen törende şehit 4 askerin yakınlarına törenle bronz övünç madalyası verildi. Törende konuşan
Kütahya Hava Er Eğitim Tugay Komutanı Tuğgeneral Serif Saraoğlu bölücü örgüte ve irticâyı hortlatmaya çalışanlara önemli mesajlar verdi.
"Cumhuriyet ve özgürlüğümüze yönelik düşünce özürlü beyinler ezilecek. Hayırsız diller kesilecek, Türkiye'nin bir çakıl taşına bile uzanan hain eller kırılacak, ulusal birlik ve beraberliğimiz korunacaktır"
Tugğeneral Saraoğlu önemli mesajlar taşıyan bu konuşmasını ilginç bir duâ ile tamamladı.
“Ey Yüce Yaratan ! Şehitlerimizin senin en yüce katın cennetin en güzel köşesi olan bu kutsal mekânda huzûrunda kâinâtın en muteber kulları olduğunun bilincindeyim. Şefahatini (!) onlardan, bizlerden ve görevini ibâdet vecdi içinde yerine getiren insanlardan gerçek kullarından esirgeme Tanrım. Yolundan çıkmış, kalpleri vatan ve ulus sevgisinden yoksun, dînimizin güzelliklerinden bîhaber, yüce dinimizi kişisel çıkarları için kullanıp, cumhuriyetin ilk yıllarında sıyrılmış olduğumuz kıyâfetler ile hacı hoca efendileri, tarikatları hortlatarak, bizi parçalama ve bölme gaflet ve hatta hiyânet içinde olanların örümcekleşmiş beyinlerini nûrunla aydınlat. Onları bir şekilde doğru yola getir yârabbim"
(Kanal D, 26.04.2001)

"ARKADAŞIN SECDEYE KADAR GİTTİ!..."
Trabzon'da câmide bir adam secdeye vardığında cep telefonu çalmaya başlar. Çalar çalar susmaz. Yan saftaki adam selâmını verir ve yanındaki adamın cebinden cep telefonunu çıkartıp yavaş bir sesle cevap verir:
"Arkadaşın secdeye kadar gitti, gelecek!"
(Mehmet Şeker, Yeni Şafak, 20.07.2001)

BAKAN KENDİSİNE PARA CEZASI VERDİ!
Japonya'da başbakanla ters düşen Dışişleri Bakanı Mikiko Tanaka maaşından kesinti yaparak kendisini cezalandırdı.
Japonya'nın kadın Dışişleri Bakanı Mikiko Tanaka, Başbakan ile arasında yaşanan bir tartışmanın basına yansımasından kaynaklanan skandaldan kendisini sorumlu tutarak, birkaç aylık maaşından kesinti yapılmasını talep etti. Tanaka'nın Amerika'nın Colorado eyaletine atamak istediği yeni başkonsolos Başbakan tarafından onaylanmayınca, devletin üst düzeyinde bir tartışma yaşanmıştı. Tanaka bu tartışmanın Dışişleri'nin kamuoyundaki imajını zedelediğini düşünerek, olaydan kendisini sorumlu tuttu ve kendi deyimiyle "Kendisini cezaya çarptırdı..." Tanaka'nın yakın çevresine "Kendimi ne kadarlık bir cezaya çarptıracağımı yarın (bugün) kamuoyuna açıklayacağım" dediği öğrenildi.

GELENEK OLMUŞ
Japonya'nın Colorado'daki mevcut konsolosunun, konsolosluk harcamalarını abartarak haksız kazanç sağladığı tespit edildi. Bir başka yolsuzluk olayında ise,
Dışişlerinin iki mensubunun geçen yıl Okinawa'da yapılan G8 zirvesinde taksi paraları için ayrılan 100 bin doları iç ettikleri belirlendi. Her iki yolsuzluk olayı da her ne kadar Tanaka'nın göreve başladığı Nisan ayından önce gerçekleşmiş olsa da, Japon bakan olaydan kendini sorumlu tutuyor.

Japonya'nın bir önceki Dışişleri Bakanı Yohei Kono da, Bakanlığı'nda çıkan yolsuzluklar üzerine 6 aylık maaşını almayı reddetmişti. O dönem Dışişleri'nde hükûmet yetkililerinin dış seyahatleri için ayrılan gizli bütçeden bazı diplomatların haksız kazanç sağladıkları tespit edilmişti.
(Sabah, 11.08.2001)

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:52 PM
Sensiz Sonbahar


Rastlantılara inanmazdı o akşama kadar EDA.Herşey üzerine geliyordu,ömrünün son günlerini geçiriyordu sanki,umutsuz bir sonbahar akşamında tanıştı BARIŞ`la ,hiç tanımadan anlattı durdu saatlerce,ondan çok uzaktı ama İçine huzur doluyordu o mavi gözlere baktıkça,içini döktükçe azaldı korkuları,umutsuzlukları ve tüm acıları,ikisi de saatlerce konuştular sanki birbirlerini bekliyorlardı.Sabah ezanı okunuyordu ve artık kapatma vaktiydi.Çünkü güneş doğduğunda ikiside normal hayatına dönücektiler.EDA ilk defa birinden ayrılmamak istediğini farketti.Ama ne çare kapttılar,birdaha görüşmek üzere sözleştiler.

EDA öğretmenlik okuyordu,barış ise denizcilik okuyordu ve yanlızca hafta sonları görüşme imkanı vardı EDA ile,aradan tam bir hafta geçmişti ama bu EDA`ya da BARIŞ`a da zor geçmişti,ikisi de o geceyi düşündüler hep,bir sebep bulamıyorlardı bu olanlara,bir haftanın sonunda tekrar görüştüler sanki yıllardır tanışıyormuş gibi karşıladılar birbirlerini.yine saatlerce konuştular ordan burdan,ikisi de okadar heycanlıydı ki belli oluyordu herhallerinden,BARIŞ heyecandan EDA`nın ne adresini ne de telefonunu almıştı.İstedi heycanla gelicek cevabı bekledi.EDA seve seve verdi ,BARIŞ on söylemek istediği şeylerin olduğunu fakat bunu söylemekten korktuğunu anlattı,ona bir mektup yazarak herşeyi açıklayacağını söyledi.EDA çok heycanlanmıştı ne yazacaktı mektupta acaba diye.Yine saatlerce konuştuktan sonra ayrılma vakti gelmişti,vedalaştılar yine sözleşerek.

EDA artık gelicek mektubu bekliyordu ,BARIŞ`a karşı ne hissettiğini bir türlü çözemiyordu adını koyamadı taki mektup gelene kadar.mektubu heycanla açtı ve okumaya başladı.İlk açtığında birtane resim vardı içinde,BARIŞ`tı bu,mektup MELEKYÜZLÜM diye başlamıştı bu çok hoşuna gitti,ve ardından duygusal bir çok satır,en sonunda da `serseri bir hayatta gördüğüm tek gerçeksin,nasıl olduğunu anlamadım ama sen artık yüreğimdesin benim melekyüzlümsün seni seviyorum`yazıyordu,okudukları çok etkilemişti onu,ve artık oda adını koymuştu aşktı bu,hemen oda birtane mektup yazdı,aynı şeyleri hissettiğini anlattı,ve bir aşk başlamıştı böylelikle.

Aradan tam bir ay geçti sürekli görüşmeye başladılar,herşey çok güzel giderken araya giren birtakım insanlar yüzünden tartışmaları başlamıştı,ikisi de çok üzüldüler çok canları yandı,bukadar birbirleriyle doluyken uzaklaştılar bir süre,ama yapamadılar yine görüştüler,çok güzel günler geçirdiler,artık tek başına nefes alamaz oldular,birçok sözler verdiler bitmeyecekti bu aşk ne olursa olsun.

EDA birgün BARIŞ`ı aradı ama ulaşılamıyordu,ve bir hafta boyunca aradı bekledi ama yoktu çok korkuyordu onu kaybetmekten,yapıcak birşey yoktu beklemekten başka artık herşeyden ümidini kesmişken BARIŞ`la karşılaştı tekrar ona sarılmak istedi izin vermedi buna BARIŞ,çok şaşırdı bişey diyemedi o an sadece dinledi,BARIŞ onu çok sevdiğini bu görüşmedikleri zamanda onun için savaş verdiğini ama sesssiz sedasız veda etmek istemediği için geri geldiğini söyledi,tutamadı gözyaşlarını EDA,isteksiz akıyordu gözlerinden,buğazında kelimeler düğümlendi,`yapma` diyebildi yalnızca `ne olur bitirme`ama dinlemiyordu karşısında ki bitmeli dedi,sevgisinin yalan olduğunu anlattı ona EDA,sebebi bile yoktu bu ayrılığın ,dayanamadı BARIŞ ,anlatmaya başladı ,kendisi kalp hastasıydı ve onuda kendinle birlikte hergün üzmek istemiyordu,EDA`nın gözyaşları daha da arttı onu nekadar çok sevdiğini gerekirse birlikte ölebileceklerini söyledi `yeterki bu veda olmasın` dedi,şimdi ikisi de ağlıyordu,sıkıca sarıldılar ,artık zor günler bekliyordu onları,ama bu sevgi oldukça herşeyin üstesinden gelinirdi.

Bir gün EDA BARIŞ`ı arada telefonu annesi açtı.hastanede olduklarını söyledi,hemen hastaneye gitti.odasına girdi,öylece yatıyordu BARIŞ masumca sarıldı ona onu geç bulmuşken erken kaybetmek istemiyordu,gözlerini açtı o an BARIŞ EDA ağlıyordu,`AĞLAMA MELEKYÜZLÜ`M BEN SENİ DAHA BIRAKMAM BUKADAR ÇOK SEVERKEN MÜMKÜNMÜ ,SENİ SEVİYORUM`dedi ve gözlerini kapattı hiç açmamacasına,EDA hıçkırığa doğuldu kaybetmişti artık onu,skıca sarıldı `BENDE MAVİŞ`İM`dedi,artık hayat bitmişti napıcaktı onsuz .

Aradan aylar geçti ama onu heryerde herkeste görüyordu.bu denli onunla doluyken artık hayat çekilmez olmuştu ve o günden sonra gündüzden nefret etti gökyüzü gözlerini hatırlatıyordu,geceden nefret etti onu tanıdığı akşamı hatırlatıyordu,ve yaşamktan nefret etti onsuz olmuyordu daha fazla dayanamadı bir sonbahar akşamı oda gözlerini kapattı sonsuzluğa ona kavuşmak umuduyla......



`Bazen hayatımızın girintileri ve çıkıntıları olur herkes acılar yaşar zorluklar görür,insan herşeyi kaldırırda sevdiğini yitirmek hele de onu yaşarken yitirmek ölümden acıdır,işte birtek buna dayanmaz yürek ne olursa olsun seviyorsanız ertelemeyin yanınızda ise o sevgi sıkıca sarılın ve o anı yaşayın kimbilir belki yarın çok geç olabilir.`

Didem Tüfekçi

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:53 PM
İDAMLIK FARE
Adı yeraltı dünyasının 'baba'larıyla anılan Bayrampaşa Cezaevi'nde yaklaşık 30 yıl görev yapan emekli baş gardiyan ismail oğuz anılarını yazdı. 'Babalar Koğuşu' adlı kitapta cezaevi raconundan 'babalar alemi"ne, kaset çıkaran 'şarkıcı' cezaevi müdürlerinden yolu 'Bayrampaşa'ya düşe ünlülerin hikayelerine kadar pekçok ayrıntı yer alıyor.
İşte Akıl Almaz İdam Sahnesi
„1980'lerin başı.... Cezaevinin sıkı denetim altında olduğu dönemlerde, tutuklular fareleri besleyerek koğuştan koğuşa uyuşturucu taşıyorlardı. Fareler hep aynı yerde saklanır... Koğuşta da dolapların alt katında yuvalanırlardı. Bir gün nasıl olduysa boynuna uyuşturucu asılan fare, koğuşa görevini yapmadan boş gitmiş. Düşürmüş belli ki... Tutuklular kendi aralarında toplanarak fareye ceza vermek istemişler. İdamda karar kılmışlar. Ama bana danışmadan cezayı infaz etmek istemiyorlar. Bu arada beni çağırdılar. Ben bir olay yaşandığını zannettim. Fare yakaladıklarını söylediler ve bana verdiler. Ben de boynuna ip bağlanmış fareyi alıp çıktım.
Kapıdaki nöbetçilere vererek fareyi ya da suçluyu mu demem gerek, bilemiyorum; cezaevinden dışarı salıverdim. Sonradan bir tutuklunun itirafıyla farenin uyuşturucu trafiğinde kullanılan bir kurye olduğunu öğrendim...

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:54 PM
İLGİNÇ BAZI ÖLÜM ADETLERİ
Kitapta bazı kültürlerdeki ilginç ölüm adet ve inanışlarına da yer veriliyor.
Buna göre, Aztekler ölüleri için yaptıkları yemekleri yakıyorlardı. Ayrıca ölen kişinin sonraki hayatında karşılaşacağı tehlikeli ırmaklardan geçmesine yardımcı olsun diye iri bir köpek de yemeklerle beraber yakılıyordu.
Geçmişte, İngiltere, Hindistan ve İrlanda'da ayin yemekleri karşılığında ölen kişinin günahlarını üstlenmeyi kabul eden ''günah yiyenler'' vardı. İrlanda'da özellikle büyük kıtlık zamanında aç insanlar bu fırsatı değerlendirmişti.
Kraliçe Victoria döneminde, ayrıntılı yas tutma gelenekleri vardı. Cornwall'da kuş kafesleri ve ev bitkileri bile siyah örtü ile kaplanırdı.
ABD ve İngiltere'de, anı kalması amacıyla ölen kişinin saçından bilezikler, broşlar, küpeler yapılırdı.
Meksika'da ölülerin şerefine tapınak evler inşa edilir, fırıncılar, ''pan de muerto'' denilen anasonlu ekmekler yaparlar, çocuklar 'calaveras'' adı verilen kafatası şeklinde şekerler yerlerdi.

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:54 PM
PREZERVATİFSİZ GİRİLMEYEN DENİZ
AMAZON’DA denize girmek isteyenler, artık yanlarında yalnız mayo değil, prezervatif de götürecekler. Amazon’da mâcerâlı bir yolculuğa çıkan Marc Show, yaşadığı inanılmaz olaydan sonra; eczâne dolabına bir de prezervatif ekledi. Ancak prezervatif doğum kontrolü için değil, Candiru isimli minik bir su canavarından korunmak için kullanılacak. Candiru, Amazon’da sıkça görülen bir yayın balığı. İşte bu küçük balıklardan birisi, yüzerken nereye gittiğinin pek farkında olmayacak ki denizde başlayan yolculuğu Marc Show’un mesânesinde son buldu. Candiru idrar yolundan Show’un mesânesine girdi ve orada öldü. Büyük acıya neden olan balık, yapılan bir operasyon sonucu Show’un mesanesinden çıkartıldı. Show ise hâlâ yaşadığı şokun etkisinde: Dünyâda prezervatifle denize girmeniz gereken tek yer burası olmalı!

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:54 PM
GİZEMLİ ÖLÜMLERİN ESRARI
Güney Afrika'nın Cape Town şehrindeki bir hastahânede devamlı olarak gizemli ölümler oluyordu. Hemşîreler haftalardır üst üste her cuma günü 311 numaralı yoğun bakım odasına yatırılan hastaları ölü bulmaktaydılar.
Bu sırlı ölümlere uzun süre açıklama getirilemedi. Herkes meselenin çözülmesi için seferber oldu. Uzmanlar odanın havasını bakteriyolojik olarak kontrol
ettiler. Güney Afrika'nın önde gelen bilim adamları ölenlerin aileleriyle üç hafta boyunca görüşmeler yaptılar. Hatta işin içine polis de girdi ve akla gelen her ihtimal tek tek değerlendirildi, ancak onların araştırmaları da sonuçsuz kaldı.
Bu arada 311 numaralı odadaki hastalar sebepsiz ölmeye devam ediyordu.
Son çare olarak, 311 numaralı yoğun bakım odası sürekli gözetim altına alındı ve sonunda odadaki ölümlerin sebebi ortaya çıktı.
Sonuç çok trajikomikti; cuma sabahı saat 6'da odaları temizleyen temizlikçi kadının hastanın bağlı bulunduğu solunum cihazının fişini çekerek, kendi elektirik süpürgesinin fişini taktığı ve işini bitirdikten sonra solunum cihazının fişini tekrar yerine takıp gittiği görüldü.

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:55 PM
KAPLANA YEM OLAN HIRSIZ
Sen misin soygun yapan dedi, kaplan hırsızı yedi... Güney Afrika'da soyguna kalkışan bir hırsız, kaçarken girdiği kaplanın kafesinde yem oldu.
Polis sözcüsü Milica Bezuidenhout, Johannesburg'un batısındaki Krugersdorp'ta bulunan Gergedan ve Kaplan Alanı'nda meydana gelen olayda, 28 yaşındaki kurbanın, kaplanın bulunduğu yerin yüksek çitlerine tırmandığını açıkladı.
Kaplanın yakaladığı kurbanıyla önce oynadığını, daha sonra boynunu kırarak öldürdüğünü ve kafatasını parçaladığını anlatan sözcü, kaplanın uyuşturulduktan sonra cesedin kafesten alınabildiğini söyledi.
Bezuidenhout, kaçarken yem olan hırsızın iki yardımcısının da yakalandığını belirtti.

Dilara
08-31-2008, 05:56 PM
Acem kizi annemin Gitme'deki sayfasini buraya kopyalamissin:)

Hos olmus, özlemistik tabii..

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:56 PM
Omega Saat Efsanesi

Bi otomobil tamircisi ılık ilkbahar gecelerinden birinde evine giderken yolun kenarında bi araba ve arabanın başında da patlayan lastiği değiştirmeye çalışan iki güzel kız görmüş. Yardım amacıyla kenara yanaşmış. Ama istepne de patlakmış maalesef. Adam, "Bu saatte bunu tamir etmek imkansız. İyisi mi ben sizi evinize bırakayım, yarın bir çaresine bakarız" demiş. Evin önüne geldiklerinde kızlar adamı bi fincan kahve içmek için evlerine davet etmiş. Ev, bi apartmanın 7. katında, hoş bi daireymiş. İstepneyle uğraşırken elleri kirlendiğinden eve girer girmez adam banyoya gidip ellerini yıkamış. Bu arada OMEGA marka saatini de kolundan çıkarıp, aynanın önüne koymuş. Kızlardan birinin, "Kahve hazır" diye seslendiğini duyunca hemen ellerini kurulayıp banyodan çıkmış. O aceleyle de OMEGA marka saatini çıkardığı yerde unutmuş. Kızların sohbeti çok keyifliymiş. Grup vaktin nasıl geçtiğini anlamamış. Sonunda adam geceyi kızların evinde geçirmiş. Sabah da 7’de kalkıp işe gitmiş. Tamirhanesine vardığında saatini kızlarda bıraktığını farketmiş, "İyi bari, kızları tekrar görmek için bahane olur" diye düşünmüş. Akşam iş bitimi saatini almak için kızların evine gelmiş ama kapıcı bahsettiği kızların artık o dairede yaşamadıklarını söylemiş. Bu iki talihsiz kız 3 hafta önce trafik kazası geçirip ölmüşlermiş meğer. Şu an da, adamın onları ilk gördüğü yere çok yakın olan bi mezarlıkta yatıyolarmış. Tamirci duyduklarına inanamamış, "Nasıl olur? Ben dün akşam evlerinde onlarla beraberdim" demiş. Kapıcı bunun imkansız olduğunu söyleyerek adamı, kapısı avukat tarafından mühürlenmiş dairenin önüne götürmüş. Adam çok meraklanmış tabii. Ertesi gün avukata gidip durumu anlatmış ve beraberce kızların dairesine gelmişler. Mühürü açıp içeri girmişler. Adam doğruca banyoya gitmiş. OMEGA marka saat aynanın önünde bıraktığı gibi duruyormuş..

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:57 PM
Komşu Kızı


O yıl lise ikiye gidiyordum galiba..Duvar
komşumuzun kızı ,akşam üzerleri, kız kardeşim
ve daha bir kaç kızla, bahçemizdeki kraz ağacının
altında oturur, küçük teybi açarak, kendi
aralarında eğlenirlerdi..Annemle, onun annesi çok
iyi ahbaptı. Annem," Keşke Ayla benim gelinim
olsa !"diye iç geçirirdi. Hasan amcanın çarşının
içinde ayakkabıcı dükkanı vardı. Babam ayakkabı-
mız eskiyince ondan alırdı.
Dükkanda, Cuma günleri Ayla dururdu.
Bunu bildiğin için, ayakkabımın topuğunu mahsus
taşa sürter, tamir ettirme bahanesiyle dükkana
giderdim. Maksadım Ayla'yı görmekti..Dükkana
girince, içimde garip bir duygu oluşurdu. Siyah
saçları, duru teni, ve kiraz gibi kıpkırmızı dudakları
ile komşumuzun kızı, gözümde Peri Padişahının kızı
gibi güzel görünürdü..Ayla da bana ilgisiz değildi
Ama, garip kızdı doğrusu, Ertan'ın motosikletinin
arkasına binerek, beni kıskandırmak için, dilini çıkar
tır, nanik yapar, beni sinirlendirirdi.. O an ikisini de
parçalamak geçerdi içimden
Ertan, Belediye Reisinin oğluydu. Benim gibi
kasaba adlıyasinde çalışan bir Mübaşir bir babanın
oğlu değildi ya...Ertanın dedesi de çok zenginmiş
Ertan, bazı şeyleri abartır ya, dedesinin zengin ol-
duğunu babam da söyledi.." Oğlum, o aileyle biz
yarışamayız, bizim etimiz ne budumuz ne ...!" dedi.
Hırsımdan ağlıyordum. Ayla, onun motoruna binip
okulun bahçesinde tur attıkça, kendi kendimi yiyor-
dum.
O gün, yine bir Cuma günüydü. Ablamın, ayakka-
bılarını tamir ettirmek bahanesiyle dükkana gittim
"Hoş geldin !" dedi. "Kırıldın mı bana yoksa ?"
" Evet...!" Ertan zengin çocuğu diye onunla konu-
şuyorsun değil mi ? "dedim. Yüzüme, gülümseye-
rek baktı. Sonra, geldi yüzümden öptü..Kıpkır-
mızı olmuştum.
" Yaaa...baban girseydi içeri !"
" Girsin ! Ne fenalık var bunda ! Biz seninle
kardeş gibiyiz...Duvar komşusuyuz ayni zamanda
Faik, biliyor musun , Ertan'ın motosikletine seni
kızdırmak için bindim...! Kızınca çok hoş oluyorsun "
" Yalancı ! Sen bir yalancısın ...!"
" Bak yüzün kızardı...Sahi, sen nasıl bir kızla
evlenmek istersin ? "
" Düşünmedim...! Ben gidiyorum, ablamın
ayakkabılarını almaya ne zaman geliyim ?"
"Ben bilemem...Bizim çırak bilir . "
"Sizin çırak nerede ? "
"Memleketine gitti... Yarın gelecek "
" Hadi hoşça kal !" dedim.
Aylanın babası , çok mutaassıp bir insandı.
Liseden sonra, "okutmam !" demiş. Ayla , yı o gün
ilk kez, çok üzüntülü gördüm. Gözlerinin altı ağla-
maktan şişmiş kızcağızın.
" Hayrola Ayla ? Niye ağladın ?"
" Babam, üniversiteye gitmemi istemiyor...Zaten
liseye de zor gönderdi..Dayım, ikna etti de öyle
gittim. Hem, biliyor musun, babam dükkanı başka
birine devredecekmiş, sonra da bu evi kiraya verip
İzmir'e amcamın yanına taşınacakmışız..."
" Kim söyledi ? Belki de dedikodudur !"
" Yıldırım abi söyledi..Babamın dükkan komşu-
su...Ayla'ların göçeceğini annem de duymuştu
O da üzgündü. "Faik, Ayla sana birşey söyledi mi ?
Ben pek inanmadım ama, bir de senden duyum
dedim.
"Gideceklermiş...! Ayla da çok üzgündü...! "
" Biliyor musun, Ayla gelinim olsun isterdim
Babası zaten, yükseğini okutmayacakmış, evle
nirdiniz, baban sana bir tamirci dükkanı açardı, gül
gibi geçinip giderdiniz !"
" Hayal dünyasında yaşama anne ! Önümde
askerliğim var, sonra, tamir hane açmak için ser-
maye ister...Sanat lisesinden mezun olan herkes
iyi bir tamirci olacak diye bir kaide yok...Babamın
ne zaman emekli olacağı da belli değil...Hem emekli
olursa, babam, çabuk çöker...Serdar abinin babası
emekli oldu ,adamcağız çok yaşamadı, kalp sekte
sinden gitti..
"Sen de haklısın oğlum ! Serdar abin iyi bir
insan...Şu mahallede, büyükle büyük olur, küçükle
küçük...Bizim Nevin, için de iyi bir kısmet...Adamın
hayatı garanti, dükkanı var, ayni zamanda emekli
"Anne , teyzemin kızının iyi olmasını ben de is
terim...Lakin, Nevin, aklı havalarda bir kız...!Sonra
gözü yükseklerde. " Kapımız çalındı, annem açma
ya gitti. Gelen, Ayla'nın annesiydi.
" Faik, sen odana geç yavrum !" dedi.
Geçtim. Duvarlar ince olduğu için, ne konuştuk
larını duyabiliyordum.
"Hayrola Mahmure hanım ? Beni istemişsin "
"Kardeş, bak, şu duvar dibi komşuyuz, çocuk-
larımız bir arada büyüdü, ayni bahçe içinde koşup
oynadılar...Senin kızı, oğluma almak istiyorum
Göçeceğinizi duydum çok üzüldüm, evinize de
kiraya veriyor muşsunuz ? Gideceğiniz gurbet
kızı yükseğine de vermiyorsunuz, sizce uygun
görülürse, Allah'ın emri Peygamberin kavliyle
kızına talibim Aynur hanım.

"Ah Mahmure hanım ! Ben de bu kasabadan
gitmek istemiyorum.. Gelin oldum, ta Tekirdağ
gibi yerden bu kasabaya geldim, burayı yuvam
bildim, çocuklarımı burada dünyaya getirdim, ama
bizim bey, kardeşinin yanına İzmir'e gitmek istiyor
ben ne yapıyım ! Söyle, kocan, sana beyaz dese
sen siyah diyebilir misin ? "
" Sen de haklısın kardeş...Lakin , Ayla'yı öz kızım
gibi severim, terbiyeli, becerikli, elinden her iş
gelir, pişirdiği yemek yenir ! Bu işi, kocanla bir
konuşsan ! Ha, Aynur hanım !"
* * * * *
Ayla'lar göçmüştü. En çok ta annem üzülmüştü
Ben de evlenmek istiyordum Ayla ile. Ama babası
nın gözü yükseklerdeydi. İzmir'e gitmesi de karde
şi ile ortak büyük bir ayakkabı mağazası açmak
içindi. Fakat beklenmedik birşey olmuş Ayla'nin
amcası, aniden fenalaşmış, hastaneye kaldırılmış
Evi kiraya vermeyin diye babama mektup yazmış
Ayla'nın babası. Ayla amcasına çok üzülmüş, bere-
ket düzelmiş.

Geri taşınmışlardı kasabaya. Ayla ile nişanlan
dım..Belediye Reisinin oğlu Ertan çok bozulmuştu
Nişan, aileler arasında , Ayla'ların evinde yapıldı
Annemin gözlerinin içi gülüyordu. Askerden gelince
evlendik. Babam, artık iyice yaşlanmıştı, emekli
olunca, bir ahbabı vasıtasıyla beni adliyeye mübaşir
olarak soktu.Şimdi mi bir oğlum var?

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 05:58 PM
Acem kizi annemin Gitme'deki sayfasini buraya kopyalamissin:)

Hos olmus, özlemistik tabii..


Orada kalmasına gerek yok daha dımı ama :)

Dilara
08-31-2008, 06:01 PM
Oyle..haklisin annem cok emek vermisti bu yazilara..

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 06:05 PM
Akşam Güneşi


Akşam güneşi, gecekonduların üzerine düşerken
otobüsten inen işçi kızlar, gruplar halinde evlerine
gitti. Bakkal Remzi, dükkanın önüne bir sandalye
atmış, evlerine giden kızlara bakıyordu..

Her sabah, gecekondudan çıkan, durakta otobüs
bekleyen Ayten, bakkalın önünde geçerken, onun bıyıklarını burarak, elini pantolonunun cebine sokarak arkasından hayran hayrak baktığını görmüyordu...Mahallenin en güzel kızıydı...Şoför Mustafa 'ile seviştiği söyleniyordu...Ama bu dedikodudan ibaretti...Erkek gibi kızdı Ayten...!
Fabrikadan, geçirdiği bir iş kazasından sonra malülen emekli olan, adamın yerine kızı alınmıştı.

Mustafa, Benderesinden kalkan Abidinpaşa minibüslerinde çalışıyordu. Esmer, uzun boylu,
saçları dalgalı, sırtında goçuk, parmağında bir
Çingene kadınından aldığı gümüş yüzük takılı
bir delikanlıydı..Yolcular binince, direksiyona geçer
hareket ederdi..

Ayten, Cumartesi günleri, amcasının kızıyla Ulusa
giderdi..Mağazaların vitrinlerine, cansız mankenlere
Atatürk'ün atın üstünde duran heykelinin bulundu-ğu meydanda karınca gibi kaynaşan kalabalığın
arasına karışarak, akşama kadar gezerler, sonra
ellerinde paket, durağa gelirlerdi..Mustafa, dikiz
aynasından, arka sırada oturan Ayten'e çaktırma-dan bakardı. Kaç kez, konuşmak istemiş, ama
mahallede dedikodu olur diye çekinmişti.

Ayten, "Evlensem, Mustafa gibi yakışıklı bir çocuğu
tercih ederim !" demişti amcasının kızına. Şerife
" Amcam, seni abimle evlendirecek ! Boşuna hayal
kurma...! " dedi.."Abine, kardeşim gözüyle bakı
yorum Şerife ! Amcam, ve babam isteseler de
kardeşinle dünyada evlenmem ! " Amcasının kızı
"abim seni çok seviyor, odasına senin resmini
büyütüp takmış ! "dedi..Ayten, ile amcasının kızı
durakta indi...Mustafa, kızların arkasından baktı

* * * *

Minibüsü , evlerinin önüne çekti Mustafa. Kırık
Bahçe kapısından içeri girdi, kız kardeşi Kadriye
ceviz ağacının altında oturuyordu, ağabeyisini
görünce kalktı, üstünü başını silkeledi..

"Kadriye, seninle özel bir konuda konuşmak istiyorum !" dedi..Kız, gülümseyerek, "Buyur abi !" dedi.. "Geçen, sorduğumda, Ayten'le ayni fabrikada
çalıştığını söyledin...Kızın ağzını ara bakalım, sev
diği biri var mı ?" dedi..

"Bildiğim kadar, erkek arkadaşı yok...! Çok ciddi bir kız ! Fabrikada, bahçede gezerken, erkeklerin
ona nasıl baktığını gördüm...Çok güzel bir kız,
evlenirsen ben de sevinirim abi !" dedi..

"Bilmiyorum, içimde o kıza karşı sıcak bir ilgi var...
Biliyorsun, ben her kızı sevmem ! Ağır başlı
terbiyeli bir kız ! Yalınız, bir haber duydum, amcasının oğluyla nişanlanacakmış diye..."

"Ben ağzını ararım Ayten'in...Yemekten sonra
bahçede toplanıyoruz...Yalınız yakalarsam
öğrenirim..."

Mustafa, o gün akşamı zor etmişti. Eve gelince
kız kardeşine "Ayten ne söyledi? "dedi..

"Abi, yalınız yakalayamadım...Serviste yan yana
oturursak sorarım "dedi..

* * * *
Akşam üzeri fabrikanın düdüğü iş bitişini bildiriyor-du. Üzerlerindeki iş elbiselerini çıkaran kızlar,
lavobada ellerini yüzünü yıkadıktan sonra, erkek
lerle birlikte gruplar halinde servis otobüslerine
binmeye başlamıştı. Ayten, bir koltuğa oturunca
Kadriyede yanına oturdu. Arabalar hareket etmişti.
Herkes, sevdiği arkadaşının yanına oturuyordu.
Kadriye, gülümseyerek Aytene baktı, "Şey...Ayten
sana bir şey soracağım, mahallede, senin amca
oğlunla nişanlanacağın söyleniyor doğru mu ?"
dedi..

Ayten, gülümsedi."Doğru, babam amca oğlu ile
nişanlamak istiyor beni, ama ben evlenmek niyetinde değilim Kadriye ! Amcamın oğlunu
sevmiyorum...O çocuk daha ! Evleneceğim tam
erkek olmalı...Groger Peyk gibi yakışıklı bir
delikanlı tipim....!" İkisi de güldü.

"Peki, aklından geçirdiğin bir erkek yok mu ?" dedi
Kadriye. Ayten,gülümsedi.."Sana bir sır vereceğim
Kadriye, bizim mahalleden bir çocuğu beğeniyorum
ancak, öyle bir erkekle evlenirim "

"Kim bu çocuk Ayten ?" dedi Kadriye. Yüzü kızarmıştı. "Söylemem...! O da benimle ilgileniyor,
ama dedikodudan çekiniyor galiba..."

"Peki ne iş yapıyor ? bu çocuk"

"Söylersem kim olduğunu anlarsın, bırak bende
kalsın bu sır..."

Otobüsten indiler. Kadriye, "Sana iyi akşamlar !
dedi..Ayten, " Sana da !" dedi..Bakkal Recep
yine dükkanın önüne çıkmıştı. "Ahlaksız herif !
Yaşına başına bakmadan laf atıyor ! Kızı yaşındayım
neredeyse !"diye içinden geçirdi.

Kadriye, ağabeysisisinin minibüsünü kapının önünde
görünce, geldiğini anladı. Ceviz ağacının altında
otların üstüne uzanmış yatıyordu. Kız kardeşini
görünce, kalktı. Gülümseyerek, "Konuştun mu ?"
dedi..Kadriye, kızın söylediklerini aynen ağabeyine
anlattı.

"Demek, bizim mahalleden birini seviyor !"dedi..
Mahallede, onun tarifine uyan üç delikanlı var, biri
Ahmet, biri Nurettin, biri de, Osman "dedi.

Kadriye, gülümsedi.."Abi, sen kendini niye Ayten'e
layık görmüyorsun ?" dedi.."Aslan gibi delikanlısın !"

Yorgun, bir akşam karanlığı gecekonduların üstüne
ağır ağır inmişti..Sokaklarda oynayan çocuklar
evlerine gitmiş, iki taşı yan yana dizerek maç
yaptıkları topraklı yer boş kalmıştı. Yakında bir
inşaat yapılacağı söyleniyordu.

Ayten, üstünü çıkardı. Günlük elbisesini giydi.Sonra
mutfağa girdi..Yaşlı kadın, "gızım, sen sofrayı kur
ben babanın sırtını ovacağım !" dedi..

"Anne ! Sana iş yap diyen var mı ? Sen rahatına bak !" dedi..Kadın, kocasının yattığı odaya gitti..

_SaHrA_
08-31-2008, 06:10 PM
iyi yapmışsın ;) emeğine sağlık..
orda kalmasından iyidir,bende taşıcaktım sağol :)

нüzüη çiçєği
08-31-2008, 07:51 PM
Rica ederim Ablam..

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:37 AM
son yaprak (inanın okumaya değer)
Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse
tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur
bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı.
Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.

Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı.
Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken
o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu…

Geriye doğru sayıyordu; "Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan
"on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi".
Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?
Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki
tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş,
yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.

Dönüp arkadaışna "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi.
"Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı.
Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı.
İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi."
"Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları.
Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu."

Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum.
Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü
görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim." diyerek cevap verdi.

Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama
ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama.
Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen
arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş
gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen
rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu.

Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi
tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,
yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu.

"Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm.
Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim."
Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma
yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı.

Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır
aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı
hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra
arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan
olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu.

Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya
bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree.
Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama
daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.

Ertesi gün doktor : "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi.
O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki
yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş.

Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken
bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir
haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti
kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene
sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine
karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça
bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman
bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam,
son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı.

O.Henry

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:38 AM
son yaprak (inanın okumaya değer)
Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse
tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur
bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı.
Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.

Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı.
Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken
o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu…

Geriye doğru sayıyordu; "Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan
"on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi".
Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?
Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki
tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş,
yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.

Dönüp arkadaışna "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi.
"Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı.
Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı.
İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi."
"Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları.
Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu."

Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum.
Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü
görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim." diyerek cevap verdi.

Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama
ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama.
Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen
arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş
gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen
rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu.

Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi
tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,
yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu.

"Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm.
Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim."
Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma
yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı.

Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır
aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı
hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra
arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan
olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu.

Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya
bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree.
Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama
daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.

Ertesi gün doktor : "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi.
O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki
yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş.

Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken
bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir
haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti
kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene
sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine
karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça
bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman
bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam,
son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı.

O.Henry

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:39 AM
~~Gözyaşı borcu~~
Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!
Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?
Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!
Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.
Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu...
Biri ilkbahar, diğeri güz.
Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!
Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?
Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!
Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
Çaresizliğini ördü sırasıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.
Genç kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!
Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?
Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!
Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Genç kadın gitmek üzereydi.
Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!
Kadın irkildi;
- Can mı?
Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!
Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?
Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!
Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu kadının titreyen dudaklarına.
- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...
Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!
Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...
Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?
Genç kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!
Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.

Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...
Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!
Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!
Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!
Haykırışı yağmura karıştı.
Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:39 AM
Miyeko`nun Rüyası

Miyeko, aşka çok değer veren ama hiç aşık olmayan,sevdiği kişiyi bulamayan iki kız arkadaşı ile aynı evde oturan bir kızdı.İki kız arkadaşı sürekli dışarı çıkıyorlardı.Çünkü onların sevgilisi vardı.Ama Miyeko`nun yoktu.Arkadaşları ne kadar teklif etsede Miyeko yalnız kalmayı onlarla gitmemeyi tercih ediyordu...
Arkadaşları sadece hafta sonu cumartesi günü evde oluyorlardı.Çünkü hafta sonu cumartesi günü etütleri vardı.Etüte gidip eve yorgun şekilde dönüyorlardı ve hemen yatıyorlardı.Pazar günü sevgilileriyle buluşup gününü gün ediyorlardı.Haftaiçide okulları vardı.
Miyeko ilk defa bütün bir haftasını yalnız geçirecekti.Çünkü ev arkadaşları erkek arkadaşlarıyla tatile çıkmışlardı.Miyeko evde yapayalnız oturuyordu...
Pazar akşamı yola çıkan arkadaşları haftaya pazar günü döneceklerdi.Onları yolcu eden Miyeko,suratı asık bir şekilde ewe çıkmıştı.Sonra kendini yatağa attı ve uykuya daldı..

Miyeko uykusunda çok güzel bir rüya görmüştü.Kendisini bir sarayın bahçesinde görüyordu.Sonra bahçe kapısından annesi ve babası geldi.
"Bahçeyi beğendin mi Miyeko?"dedi babası.
"Bu bahçe çok büyük baba.Çiçeklerde çok güzel ve hoş kokuyorlar"
"Neyse baba ben biraz ormana gideceğim orda dolaşmak istiyorum"
"Fazla uzaklaşma kızım"
"Tamam baba" dedi ve koşa koşa ormana gitti.

Ormanda şarkı söyleyerek koşarken düştü aniden.Çünkü tuzak vardı oraya düşmüştü.Koca bir çukurdu.Ayağı kanıyordu ve yardım istedi.Elinde bir tüfekle gelen adam:
-İyi misiniz bayan?
-İyi olabilmemi düşünebiliyor musun?Ayağım kanıyor ve çok acıyor!Yardım et ve beni çıkar!
-Çok üzgünüm bayan.Bu tuzağı bir tavşan için kurmuştum ama sizin geçeceğinizi tahmin edemedim üzgünüm.
-Çok konumada çıakr beni ayağım çok acıyor!
-Şu ipe sıkı sıkı tututun,dedi.Miyeko acı içinde ayağa kalktı ve ipe tutundu.Avcı yukarıya doğru çekti ve en sonunda Miyeko`yu çıkardı.
"Eve gitmek istiyorum ben"
"Eviniz nerde bayan?
"KraLın sarayını biliyor musun?
"Biliyorum ama buraya çok uzak.Nasıl geldiniz buraya kadar?"
"Bilmiyorum dalmışım.Ama şu anda ayağımın derdindeyim ben bi çare bul"dedi avcıya.Avcı,sırt çantasından sargı bezi tentürdiyot çıkardı.Miyeko`yu ağacın dibine aldı.Pansuman yaptı ve sargı bezi ile sardı.
"Yürüyebilecek misiniz?"
"Sanmıyorum.Ama çok yorgunum ve üşüyorum.Biraz dinleneyim."
"O zamn ben çalı toplim.Ateş yakalım"dedi ve çalı toplamaya gitti.
Hava kararıyordu.Avcının evi çok yakındı.Ateşi yakmadan bir sedye yaptı ve Miyeko`yu yatırdı.Evine kadar taşıdı.Evine geldiğinde Miyeko çoktan uyumuştu.Kucağına aldı ve içerde bir kanepeye yatırdı.Ve ardından:"Böylesine güzel bir kız tabiikide prenses olur.Melekler gibi güzel uyuyor."dedi ve şömineyi yaktı.Mutfağa gidip yiyecek birşeyler hazırladı.

Aslında Miyeko`nun istediği de buydu.Avcıyı çok önceden tanıyordu.Ona aşıktı.Bu tuzağa düşmeseydi belkide konuşma fırsatı olmayacaktı.
Kısa bir uykudan sonra uyanan Miyeko derin bir nefes aldı ve"Neredeyim ben?"
"Merak etmeyin prensesim.Benim evimdesiniz.Çok acı çekiyordunuz.Size bir sedye yaptım.Evim çok yakındı ve sizi buraya getirdim.Şimdide yiyecek birşeyler hazırlıyorum.Balık yer misiniz?"
"Şu anda ne olsa yerim"dedi Miyeko.
Sonra yemeğe oturdular.Bi güzel yedikten sonra Miyeko aşkını itiraf edecekti.Şöminenin başına oturdular.Miyeko
"Adın ne?
"Celtic"
"Celtic.Güzel isim.Benimkide.."
"Sizinkide Miyeko"
"Adımı nerden biliyorsun?
"Siz kralın kızısınız.Adınız Miyeko.Sizi çok yakından tanıyorum.Hergün 24 saat sizi görüyorum ben."
"Neyse şimdi onu geçelimde ben sana bi şey söylicem."
"Buyrun"
"Celtic bak.Ben seni seviyorum.İlk gördüğüm andan beridir hemde."
Celtic önce durakladı.Çok şaşırmıştı.Konuşmadı sustu.Sonra Miyeko`nun gözünden yaş geldi.Ayağa kalktı ve koşarak çıktı.Celtic aniden kolundan tuttu ve Miyeko`ya sarıldı."Bende seni seviyorum Miyeko"dedi
O an tüm dünya Miyekko`nun oldu.öylece sarıldılar.sabah olunca saraya gittiler.

Onu kapının önünde el ele gören şovalyelerden biri"Prensesimiz döndüüü!Krala haber verin!!!"
Şovalye avcıyı görünce elindeki kılıcı ona doğrulttu.
"Hemen o kılıcı indir Celtic`in üzerinden."
"Ama prensesim"
"Bu bir emirdir"dedi ve el ele içeri girdiler.Babası ve annesi kapıya gelmişlerdi.İkisini el ele tutuşuk gören babası önce"Kızım nerelerdeydin?Öldük meraktan.Ayrıca bu adamda kim? Neler oluyor burada Miyeko?"
"O benim sevdiğim adam.Celtic."
"Nee?Nasıl olur bu.Bu bir avcı.Ayrıca sen prens ile evleneceksin.Kimseye aşık olamazsın."
"Sakın engel olmaya kalkma baba.Bizi ayıramazsın"
Celtic:
"Kralım.Kızınızı seviyorum.Aşığım ona.Buna engel olmayın Lütfen"
"Bu ne cürret!Sen kimsinki kızıma aşık oluyorsun."
"Baba biz gidiyoruz.Sen bizi kabul etmessen bizde gideriz buralardan"
"Buna kalkışırsan seni öldürürüm Miyeko.Bunu yaparım.
"Öldür baba.Ölüm Celtic ile olacaksa hemen öldür.Sapla kılıcı kalbime.Ama sadece beni öldürürsün.Aşkımı öldüremezsin.İçimdeki alevi söndüremezsin"
"Öleceksek beraber öleceğiz Miyeko.Gel benimle"
El ele tutuaşark koştular.Peşindende Kral ve askerleri.Bir uçurumun kenarına geldiler:
"Baba.Artk senin kızın yok!.Elveda.Biz gidiyoruz."
Ve son defa birbirlerinin gözlerinin içine baktılar.Sarıldılar.Sonra el ele ucurumdan atladilar...
Aniden uyandi Miyeko
"Celtiiiiiiccc"
Nefes nefese uyandi Miyeko.Sonra derin bir nefes aldi.
"Ruyada olsa cok kotydu.Celtic!Seni Asla unutmayacağım...Ölümsüz aşkım...

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:40 AM
VİJDAN VE CESARET
1998 MART 18
Martın 18’idi.kurban bayramına yakındı, bu sevgiye ilk adım atışım o günlere denk geliyordu. Aslında sevmemem gereken biriydi ama hani
Derler ya aşk, gönül laf anlamaz diye. Ama ne yaparsınız, seviyor işte insan. Oysa o zamanlar bir kızım da vardı. Mutlu sayıla bilecek bir yuvamda. Bu sevgi ilk başlarda bir oyun olarak başlamıştı ama nerden bilecektim ki, bu günlere kadar süreceğini. Bizim eve yakındılar.
Bir gün tüm cesaretimi toplayıp ona, seni seviyorum; dedim. Bana korkak ve ürkek bir şekilde olmaz dedi. Sen evli ve bir çocuğun var ve
Mutlu bir yuvan, dedi. Kestirip attık ikimizde o gün. Ama biliyordum ki beni seviyordu ve biliyordu ki ben onu seviyordum. Ama arada olan engeller bu aşkın sonunun başlangıcı gibiydi. O zamanlar öyle düşünmüştüm. Zaman hem hızla hemde acıyla karışık ilerleyip gidiyordu. Aradan geçen iki yılı aşkın bir zaman dayanılmaz olmuştu.
Bir akrabamızın düğün gecesiydi. Tüm cesaretimi toplayıp tekrar
Söyledim ona. Dayanılmaz olan acılar ve hasretinin zor olduğunu.
Oda kabullenmişti ama yinede aynı mazeretleri dile getirmişti, haklı sebepten dolayı. Bu sefer ikinci çocuğum olmuştu. Ve ben hala unutmaya çalışıyor ama her unuttum dediğimde yine aklımdaydı. Her geçen gün diğerinden daha çekilmez hal alıyordu. Zaman ilerledikçe içimdeki korkular daha bir canımı yakmaya başlamıştı. Zaman ilaç olmamıştı hasrete ve aşka. Oysa hep derlerdi zaman her şeye çaredir diye. Oysa değildi. Ve aradan geçen 9 yılda çok şeyler değişmişti etrafımda. Çoğu kişi evlenmiş, çoğu büyümüş ve sevgililer bile bulmuşlardı. Oysa kaç defa söylemiştim ona, her şeye razıyım. Çocuklarımı, eşimi ve hatta ailemi bile bırakıp gideceğimi onunla.
Oda istiyor fakat aramızdaki engeller her şeyi durduruyordu.
Bazen intiharları bile göze alıyorken, her seferinde o aklıma geliyor ve her seferinde vazgeçiyordum. Nasıl bir aşktı bu. Yâda bir
Saplantımıydı. Geceler boyu geç yatmalar, sabahları erken kalkmalar ve her anım onula geçmeye başladı. Resimler dahi fayda vermemeye, telefonlar bile uzaklığımı yakınlaştıramıyordu. Üçüncü çocuğum bile altı yaşına girmiş ama ben hala aynı yerdeydim. Zaman durmuştu bana. Olmuyordu, bir türlü olamıyordu. Nedenini bildiğim halde o nedeni bir türlü yok edemiyordum. Nasıl edeyim ki. Bir yandan ailem, bir yandan bana güvenip hayatın bana adamış bir eş. belkide vicdanımı yenemiyorum. Bu yüzdendir ki dostlarıma ve çevreme gün gittikçe daha bir uzaklaşıp duruyorum. Ama ona, ona nedense bir türlü uzak kalamıyordum. Ne yapmalıydım yâda ne yapmam gerekirdi. Bazı zamanlar zorda olsa onunla telefonla konuşmak iyi geldiği kadar kötü de oluyordu. Onla fazla konuşmak istemiyordum ama bir yandanda her an onunla konuşmak için fırsatlar yaratıyordum kendimce. Zordu, zor oluyordu. Kime ne diyeceğimi bile, artık düşünmüyorum. Neden diye. Bir oyunla başlayan aşk veya saplantı
Bu kadar dayanılamaz bir acı veriyordu. Oda bunun farkındaydı ama. Dedim ya hep o erteliyordu. Hani başka biri olsaydı bu kadar severmiydim bilmiyorum ama. Bu kadar acı çekmeyeceğim kesindi.
Zaman hep akıp gidiyor ve ben bunun farkındayım. Her an onu istemeye
Gelecekler diye kahredip durduğum zamanlar bile kendimden hep nefret etmişimdir. Bazen şaka yoluyla dahi olsa çevreme söylüyorum ama yinede cesaret edipte ona diyemiyorum artık. Zaten diyecek bir şeyler dahi kalmadı. Kalmadı ki. Her gördüğümde ona bakmak bile bana acı verdiğinden, bakmaya bile kıyamaz hale geldim. Ve o bunun farkında sanırım. Göz göze gelmekten kaçarmı sevgililer. Ama ben kaçıyorum işte. Korkuyorum gözlerinde kalırım diye. Korkuyorum bir daha bırakamam diye. Ama şartlar. Ama bazen ben cesaretsizliğimin kurbanıyım diye kendime küfredip duruyorum. Cesaret. Ne kadar kolay söylenen bir kelime. Keşke yaşamasıda öyle kolay olsaydı. Oysa bazılarını gördükçe kendimden hep utanmışımdır.
Hep kendimle hesaplaşmışımdır. Neden onlar gibi olamıyorum diye. Ama sonraları aklıma geliyor vicdanım. Ve ben susup ağlıyorum bir başıma. Neden hep sevenler engellerle uğraşıp durular diye çok sorguluyorum hayatımı ve hayatı. Ama engeller olmasydı insan bu kadar çok severimiydi ki. Böyle tesellilerle geçip duruyor hayatım ve zamanım. Kaç zaman geçti, aradan. Kaç mevsim geçti. Bazen korkuyorum kendimden, hayatımdan. Ben eskiden hasta bile değilken
Baş ağrısı bile nedir bilmezken, şimdi kalp hastası oldum. Oysa korkum, ölüm değil. Ne zaman olsa öleceğiz, ama ölürken sevenleri olmazsa yanında insanın, işte korkum bundan. Oysaki onun yüzünden taşınmıştım, Adana’dan İstanbul’a. Unuturum diye. Keşke, diyorum bazen. Keşke gelmeseydim buralara. Taşınmasaydım oralardan diye.
Ama keşkeler bile fayda vermiyor artık. Kaç zaman oldu sevgilim kaç zaman. Sevmiştim, seviyorum. Ama dedim ya engeller. Hani diyorum, bazen gidip tutup ellerinden yalvarıp ona. Hadi sevdiğim, hadi gel benimle gidelim buralardan. Ama dedim ya. Cesaret ve vicdan.

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:42 AM
Pempe Po$et =(
o gün biraz geç çıktı işyerinden kız.serviside kaçırmıştı.minibüs ile gidecekti evine.minibüse vereceği para onun içini acıtıyordu.ailenin çalışan tek ferdiydi.yatalak bi annesi,işsiz bir babası vardı.kız kardeşi Nazlı 6 yaşındaydı.Nazlı tam 1 yıldır babasının ona pilli bebek almasını bekliyordu.ablası gecikince sabırsızlandı.o akşam nazlı kız, herhalde ablam bana bu akşam bebek alıp öyle gelecek diye düşündü.
acı bir tebessüm vardı aynur'un yüzünde.onun kahkahalarla güldüğünü hiç gören olmamıştı.kız kardeşini düşündü.pilli bebekle oynama yaşı nerdeyse geçmekte olan kız kardeşini düşündü minibüse binerken.
aynur'un bir de asalak bir abisi vardı.maaşını alır almaz kuzgun leşe yapıştırdığı gibi kızın başına çöken abisi.akşama kadar ayakkabılarının topuğunu eze eze mahallede volta atan bir serseriydi murat.evlerine gelen komşuları annesi ilaç alsın diye yastığının altına para koyuyorlardı bazen.murat,hasta ziyaretine gelenler gider gitmez yastığının altını kontrol edecek kadar aşağılık bir adamdı.
genç kız yine beyaz hayallere dalmıştı,elindeki pembe poşete sarılırken.saat 10'a geliyordu.2 yolcu kalmıştı minibüste.2 durak sonra onlarda indi.yanlız aynur kalmıştı minibüste.aynadan genç kızı gözleriyle taciz eden şoför,aynur'un indir beni demesine aldırış etmeden son durağıda geçti.iğrenç bir kahkahayla cep telefonundan birilerini aradı. müthiş bi piliç yakaladım çocuklar. her zaman ki yere gidiyorum hemen gelin. dedi.genç kız beyaz hayallerinden irkildi.beyaz hayalleri yerini bembeyaz bi surata bıraktı.kalbi duracaktı.ayaklarının bağı çözülmedi,koptu sanki.bağıramıyordu bile.korkusundan bayıldı.ormanlık bir yerde durdu minibüs.şoför kızı aşağıya indirdi,ağzını bir bantla kapattı,başına bir un çuvalı geçirdi.genç kızın bebek saflığındaki göz yaşları süzülürken yanaklarından,dört karanlık adam daha geldi ve intikam alır gibi tecavüz ettiler.saatlerce.hani öldü öldü,dirildi derler ya!genç kız öldü ama bir daha dirilemedi.kızın öldüğünden emin olmak için nabzını kontrol ettiler ama nabız yoktu.kahkahalarla çıkardılar aynur'un başındaki çuvalı.içlerinden biri donakaldı. murat dedi biri,ne oldu murat dedi? dedi öteki.murat cevap veremedi.çünkü tecavüz ederek öldürdükleri minik elli genç kız murat'ın kız kardeşiydi.
bir türlü bırakamadığı,eliyle sıkıca tuttuğu pembe poşetten küçük nazlı için aldığı pilli bebek ve abisi için aldığı beyaz gömlek çıktı.poşetten çıkan en anlamlı şeyse,üzerinde siz benim herşeyimsiniz yazan küçük kağıttı.

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:44 AM
Sevabın Lezzeti Acıyı Giderdi
İslam Büyüklerinden birinin ayağı kayıp düşmüş ve tırnağı kırılmıştı.
O ise, üzülecek yerde gülüyordu.
Kendisine soruldu:
-Tırnağınız acımıyor mu?
-Acıyor.
-Bu acıya rağmen niçin gülüyorsunuz öyleyse?
-Başıma gelen bu dertten dolayı erişeceğim sevabın lezzeti, bana onun acısını unutturdu da ondan...
NOT;İnsan başına gelen dert ve üzüntülerin arkasındaki manevi kazançlarını, sevab lezzetlerini düşünürse,elbette acılar ona tatlılaşır,ağlıyacak şeylere gülmeye başlar.

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:44 AM
Yalnızlık Bahçesinde


Oturduğu yerden kalktı gökyüzüne döndü.Rüzgar sankı bedenını alıp götürecekmiş gibi esiyordu.Bedeni ise ona inat ayakta durmaya çalışıyormuş gibi hafif sallanarak dimdik ayaktaydı.Gözyaşları gözlerinden hırçınca çıkıp yanaklarından hızla süzülüp yüreğine yavaşça akıyordu.Delip geçiyordu yağmur heryerini . Düşündüğü hatıralar yağmurla birbir akıp gidiyodu içinden .Birara hatıraların birinde düşecekmiş gibi oldu Eğer güçlü olmasaydı biliyordu ki o anda yere yığılıp kalacak bir daha kalkamayacaktı.

Ölmek onun için aslında bir şey ifade etmiyordu, ölsede olurdu ölmesede Ölümü düşünmek için önünde daha koca yıllar varken o yaşa şimdiden gitmişti.o zaman neye direniyordu ? Belki de O nu tekrar kazanabilirim umudu içindi yaşamayı seçmesi .Zor bir ihtimaldi belki ama herşeye değerdi .Kimse bilmiyordu içinde kopan fırtınaları, yaralandığını savunmasız olduğunu . Dayanabilir sanıyordu oysa ama o çoktan yenilmişti .Gözyaşları yağmurlarla birleşip adeta göl olmuştu . Saçlarında sanki bir ayrılık ezgisi dolaşıyordu.Kimdi. Neden böyleydi.Neler yaşamıştı hayatında gerçekliğin soğukluğunda .Sevginin güzelliğini çoktan unutmuştu .Çok denemişti ondan sonra ama bir türlü olmamıştı , yapamamıştı , kimdi onu bu kadar yaralayan? Yakalanamayan bir yyüz mü ? yoksa bir ses mi ?.O ndan gelecek tek bir haber yeterdi yaşamasına .Zaten onun için yaşamıyor muydu .Tek bir ses herşeyi yapmasına yeterliydi.Gel dese gelir , öl dese ölürdü ! Yağmur bir anda dinince ilişkilerininde bir anda nedensiz bitiverdiğini hatırladı birden.Hayatında ilk kez mi seviyordu EVET !!! O nu ilk gördüğü anda birden kalbinin bilmediği duyguların kuşattığını hissetmişti .Ondan sonra da hergeçen gün dahada seviyordu onu ...
Zaman adeta körüklüyordu . Değişik bir sevgiydi onunki hem seviyor hem nefret edwbiliyoror.Yüreğinde iki zıt duyguyu aynı insan için besliyordu . Özlemi giderek artıyordu . Tıpkı deniz dalgalarının duvara çarpması gibi özlemleri de kendisine çarparak büyüyordu . Buna birtürlü engel olamıyordu .Delicesine özlüyor , delicesine kıskanıyor , delicesine seviyordu.Bitmeyen yoğun duygulardı onun için.Yıllardır tek başına sürdürüyordu bu sevdayı.Aslında o bir ölüyü özlüyor ve seviyordu , ölüden hiçbir farkı olmayan birine böyle bağlanabiliyordu .Ölü biriydi çünkü onun ne neşesini duyabiliyordu ne de kendisini görebiliyordu.Kısa bir süre içinde etkilemeyi başarmıştı . Önceleri bukadar farketmemişti onu bukladar sevdiğini .Güçlü sanıyordu kendini ama her (telefonla ) görüşmelerinde yanan bir mum gibi eriyordu ilşkileri yavaş yavaş .Sonuna kadar yanacağını düşünüyorken savruk serseri bir rüzgarla sönüvermişti o mum .Çoktan sönmüştü dumanı ama nedense dumanı hala sürüyordu , ona yenilmişti ve ona karşı çok zayıftı .
Karanlık çoktan çökmüştü, ama o hala aynı yedeydi . O akşam dolunay vardı gökyüzünde ve yıldızlar herzmankinden daha parlaktı .Oysa o bu güzellikleri göremeyecek kadar yastaydı.Bazen boşverebilsede bu sevdayı , özlem nöbetleri dinmek bilmiyordu .Defalarca haykırdı NEDEN NEDEN NEDEN NEDEN NEDEN NEDEEEEEEEEN !!!!!!!!!!!!Sonunda yoruldu ve yere yığılıp ağlamaya başladı .Hıçkıra hıçkıra gözyaşlarına hakim olamıyordu . Birden sıcak bir el omuzuna dokundu , o sandı birden , irkildi ve aniden döndü, ama o değildi . Bir ses sanki çok uzaklardan ''Lütfen artık içeri girin '' dedi .Ayağa kalktı ve içeriye doğru yavaş yavaş yürümeye başladılar.Geride sadece deniz köpüklü kollarını iki yana açmış GEL BANA! dercesine onun resmi kalmıştı , deliler hastahanesinin YALNIZLIK bahçesinde ...

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:44 AM
Aşk'ta Mantığın Hikayesi


Bir sevdiginiz insanla gecirdiginiz zaman ebedi degildir. Cok seversiniz,onsuz olmuyor dersiniz ve zor anda tek kalirsiniz ve sizi birakip gider. Akliniz kalir,kalbiniz kalir o insanda,ama size verdigi o aci sonra bir daha o insanin yüzüne bakmak istemezsiniz! Herseyin sonuna kadar gitcegini düsünmeyin, her ask sonsuz olsa güzel olur,ama ne yazikki öyle degil…..
bir genc kiz vardi ve hayatinda ilk defa ask kapisini acti.o kiz ilk defa sevmisti ve sevdigi ile cikmaya basladi.bazen güzel bazen acimasiz iliskiydi.sonunda ama acimasiz bitti hersey…
Iyi arkadastik,ayni sokakta yasiyor ayni okula gidiyorduk. Bizim mahalleye tasinmislardi ve sabah aksam onunla gecirdim zamanimi,ama daha neler olacagini bilmiyormusum megerse.beni hangi durumlara sokacagini bilmiyormusum.

birgün okul bittiginde ayni yoldan gidiyorduk ve konusmaya basladik.her seferinde konular uzuyordu.aslinda ben cok konusmazdim ama onu görünce birden degisiyordum ve anlamsiz seyler anlatiyodum …..her seferinde onun gözlerinin icine daliyodum ve cikamiyordum sanki biri büyü yapmis gibi
zaman gelirdi,onu okuldan eve kadar dinlerdim,arasira evet derdim…zaman gelirdi,herseyi anlatirdim o dinlerdi. zaman gelirdi gülüsürdük,sakalar yapardi ve zaman gelirdi arasira gicik derdi bende derdim sonra yine barisirdik ve devam gülüsürdük.
birgün yine beraber okul bittikden sonra yürürken gözlerime bakti ve beni sevdigini söyledi en büyük hayalim buydu ve sanki yeniden dogmus gibi oldum sanki dünya dönmüs gibi oldu ve sevincten birsey diyemedim bile …hersey cok güzeldi hergün bulusmaya basladik,annemlerden gizliyordum arkadaslarimin hepsi ona karsiydi ama kimse beni ilgilendirmiyodu ben sadece onun icin yasiyordum artik ve onu ölesiye seviyordum
her seyin basi güzel derler ve askin basi her seyden güzeldi. Herseyden cok sevdim onu,gözyaslarimi unuttum mutluluktan ve annemler bile taniyamadi daha.Kizim neyin var dediler,üstündeki bu mutluluk ne dediler. Birsey diyemedim ve arkadaslarima her zaman onu korudum,arkadaslarim olmaz dedi ben olur dedim…dünyanin sonuna kadar onunla giderdim,hayatimin sonuna kadar onunla olmak istedim. Inanamadim ilk askin bu kadar güzel ask olacagina.
birden bire hersey degisti benden cok seyler bekliyordu bütün arkadaslarimi onun icin birakmami istiyordu beni sadece kendisine istiyordu bunu ilk zaman yapamadim arkadaslarimi nasil satiyim diye düsünüyordum ve yaslar dökülüyordu gözlerimden anlamiyordum onu insan sevdigini bu kadar üzermi?böyle birsey beklermi?diye. ama ben yinede onu birakamiyordum o yüzden arkadaslarimi terk ettim beni aradiklarinda zamanim yok dedim ve ondan sonra sadece onundum
arkadaslarimi sattim,anneme babama karsi suskun oldum. Sevmek icin,gercek aski yasamak icin herseyi göze aldim. Aklimda kaldi arkadaslarim,her zaman derdim,bir insan icin arkadaslarimi satmam,bir insan icin arkadaslarimi unutmam. Ama anladimki bende yaptim bunu. Ama sorun bir niye yaptim?cok sevdim,ask beni kör etti… sagimi solumu göremedim,tek önüme baktim ve orda o vardi. O sevdigim erkek,ama bana cok zarar veren erkek.
Uyumadan önce en son düsüncem oydu ve sabah uyandigimda ilk düsüncem oydu! Anladimki ben bunsuz yapamam daha
günler gecti aylar gecti , arkadaslarimin bana dedigi zamanlar geldi,daha o da gülmedi bende gülmedim. Büyüklerimiz her zaman ne der bize,ama biz hic inanmayiz….ZAMANLAR DEGISIYOR, birden oldu bunlar birden bire gözüm acildi ve onun hariketlerini dikkat etmeye basladim ve ben ondan hicbirsey beklemiyordum cünkü onu üzmek istemiyodum ve sevdigi insanlardan ayirmak istemiyordum kendime hep sorardim peki o neden yapiyor bunlari?ona sordum tabi ama bana hep derdiki seni o kadar cok seviyorumki kiskaniyorum….bende basliyordum onu kiskanmaya ve hareketlerine dikkat edince o bana söylediklerini kendisi yapmiyordu.
Yaptiklarina dikkat ettim,dediklerini iyi düsündüm ve anladimki. Hep benden istiyordu herseyi,ailemle aram bozuldu,arkadaslarim beni unuttu ve koskocaman dünyada tek bir insanla kaldim. Ama yavas yavas süphelenmeye basladim,bu insan benim iyiligimi mi istiyor ya da benim halimi düsünmeden benden herseyi yapmami mi bekliyor?
benim istediklerimin yarisini yapmadi ve ben cok üzülmeye basladim. o kadardir görmedigim gözyaslarimi son zamanlar her gün görmeye basladim. Hayatim gittikce kötüye gitti ve ona duydugum ask gittikce söndü.Ama söndü dersem yanlis olur,cünkü onu cok seviyordum,ama beni cok zorladi ve benim dünyami kisitladi…
kendi tabiki hayatini devam yasadi,ben birsey desem tamam dedi,ve yapmadi.. simdi bana desenize,bu beni sevdi ve kiskandi mi yoksa adam yerine mi koymadi?
halim cok perisandi hergün hickira hickira agliyordum kimse bilmezdi benim derdimi benim yasadiklarimi sanki hersey hayatimdan alinmis gibiydi ama ben yinede ondan vazgecemiyordum onu cok kiskaniyordum gece gündüz disardaydi ve bana önem vermiyordu duygularimi düsüncelerimi dinlemiyordu ama yinede yasaklamaya devam ediyordu herseyi bana ben biliyordum onunla ömür boyu dayanamazdim diye ama yinede vazgecemiyordum, kafam patlicak gibi oluyordu sadece onu düsünüyordum bizi düsünüyordum o beni haketmiyor diyordum kendime ama yinede birakamiyordum belki en büyük problem bendeydi benim gercek yüzümü ilk basta görmedi ve sonradan görmek istemedigi icin herseyden vazgecmemi istedi biliyorum bunun iyi hayirli bir sonu yok bitmesi gerekti artik böyle yasamak istemiyordum gülmek istiyordum eglenmek istiyordum diyorum kendime sürekli ama o kadar zordu ki ayrilmak korkuyordum cok aci cekerim diye korkuyordum o baska kizla cikarsa nolur diye o yüzden katlanmaya calisiyodum o canimi alana kadar…
Aklima gelmezdi onun baska kizla beraber olmasi. Aklima gelmezdi onun kalbi baska kizin olmasi. Aklima gelmezdi gün icinde belki bir kere beni düsündügü. Bekledim,belki durumumu anlar dedim,belki canimi acitmaz dedim. Ama bekledikce CAnimi aldi. Kendi kendime hayal kurdum,ben onsuzda yaparim dedim,bu dünyada tek erkek o degil dedim. Ama aklimdan geceni kalbim inanmiyordu. Kalbim diyordu her zaman, o senin ilk askin ve onu cok seviyorsun. Ama kalbim bilmiyorduki,gözümden akan yaslar sirf onun icindi.
Anladim bu isin bitecegini ve kendimi toparlamaya calistim,eski hayatimi yine kurmaya calistim. Ailemle arkadaslarimla eglenmeye ve iletisim kurmaya calistim. Ve zamanla hersey olmaya basladi. Ama ailemle ve arkadasimla oldukca, o yine beni zorluyordu. Ama en sonunda dedimki, sen beni bu dünyada tek birak,dönüp yüzüme bakma bile ve sen git eglen arkadaslarinla ve bu sözler sonun baslangiciydi…
sonunun baslangiciydi derken baslamasi ve bitmesi bir oldu bu iliskinin……hersey bitti ona derken yüzüme bile bakmadi ve gitti …..gitmesi beni en cok üzen seydi neden böyle yapiyordu diye düsünüyordum.halbuki onun bilmesi lazimdi onun icin cok seylerden vazgectigimi ama neden yinede benim icin savasmiyordu …o beni gercekten sevdi mi diye kendime hep soruyordum aslinda onun sevgisine inaniyordum ve hala inaniyorum ama bu tür hareketleriyle ne düsünücegimi bilmiyordum.beklerdim beni aramasini veya barisma teklifini yapmasini ama hicbir sey yapmiyordu onun gözünde o kadar degersiz miydim?ben onu geri istiyordum aslinda ama hersey icin cok gecti belki bunun iyi tarafida vardir diyerek hep olumlu yönden bakmaya calisiyordum zor olsa bile …
Sabah Aksam aklimdan cikmak bilmiyordu.ben bu kadar degersiz miydim?beni hic mi sevmemis miydi? bu dünyada beni sevenleri unutmusum ben.Beni Sevenleri kendimden soguttum,bu acimasiz aska verdim kendimi. Cok zaman gecti,kendime gelemedim.Kendimi toparlamam cok zaman aldi. Ama aklima geldi zamanlar oldu.Bazen kendime kiziyordum,bazen onu dövesim geliyordu,ama ask lafini aklimdan gecirmiyordum daha. Benim kalbimi param parca etmisti o ve onun artik yüzünü bile görmek istemiyordum. Arkadaslarimla ve ailemde daha fazla zaman gecirmeye basladim ve hersey eski haline döndü,ama herkes BENIM COK DEGISTIGIMI söylüyordu. cok rahat,düsünceli oldugumu ve artik karsinmdakini daha iyi anladigimi diyorlardi bana!!!
Onu görmek istemiyordum artik,beni hayal kirikligina ugratmisti sonucta. Hayatim artik anlamsizlasmaya baslamisti dedim kendime.yasama nedenim kalmamisti adeta.Kimsem yoktu artik,bana zor zamanimda güc vermeye,destek olmaya. Ama düsündükce,aklima birsey takiliyordu.Benim simdiye kadar yasadigim en kötü zamani o bana yasatmisti,hatta ölümü bile düsünmüstüm onun yüzünden. Ve anladimki benim onun arkasindan aglamam cok büyük bir yanlislik olurdu. Ben Erkeksiz de yasardim elbet,ailem yanimda ve arkadaslarim dünyada aklina sahip olabilecegin en iyi arkadaslardi. Tek üzüldügüm sey onu bosu bosuna sevmis olmamdi…
Bunca aski yasadim ve elime hic birsey gelmedi. Simdi söyleyin bi bana,bu ask güzel miydi yoksa acimasiz miydi? Ben biliyordum,istedikten sonra,ben herseyi basabilirdim ve bunu da basarirdim ben. koskocaman dünyada bu hayal kirikligini ben TEK atlattim…
burda hikaye bitti…..bir genc kizin aci hikayesi.genc kiz ölesiye seviyordu ve herseyden vazgecmisti ama yinede mutlu olamadi hayalleri yikildi ve en önemlisi yasamaktan vazgecmek istiyordu…..ama sonunda o yinede aklini kullanmak istedi ve allaha karsi gelmek istemedi o yüzden savasmaya basladi ve bilirsiniz bu sözü her istedigine ulasirsin yeterki ona emek ver ve savas.o genc kiz cok savasti ve sonunda KENDI hayatini geri aldi!!

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:46 AM
İŞTE AŞK BUDUR

Birbirini çok seven bi çift bir gün trafik kazası geçiriler ve yatalak olurlar. Aynı oda da kalmaktadırlar. Erkek olan cam kenarında Kadın oLan ise Duvar kenarındaki yatakta yatmaktadır.Erkek camdan dışarıda olanları anlatarak kadın da bunları dınleyerek gunlerını gecırırler. Erkek kadına dışarıda olanları gun boyu anlatmaktadır , dur duraksız.
-Aşkım şimdi parka 2 sevgili geldi tıpkı ılk tanıstıgımızda gezdıgımız gibi el eleler ve nasıl mesutlar su anda bıle bızım oldugumuz gibi.
-Aşkım Annesi aglayan cocuguna baloncudan 2 tane balon aldı ve cocuk hemen sustu.Ne kadar numaracı su cocuklar.
-Aşkım şu anda yaşlı bi amca ve yaşlı bi teyze bankta oturmus sohbet edıyorlar.Çok tatılar biz de ileride onlar gibi oluruz inşallah.

Erkek bu sekılde dısarıda olanları anlatarak kızın sıkılmamasını saglamaktadır.Aslında oyle oldugunu sanmaktadır. Kız hastalıgının da etkısıyle aksileşmiş hiç birşeyden mutlu olamaz olmuştur.

Zamanla erkeği kıskanır ve ''keşke ben cam kenarında olsaydım ve dısarıda olanları gorebılseydım'' der kendı kendıne sürekli.Artık kesinlikle onun yerınde olmak ıstemektedır.

Bu ikilinin özel bi durumu vardır.Şok geçirmeleri durumunda acil mudahele edılmesı gerekmektedır.Yoksa hasta oracıkta olecektir.Şok anında hastahanedekılerı haberder etmek ıcın 2 sınınde elının altında bir düğme vardır.Bırı soka gırerse dıgerı dugmeye basarak mudahele edılmesını saglayacaktır.

Bir gün yine erkek dısarıda olanları ballandıra ballandıra kıza anlatmaktadır.Kız yine suratı asık olanları kendı ızlemek ıstemektedır ve duvar tarafında oldugu ıcın de cok mutsuzdur. Tam o anda erkek şok geçirir. Kız tam dugmeye basacak durur ve düşünür;
-düğmeye basmasam ne kaybederım kı zaten yatalagız bırbırımıze faydamız yok.uyuyordum derim.Hem o ölürse benı cam kenarına alırlar' diye dusunur ve dugmeye basmaz.

Erkek ölür. Kız ise uyudugunu ve dugmeye basamadıgını cok uzgun oldugunu soyler.Kendisini Sevgilisinin yatagına gecırmelerını onun kokusunu duymak ıstedıgını soyler.Halbuki o dışarıyı ızlemek ıstemektedir.

Hastane personelı kızı erkegın eskı yatagına alacaklardır.Kız dısarıyı ızleyecegı ıcın cok sevınclıdır.Erkek arkadasının olumunu coktan unutmustur bile.

Kızı cam kenarına alırlar ve dışarı cıkarlar.Kız oda da yalnız kalmıştır.Çok heyecanlı bi şekilde dısarıyı gormek ıcın kafasını cama dogru uzatır ve gördükleri karsısında şoka girerek ölür.

Kız camdan baktıgında dısarıda hiç birşey olmadıgını yalnızca KAPKARA BİR DUVAR oldugunu görür.

Erkek arkadası sırf onun canı sıkılmasın dıye kapkara duvara bakarak gunlerce ona hıkayeler anlatır.Sankı dısarıda yasanıyormuscasına bişiler uydurur ve elınden geldıgı kadar kız arkadasını eglendırmeye calısır.Ancak kız arkadası bunun mukafatı olarak erkek arkadasının olumune göz yumar.İŞTE AŞK BUDUR!!!

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:46 AM
Adidas ve Puma’nın hikayesi


Spor malzemeleri üreten firmalar için, Dünya Kupası gibi dev organizasyonlarda ‘kimleri giydirdikleri’ hem bir prestij unsuru hem de tüketiciler karşısında önemli bir reklam fırsatı.

Dünya Kupası’na katılacak futbol takımlarının yarısından fazlası Adidas ve Puma ürünlerini kullanıyor.

Bu iki şirket arasındaki kıyasıya rekabet ise sadece iş hayatına değil, son derece şahsi bağlara da dayanıyor.

Çünkü her ikisinin de kökeni Almanya’nın güneyindeki küçük Herzogenaurach kasabasına uzanıyor.

Herzogenaurach kasabası 60 yıl önceki bir kardeş kavgası nedeniyle tam ortadan ikiye bölünmüş durumda. İki tarafın fırınları, kasapları, barları hatta okulları bile ayrı…

Kasabanın ortasından geçen nehrin iki yakası arasındaki bu ayrılık, annelerinin çamaşır odasında 1920′lerde dünyanın en hafif spor ayakkabılarını üretme hedefiyle işe koyulan Rudolf ve Adolf Dassler kardeşlerin kavgasından kaynaklanıyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Almanya’da bir kasaba Herzogenerauch’ta iki kardeş ayakkabı yapıp satmak üzere bir atölye açarlar.

Savaş sonrası Adolph, Rudolph’a artık birlikte çalışmak istemediğini, kendine ayrı imalathane açacağını söyler. Rudolph şaşkındır. Ufacık kasabada iki kardeş ayrı imalathanelerde rekabet edeceklerdir. Kardeşine bunun mantıklı olmayacağını, bu ufak kasabada zaten insanların sayılı ayakkabı satın aldıklarını, ikisinin birden iflas edeceğini söylese de Adolph bu uyarıyı dikkate almaz ve kendine yeni bir ayakkabı imalathanesi açar.

Gerçekten de aralarında kıyasıya bir rekabet baslar. Rekabetleri doğdukları kasaba sınırlarını dahi asar. İki kardeş ayrıldıktan sonra birbirlerine küsmüşlerdir ve Adolph 1978 yılında öldüğünde tam 29 yıl dargınlardır. Bugün iki firmanın genel merkezi de bu ufak kasaba Herzogenerauch’tadır. Adolph Dassler’in ayakkabı şirketinin adi ADİDAS, Rudolph’un ki ise PUMA’ dır

Bir işletmede çalışanlar diğerinde çalışanların gittiği dükkanlara mağazalara gitmemeye başladılar. Yani kardeşler arasındaki savaş tüm kasabaya yayıldı.

Annelerinin evinde, elektrik olmadığı için bisikletten elde ettikleri enerjiyle deri keserek ayakkabıya dönüştüren Dassler kardeşler küs öldü.

Kasaba mezarlığında birbirlerinden olabilecek en uzak noktaya gömüldüler. Şimdi kasabada iki kardeşin hikayesini anlatan bir müze var.

Amerikalı atlet Jesse Owens 1936 Olimpiyat Oyunları’nda dört altın madalya kazandığında Dassler ayakkabılarından giyiyordu.

Böyle bir dargınlığın küslüğe ve oradanda kasaba ayrılığına sebeb olması ne kadar hayret verici öyle değil mi?

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:47 AM
Kadının Gözyaşı . . . .


Küçük bir erkek çocuk, annesine sordu: "Niçin ağlıyorsun?" "Çünkü ben kadınım." diye cevapladı annesi.
"Anlamadım!" dedi çocuk. Annesi, çocuğu kucaklayıp "Hiç bir zaman anlayamayacaksın!" dedi. Babasına "Baba, annem niçin ağlıyor?" diye sordu. Babanın cevabı: "Bütün kadınlar sebepsiz ağlayabilen yapıdadır" oldu.

Küçük çocuk büyüdü, yetişkin adam oldu, halâ kadınların niçin ağladıklarını keşfedemedi. Nihayet öldükten sonra cennete gittiğinde Allah'a sordu:
"Allahım!" dedi: "Kadınlar niçin bu kadar kolay ağlayabiliyorlar?"
Allah:"Ben kadınları özel yarattım! Tüm yaşamın ağırlığını taşıyabilecek kuvvette olmasına rağmen başkalarına teselli verecek kadar yumuşak omuzlar, doğumun acısına olduğu kadar doğurdukları evlatlarının nankörlüğüne dayanabilecek iç kuvvetini verdim.

Başkalarının kuvvetinin kalmadığında; devam edecek azmi, ailesinin hastalığında; yorgunluğa pabuç bıraktırmayacak kudreti verdim. Her türlü şart altında,
hatta kendilerini çok kötü incitseler de, çocuklarını sevmek duygusallığını verdim. Bu duygusallık her yaştaki çocuklarının yaralarını sarmalarına, sorunlarını dinleyip paylaşmalarına yardım ediyor.

Kocalarını tüm kusurlarıyla sevmek kuvvetini verdim. Onlara iyi bir kocanın eşini asla incitmeyeceğini fakat bazen destek ve kuvvetini deneyecek davranışlarda bulunacağını anlayacak duyarlı bir zeka verdim.

Tek zayıflık olarak kadınlara bir gözyaşı verdim...

Tamamen kendilerinin sahip oldukları, ihtiyaçları olduğunda kullanmak üzere...
İnsanlık için bir gözyaşı..." diye cevapladı...

Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu, ne de kendini ne şekilde taşıdığıdır. Kadını esas güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi, fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı, sadece bilgiye değil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır.

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:47 AM
Liseli bir delikanliydi.Gençti çünkü küçük aşkları vardı,tıpkı diğer geçlerinki gibi.Ama bu genç hepsinden farklıydı.O küçük aşklarını küçük olarak görmez,her zaman büyük aşklar kabul ederdi.Eğer bu aşklar herhangi bir nedenle son bulursa bunu içine sindiremez oldukça üzülürdü.Aslında o kadar fazla da aşkı olmamıştı.Sadece iki kızı sevmişti o güne kadar.Sadece iki küçük yüreğe bağlanmıştı.Onlarla da ayrılık yaşamış ve çok üzülmüştü.Zamanla kendini toparlamayı başardı.Tekrar hayatından memnundu.Küçücük olayları kendice büyütüp,moralinin bozulduğu anlarda bile mutlu oluyordu.Ta ki lise ikinci sınıfa geçinceye kadar…

O ilk okul gününde liseli genç,okulun bahçesinde gördüğü bir kıza aşık olmuştu.Kendine göre,hayatı boyunca hiç görmediği bir güzellikle karşı karşıyaydı.Sonrasında aynı sınıfta okuyacaklarını da öğrenince mutluluğu ikiye katlanmıştı.Zamanla o kızın da kendisine karşı ilgisi olduğunu öğrendi.Yanından ayrılmıyor,o her tenefüsü belirten zil çaldığında hemen liseli gencin yanına gidiyordu.Neredeyse koluna girecekmiş gibi yakın yürüyordu ona.Liseli genç çok mutlu oluyordu hoşlandığı kız ona ilgi gösterdiği zaman.Ona onu sevdiğini söylemek istiyordu ama tersleneceğini düşünerek bunu yapamıyordu.Üstelik terslendiği zaman bir arkadaşını da kaybetmiş olacaktı.Üçüncü sınıfı birlikte okuyacak olmaları da etkiliydi bu kararda.

Vazgeçti…Artık ona karşı bir sevgi beslemek istemiyordu içinde.Onu unutmalıydı.Onunla sadece arkadaş olmalıydı.Böyle düşünüyordu artık.Ama yapamıyordu.Olmuyordu beceremiyordu işte ! Unutamıyordu!...Onu her gördüğünde aklına geliyordu ona karşı olan büyük aşkı.Kendine bir tokat atarcasına bastırmaya çalışıyordu bu duyguyu.Beceremiyor yapamıyordu.Yapamazdı da zaten.Çünkü kendi düşüncelerini kontrol edebilme kabiliyetini kaybetmişti bile…

Yine güzel bir okul gününde okuldan çıkmıştı.Evine doğru ilerlemeye başladı.Adımları sakin,yüreği kıpır kıpır yürüyordu.Çünkü hemen arkasında o kız vardı.Bir yol ayrımına geldiklerinde kız ona iyi akşamlar dilemiş ve yoluna devam etmişti.Ama ona son kez iyi akşamlar dilediğinin farkında değildi.Liseli genç derin düşüncelere daldı.O kıza ertesi gün onu sevdiğini söyleyecekti her şeyi göze alarak…

Tam karşıdan karşıya geçerken,sarhoş birkaç genç otomobilleriyle hızla yolun ötesinden geliyorlardı.Liseli genç dalgındı.Ona doğru hızla yaklaşan otomobilleri çok geç fark etmişti…

Ertesi gün cenazesi kaldırılacaktı.Bütün arkadaşlarının ve öğretmenlerinin haberi vardı.Caminin avlusu tıka basa insanlarla doluydu.Kalabalığı yırtarcasına gelen kız,tabutun içindekinin liseli genç olduğuna inanmak istemiyordu.Yüzündeki alaycı bir gülümseme ve gözlerinden akan yaşlarla tabutun kapağını açtı.Liseli genç tabutun içindeydi.Onun buz gibi olan bedenine sarılıp ağladı ve ona seni çok seviyorum dedi.O anda kız bir fısıltı duydu; ‘’Bende seni çok seviyorum’’


Anladınız Mı ???

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:48 AM
Her Şeyde Bİr Hayir Vardir.


İki melek yeryüzünü dolaşmaya çıkmışlar. Tabii insan kılığında. Akşam olmuş. Kentin en zengin semtinde lüks bir villanın kapısını Tanrı misafiri olarak çalmışlar. Ev sahipleri somurtarak buyur etmişler onları. Yemek falan teklif etmemişler. Sıcacık misafir odaları yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki şilte atıp;

Geceyi burada geçirebilirsiniz

demişler. Şilteleri betona sererken, yaşlı melek duvarda bir çatlak görmüş. Elini uzatmış. Şöyle bir sürmüş yarığa. Duvar eskisinden sağlam olmuş. Genç melek:

Niye yaptın bunu? diye sormuş merakla.

Her şey her zaman göründüğü gibi değildir demiş yaşlı melek yavaşça.

Ertesi akşam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuşlar. Her şeyleri bir tanecik inekleri imiş. Onun sütünü satıp geçiniyorlarmış. Ev sahipleri mütevazı sofralarına almış onları. Allah ne verdiyse beraber yemişler. Yatma zamanı gelince kadın:

Siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalısınız demiş. Bizim yatakta siz yatın, bir rahat uyuyun. Biz şu divanda idare ederiz.

Güneş doğarken uyanan melekler, zavallı adamla karısını iki gözleri iki çeşme ağlar bulmuşlar. Hayattaki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatıyormuş. Genç melek öfkeden deliye dönmüş.

Bunu nasıl yaparsın. Bu kadar iyi insanların yegane servetinin ölmesine nasıl izin verirsin. Önceki gece gittiğimiz villada her şey vardı, ama kötü ev sahipleri bize hiçbir şey vermediler. Sen onların bodrumlarını tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her şeylerini paylaştılar ineklerinin ölmesine göz yumdun?..

Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat demiş, yaşlı melek gene.

Nasıl yani? diye daha da öfkeyle yinelemiş sorusunu genç melek.

Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat demiş yaşlı melek bir daha. Ve anlatmış.

İlk gittiğimiz zengin evinin o duvar çatlağının içinde yıllar önceden saklanmış bir hazine vardı. Ev sahipleri, zenginlikleri ile çok mağrur, ama hiç paylaşmayı sevmeyen insanlar oldukları için bu defineyi bulmayı hakketmemişlerdi. Çatlağı kapayıp, onları bu hazineden ebediyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yatağında yatarken ölüm meleği, adamın karısını almaya geldi. Kadının hayatını bağışlamasına karşılık ona ineği verdim. Her şey her zaman göründüğü gibi değildir. İşler bazen istendiği gibi gitmez göründüğünde, aslında olan budur. Eğer inançlı isen, her işte bir hayır olduğunu düşünürsün. O hayrın ne olduğunu da, bir süre sonra anlarsın.

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:48 AM
" Niye Ben" Diyenlere...

Bir gün bir kadın cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katildi.
Tirmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karsılarına. Tüm korkularına rağmen, kadın azimliydi. Emniyet kemerini takti, İpi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.
Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu. Orada asili dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek İpi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla kadının gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.
Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkânsızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve kadın artık bulanık görüyordu.
Ümitsizlik içinde kadın,lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca. Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.
"Allah'ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, beni lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et."
Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri "Aranızda lens kaybeden var mı?" diye bağırdı."
kadın'ın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.
Eve döndüklerinde kadın lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:
"Allah'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa,senin için taşıyacağım ...

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:48 AM
Erkekler Melektir


Bir gün ormancının biri dalları nehrin
üzerine sarkan ağacın dallarını keserken baltasını suya düşürür.
"Aman tanrım" diye bağırdığında bir peri belirir ve "Ne diye bağırıyorsun?"der.
Ormancı baltasını suya düşürdüğünü ve yaşamını
sürdürebilmek için o baltaya ihtiyacı olduğunu söyler.
Peri suya dalar ve elinde bir altın balta ile tekrar belirir.
"Baltan bu muydu ?" diye sorar.
Ormanci "hayır" diye cevaplar.
Peri suya tekrar dalar ve bu sefer elinde gümüş bir balta ile tekrar belirir ve yine sorar.
"Baltan bu muydu ?"
Ormancı yine "hayır" diye cevaplar. Peri suya tekrar dalar ve bu sefer elinde demir bir balta ile tekrar belirir ve yine sorar.
"Baltan bu muydu ?"
Ormancı "evet" der.
Ormancının dürüstlüğü perinin çok hoşuna gider ve baltaların üçünü de kendisine verir. Ormancı mutlu bir şekilde evine döner. Bir zaman sonra ormancı
esiyle birlikte nehir boyunca yürürken karisi suya düşer. Ormancı "aman tanrım" diye bağırır.
Peri yine belirir ve sorar:
"Ne diye bağırıyorsun ?"
Ormancı" karim suya düştü der. Peri suya dalar ve Jennifer Lopez ile birlikte geri döner.
"Senin karin bu mu?" diye sorar.
Ormancı "evet" der.
Peri sinirlenmiştir,
"Yalan söylüyorsun, gerçek bu değil" der.
Ormancı "özür dilerim peri, ortada bir yanlış anlaşılma söz konusu. Eğer Jennifer Lopez için hayır deseydim bu sefer Catherine Zeta-Jones ile geri dönecektin, ona da hayır deseydim karımla dönecek ve her üçünü de bana verecektin. Ben fakir bir adamım ve üç karimin sorumluluğunu taşıyabilecek durumda değilim. Jennifer Lopez'e evet dememin sebebi budur...
Bu hikâyeden alınacak ders:
Ne zaman bir erkek yalan söylüyorsa bunun iyi ve saygın bir nedeni vardır ve bu başkalarının yararı içindir.
Kendileri için bir şey istiyorlarsa ekmek çarpsındır..

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:49 AM
Dünyanın Yedi Harikası
Bir grup ögrenciden Günümüz Dünyanin Yedi Harikasi'nin neler oldugunu düsündüklerine dair bir liste yapmalari istenir. Aralarinda anlasmazliklar çikmasina ragmen asagidakiler en fazla oyu alanlardir:

> 1) Misir'in Büyük Piramitleri
> 2) Tac Mahal (Taj Mahal)
> 3) Büyük Kanyon (Grand Canyon)
> 4) Panama Kanali
> 5) Empire State Binasi
> 6) St. Peter Bazilikasi (St. Peter's Basilica)
> 7) Çin Seddi (China's Great Wall)

Ögretmen oylari toplarken, sessizce duran bir kiz ögrencisinin henüz kagidini vermemis oldugunu farkeder. Sonra ögrencisine kendi hazirladigi liste ile ilgili bir problem olup olmadigini sorar. Kiz Ögrenci ise "Evet, biraz. O kadar çok sey var ki, bir türlü karar veremiyorum" der. Ögretmen de ögrencisine "Peki, söyle bakalim senin listende neler var, belki biz sana yardimci olabiliriz" der. Kiz ögrenci önce duraksar ve sonra okumaya baslar:

"Bence Dünyanin Yedi Harikasi :
> 1) Görmek
> 2) Duymak
> 3) Dokunmak
> 4) tatmak
> 5) hissetmek
> 6) gülmek
> 7) ve sevmek...

Odada sinek uçsa sesi duyulacak sekilde bir sessizlik olur.

Basit,siradan ve normal olarak düsündügümüz ve gözden kaçirdigimiz seyler gerçekte ne kadar da mükemmeldirler.

Samimi bir hatirlatma: Hayattaki en degerli seyler satin alinamayanlardir!

Görmekten, duymaktan, dokunmaktan, tatmaktan, hissetmekten, gülmekten ve sevmekten mahrum olmayacaginiz bir yasam dilerim...

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:50 AM
"Bence de Dünyanin Yedi Harikasi :
1) Görmek
2) Duymak
3) Dokunmak
4) tatmak
5) hissetmek
6) gülmek
7) ve sevmek...

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:51 AM
..küçüğüm Sen De ölme...


Aynı sokakta oturuyorduk. Her gün başka bir kızla gelirdi eve. Herkes onun hakkında farklı şeyler söylerdi. Fakat kimse gerçeği bilmezdi. Kirli sakalları vardı. Kahverengi gözlü, kumraldı.
Hiç kimseyle konuşmaz, sadece gelip geçerdi. Bir gün onunla yolda karşılaştık. Çok güzel bir yüzü vardı. Bana baktı ve gülümsedi. Şaşırdım…! Ama yine de onu sevmemeye çalıştım. Fakat o çok farklıydı. Gece boyu lambası yanardı. Bazen uyumak yerine onun evini seyrederdim. Onu sevmediğim halde onun her şeyi ile ilgilenirdim.
Bir gün yine kendimi onu gözetlerken buldum. O an anladım ki hep kendimi kandırmışım. Ben ona çoktan aşık olmuşum bile…
Artık o eve gelmeden uyumaz oldum. Herkes onun kötü olduğunu söyleyince onu savunuyordum. Geçen gün yine onu yolda gördüm. Bana göz kırptı. Yanımdan geçerken onu çağırdım. “Acelem var KÜÇÜĞÜM” dedi bana. Eve gidip saatlerce ağladım. Karar verdim. Ne olursa olsun ona onu sevdiğimi söyleyecektim. Yolunu bekledim. Bir gün gelirken onu gördüm. Peşine düştüm. Eve girdi. Biraz bekleyip kapıyı çaldım. Kapıyı açıp “Ne var KÜÇÜĞÜM?” dedi. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Adını bile söyleyemeden “SENİ SEVİYORUM” dedim. Gülümsedi, cevap vermedi. Çok utanmıştım. Konuşamadım ve hemen dışarı çıktım. Sonra 1 ay boyunca onu görmemek için sokağa çıkmadım.
Bir gün kızlarla evde konuşurken mahalleye bir ambulans geldi. Onun evinin önünde durdu. Şaşırdık. Hemen dışarı fırladım. 3-5 dakika sonra görevliler onu sedyeyle dışarı çıkardılar. Önümden geçerken “ben de seni, KÜÇÜĞÜM” dedi ve gözlerini yumdu…
Herkes bana bakıyordu. Ağlayarak koşmaya başladım. Göz yaşlarım durmadan akıyordu. Eve geldiğimde annemler ondan bahsediyordu. Ailesi yokmuş. Kendi gayretleriyle bu yaşa gelmiş, okumuş. Sevdiği bir kız varmış. Ailesi vermeyince kız evden kaçmış. Bir hafta sonra kız ölmüş. Kimi sevdiyse ölmüş. Çok acı çekmiş. İntihar edip hastaneyi aramış. Polisler geldiğinde evinin duvarında “KÜÇÜĞÜM” yazısını bulmuşlar. “KÜÇÜĞÜM, sen de ölme…” yazıyormuş…
“KÜÇÜĞÜM, SEN DE ÖLME…”

нüzüη çiçєği
09-01-2008, 12:51 AM
Papatyalar ağlar mı?


PAPATYALAR AĞLAR MI Çok küçüktüm onu tanıdığımda. Kimi zaman büker boynunu, hüzünlenir kimi zaman içine kapanır, gizemlidir. Sevinçlidir kimi zaman da. Açılır saçılır neşe verir etrafa. Çok mutludur. Kimden mi bahsediyorum? Papatyadan tabi ki... Hani gençliğimizin baharında bize öteki yüzünü gösteren sırdaşımız, arkadaşımız, ümitlerimiz olan papatyadan... Seviyor... Sevmiyor... Derken bize yaranabildi mi sanki? Yolup yolup bir kenara atmadık mı? Kimi zaman kızmadık mı, küsmedik mi? Sevdiğimizin bizi çok sevdiğini söylediğini söylerken başımıza taç etmedik mi? Önde olan hep hep bizim duygularımızdı. Ama o bize hiç küsmedi, kırılmadı. Vefasını hiç esirgemedi. Üstelik hep gülümsedi boyun bükerek önümüzde. Onun da ağlayabileceğini hiç düşündünüz mü? Yağmur dışında papatyaları sulayan nedir sizce? Tabi ki gözyaşlarıdır. Papatyaların kendi gözyaşları. Bu gözyaşlarını farkedenler de, çiçek ruhundan anlayan duyarlı ve hassas kimselerdir. Güneşin doğuşunu, doğanın uyanışını hepimiz izlemişizdir... Kurtlar, kuşlar ve çiçekler de uyanır güneşle birlikte. Tabi bir de bizim Papatya... Ama Bayan Papatya, herkesten gizlediği dertlerini, kederlerini, hüzünlerini üzerinden atıp, çevreye neşeli görünme çabasındadır. Ağlamak, rahatlamak ister. Üzerindeki çiğ taneleri gözyaşı olmuştur ona... Ağla papatya... Ne olur sıkma kendini... Koyver gitsin gözyaşlarını... Ağla..... Siz hiç ağlayan papatya gördünüz mü? Çiğ tanelerinin papatyanın beyaz yaprakları arasından süzülmesi neye benzer bilir misiniz? Tabi ki çok özel bir hanımın uzun kirpikleri arasından dökülmeye çalışan gözyaşlarına... Eğer bu anı, siz de görseydiniz eminim ki etkisinden hiç kurtulamazdınız...

нüzüη çiçєği
09-06-2008, 05:20 PM
Paylaşılamayan Kız (Lütfen Okuyun)



Ahmet ve Mehmet adında iki arkadas varmış.
Bunlar çok samımı arkadaslarmış.
Yedıklerı içtikleri ayrı gıtmez, bırbırlerı için yapamayacağı fedakarlıkları yokmuş.
Ahmet bır kızla tanışır.Kız çok hoşuna gıder ve Mehmet'ı de kızla tanıştırır.
Kızla her buluşmaya hep beraber gıderler.
Ama kız kendisinden kimin hoşlandığını ve ne düşündüklerini bilmiyor.
Arkadaş olarak beraber gezerler, güzel zaman geçirirler.
Ahmet kızdan hoşlandığını Mehmete soyler ; onu delıler gıbı sevdığini soyler.
Mehmet'te Ahmetten sevdiği kızdan vazgeçmesini söyler.
Ahmet bunun nedeni sorar ama cevap alamaz ; kızdanda vazgeçmez.
Mehmet'te o kızla kendısının evleneceğini soyler.
Ahmet bunu kabul eder.
Fakat bu aşk onu harap eder.
Ahmette başka bir şehırin uzak köylerinden birine yerleşir.
Kimsenin onu bulamayacaği bir yere.
Aradan 3 sene geçtikten sonra yaşadığı yerde maddi ve manevi sıkıntılarına yenık düşer.
Mehmet'ten yardım istemek için yaşadığı yerden kalkıp Mehmet'i bulmaya çalışır.
Mehmetın 3 sene önce oturduğu adrese gider.
Mehmetın komşularına sorar onlardan adres alır ve adrese gittiğinde buyuk bir yalının kapısına soloğu alır.
Mehmet gecen zaman içerisinde çok zengin olmuş.
Ahmet kapıyı çalar ve kapıyı hizmetçisi açar.
Kimi aradığını sorar.
Mehmet'i aradığını söyler. Hizmetci kimin geldiğini söylememi istersiniz diye sorar.
O da candostunun geldiğini söylemesini ister.
Hizmetçi bu söyledığinde Mehmet anlar ve kapıya gelir.
Ahmet sıkıntılarından bahseder. Mehmet elını cebıne atar ona para verır ve gıtmesını ıster.
Ahmet'te bu olanlara ınanamaz ve Mehmet'ın yanına gıttığine pişman olur.
Bir daha ölse dahi onun kapısını çalmayacağına yemin eder.
Ahmet bulunduğu yerden ayrılır ve yolda yalnız başına düşüncelı bir sekılde dolasmaya başlar.
Karsısına yaşlı kıyafetlerı eskı dılencıye benzeyen bır adam çıkar.
Ahmete evladım sen bana bır ekmek parası verırsen bende sana ev verırım.
Ahmet gulerek amca sen benden ekmek parası ıstıyorsun ev nasıl vereceksın der.
Ama o adama Mehmet'ten aldığı butun parayı ona ev vermeyeceğini bile bile verır.
Zaten Mehmet'ten para aldığı için pişmandı.
O yaslı adam Ahmete çok guzel bı ev verır.
Adam ortadan kaybolur.
Ahmet bır daha o adamı goremez.
Ahmet evde yasamaya baslar aradan bır kaç ay geçtıkten sonra kapısını yaslı bı teyze çalar.
Oğlum benım kalıcak yerım yok, kımsemde yok, ben senın evınde kalıp evde senın işlerını yapmak istıyorum.
Senın bulaşıklarını çamasırlarını yıkarım sana yemek harızlarım elımden gelenı yaparım eğer kabul edersen.
Ahmet'te kabul eder ve kapıyı çalıp içeriye giren teyzeyle yasamaya başlar.
Teyze o kadar iyi bir insandırki Ahmet'i kendi oğlu gibi sever ilgi gösterir.
Aradan zaman gectıkce anne oğul ilişkisi yasamaya baslarlar.
Ahmet o teyzeyi annesi kadar sever anneciğim diyerek hitap eder.
Teyze ise Ahmet'i oğlu gıbı sever ona sureklı annelık yapar.
Aradan üç dört sene geçtıkten sonra teyze Ahmete oğlum benım tanıdığım bır kız var.
Kız çok guzel namuslu sana yakışıcak bır kız.
Ben senın o kızla evlenmenı ısterımdim. Senden kızı görmeni istiyorum dıyerek Ahmet'e söyler.
Ahmette bunu kabul eder.
Kızı gorur tanışır. Kız melekler kadar güzel, iyi huylu, canayakındır. Kız Ahmet'in sevgisini kazanır.
Daha sonra evlenmeye karar verırler.
Hazırlıklar yapılır. Düğün gecesi belirlenir. Davetiyeler dağıtılır.
Bu özel gece geldiğinde salona davetliler gelir. Ahmet onları karşılar.
Fakat Ahmet duğün gecesı duğün salonunda Mehmet'ı gorur.
Buna çok sınırlenır kendini tutamaz.
Hemen elıne mıkrofonu alır sahneye çıkar.
Konuşmaya başlar.
''Aramızda bır ınsan var o insan öyle bir insan ki burada olmaması gereken insanlardan bir tanesidir. Bunun sebebini siz misafirlerimle paylaşmak istiyorum. Bır zamanlar benım canımı bıle feda edebılleceğim bır ınsandi o insan. Bir gün benden sevdiğim kızı istedı bende gözümü kırpmadan onun istedığini yerıne getırdım. Sevdiğimi ona verdim. Daha sonra bu diyarda yaşayamadım. Uzaklara gittim. Aradan uzun zaman gectı. Yasadığım diyarda maddi ve manevi sıkıntılarla karşılaştım yaşayamdım. Yardıma ihtiyacım vardı. Bende yardım için kapısına gıttım benı dılencı gıbı karsıladı. Sıkıntıda olduğumu soyledım bana cebınden para çıkartıp verdı ve benı kapı dışarı ettı. İşte o insan su an aramızda lutfen ben soylemeden burayı terk etsın buradan gıtsın. Onun yuzunu gormek ıstemıyorum '' der.
Daha sonra Mehmet buna dayanamaz ve oda mıkrofonu alır.
Konuşmaya başlar.
'' Bir zamanlar benim bir candostum vardı. Benim için yapamayacaği hiç bir şey yoktu. Ben ondan sevdiği kızı istedim çünkü onun sevdiği kız hayat kadınıydı. Ben o kızı Ahmet'ten aldım, gittim babasının evine bıraktım. Aradan seneler geçti Ahmet kapımı çaldı ve benden yardım istedi. Bende evlendiğim kadının o kız olmadığını görmemesı için ona yetecek kadar para verip göndermek zorunda kaldım. Bana kızdı beni bıraktı gitti. O da yetmedi kendi babamı dilencı kıyafetleriyle ondan para istemesi için gönderdim. Ahmet'in o dilenci kılığındakı babama bır ekmek parası vermesi karşılığinda ona ev verdirdim. Oda yetmedı kendi öz anamı evsiz bir kadın olarak kapısına gönderdim. Hizmetçi olarak yanında kalmasını istedim. Ona hizmet etmesini istedim. O da yetmedi şu beyaz gelinlikler içinde gördüğünüz kızı kendi öz kardeşimi ona gelinlik giydirip gönderdim, evlendirdim'' der...
''SEN BENIM HÂLÂ CANDOSTUMSUN SENİN İÇİN HERŞEYİMİ FEDA EDERİM'' DIYE SOYLER...
KENDİNE DİKKAT ET...
HOŞÇAKAL...

нüzüη çiçєği
09-19-2008, 12:58 AM
AŞK BÖYLE BİŞEY OLSA GEREK !!!

Sene 2050… bir temmuz ayı. Sıcaktan ortalık kavrulurken insanlar bir damla su bulma telaşında.
Başta Ankara olmak üzere bütün Türkiye küresel ısınmadan nasibini almaktadır. Ankara'nın yaklaşık 2 haftalık
suyu kalmış insanlar nispeten daha serin ve sulak olan kuzey ülkelerine göç ettirilmektedir.
Anadolunun büyük bir bölümü göç ettirilmiş son olarak sıra Ankara'ya gelmiştir. Emniyet kuvvetleri
sıcaklığın 45 dereceyi bulduğu Ankara da buldukları insanları otobüslerle Bulgaristan üzerinden
Rusya veya daha kuzeyine sevk ettirmektedirler. Ligler tatil edilmiş oyuncular Türkiyeyi terk etmek
zorunda kalmıştır. Bu sırada şehrimiz (ANKARAMIZ) gençleri kazanda toplanmış ne yapacaklarını düşünüyorlardır.
Ortam sessizdir ---terk mi edicez?? Sorusu sessizliği bozar. İçlerinden biri hayır diye haykırır biz ankaralıyız
isteyen gider ama biz burada şehrimizde ankaramızın kucağında ölücez. Diğerleri bunu tasdik edercesine başını sallar.
Güvenlik güçleri istanbul ,izmir gibi şehirleri boşaltırken en ufak bir sorun yaşamaz hatta onlar polisi bile
beklemeden şehirlerini terk etmişlerdir. Vee şehrimizdedir sıra. Polisler semtin girişinde bir gurup gençle karşılaşırlar.
Polisin elindeki megafondan şu anons yankılanır; Arkadaşlar sizi birazdan alacak olan otobüsler Rusya üzerinden
kuzey ülkelere aktarmasız götürecektir lütfen hafif eşyalarınızla birlikte çukurun önünde olun. Gençlerde bir
tepki göremeyen polis ses tonunu tam yükseltecekken gençlerin önünden nispeten daha yaşlı olan ANKARAGÜCÜ formalı
biri çıkar ve kendinden emin bir sesle;GİTMİYORUZ. der Polis şaşkınığını gizleyemez ;nasıl gitmiyorusunuz? ----Gitmiyoruz
biz ANKARA çocuğuyuz biz Ankaramıza, laciverte ve beyaza aşığız. Bizi diğerlerinden ayıran kelime AŞK memur bey A-Ş-K
bizim baba diye hitap ettiğimiz insanlar stadı kaptırmamak için canlarını ortaya koymamışlar mı zamanında. Polis
gözyaşlarını gizleyemez ; çocuklar ben 41 yaşındayım ama böyle bir aşka tanık olmadım. Siz resmen bir takım uğruna
canınızı hiçe sayıyorsunuz. --- O sadece bir takım değil memur bey o birçok gencin uğruna hiç düşünmeden canını verdiği
siyah beyaz bir aşk hikayesi. Polislerin tamamı ağlamaklı çaresiz geri döner içlerinden en babacan görünümlü polis ---
Çocuklar siz gerçekten aşıksınız. Ertesi gün Türkiyenin tamamına yakını boşaltılmıştır artık. Ancak gazetede çıkan
haberler evrensel bir şok etkisi yaratır. Gazateler Ankarada bir gurubun ülkeyi terk etmediğini yazar. Avrupadan
yayın yapan bazı gazeteler de durumu öğrenmiş ve başlıklarını insanları ağlatır cinsten ;BAŞKENTTEN SON GÖREV
–şeklinde atmışlardır. Gençler bir yandan susuzluk bir yandan da sıcakla mücadede ediyorlardır şimdi. Ama onların
hiçbirşey umurlarında değildir….
2. haftaya girilirken suyu tükenmiş olan gençler bir karar alır ;ÖLÜM STADDA GELSİN. Her biri sanki Kızılaydan
stada yürür gibi kolkola yola çıkarlar hepsi her bir ağızdan haykırır stadın yolunda ;ÖLÜM AYIRSA GÖNÜLLER AYIRAMAZ
BİZİ SLOGANLARI ATILIR. Ve artık staddadır herbiri. Haykırırlar hep bir ağızdan Mecnun ve kerem aşkı bizden öğrensin diye.
Artık susuzluktan dilleri damaklarına yapışmış olmalarına aldırmalarından alayına isyan hakırırlar; DELİ DİYORLAR DESİNLER
DEĞİŞEMEM DİYE. Son kez üçlü çeker tüm stad son kez haykırır ÇILDIRT BİZİ DELİRT BİZİ ANKARA diye. Ve çıldırırlar
hep birlikte son kez.. Bütün evren onların aşkını ayakta alkışlıyordur.
Ve neredeyse 1 ay olmuştur.. .Avrupalılar ve daha önemlisi Türkler bu gençlerin en azından cenazesini oraya
aldırmalarını umuyorlardır . 200 kişilik profosyonel bir gurup Kievden İstanbula gençlerin en azından cenazesine
ulaşabilmek için hareket eder. Şehre geldiklerinde gençleri bulamadıklarına çok şaşırırlar 19mayıs stadının kale
arkasında bir kalabalık göze çarpar ANKARA semalarından. Stada geldiklerinde inanılmaz bir manzarayla karşılaşırlar.
Binlerce genç kale arkasında cansız yatıyor üstlerine bir pankart; ÖLÜM AYIRSA GÖNÜL AYIRAMAZ BİZİ ANKARAM. Hemen
altında AŞK TANRISI BİZİZ. Yazılı pankartlar ve hemen altında yatan binlerce cansız beden. Orada bulunan Türkü
yabancısı herkes ağlıyordur şimdi. ankaragücü yine yapmıştır yapacağını. Ancak orada bulunan nispeten daha yaşlı
olan adamın elinde bir yazı bulurlar ; ANKARAGÜÇLÜ OLARAK TEK VASİYETİMİZ ÖLÜNCE BİZİ STADA GÖMÜN. Altında küçük
bir not HEPİMİZ BİRER MEHDİYİZ. Türk gurup bunu okuyunca hıçkırıklara boğulmuşlardır artık yabancılarında yanaklarından
yaşlar süzülmektedir.
Bu olayın üzerinden 2 yıl geçmiştir TFF Türkiye ligi maçlarının Rusyanın başkenti Kievin Totsporter stadında devam
etmesine karar verir. Ve ilk maç ANKARAGÜCÜMÜZÜNDÜR Futbolcular ÖLÜM AYIRSADA GÖNÜLLER AYIRAMAZ pankartıyla
çıkarlar sahaya. Kievin TOTSPORTER stadının kale arkası boş bırakılmıştır. Çünkü kale arkasının birtek sahibi
vardır ;ORDA ÖLEN BİNLERCE CESUR YÜREK. AŞK TANRISI BİZİZ pankartı oaraya yerleştirilir. Maç esnasında bazıları kale
arkasından ANKARAGÜCÜ sesleri yükseldiğine yemin ediyorlardır. bazıları ise bu yabancı stadın kale arkasında üst
katında boş olmasına rağmen bir gurup gencin ölümüne bağırdığına yemin ediyorlardır. Ve bunu söyleyen bir kişi de değildir.
Evet sevdaları uğruna can veren binlerce genç yürek takımlarını yine yalnız bırakmamışlar anlaşılan hem nasıl yalnız
bıraksınlar canlarından çok sevdikleri ANKARALARINI. Öyle ya onlar Artık ANKARAGÜCÜNÜ gökyüzünün en üstünden izliyorlardır.
Ve yine küçük bir kaçamak yapıp en sağlam mekanları olan kale arkasına geldiklerini herkes biliyordur her birinin
sarı kadar temiz lazcivert kadar isyankar ruhu her ANKARAGÜCÜ maçında stadda oldukları hissedildiği için
Totsporterın kale arkası ANKARAGÜCÜ maçlarında boş bırakılmaktadır. Çünkü herkes onların Karasevdalarını yalnız
bırakmayacaklarını biliyordur…

EE NEDE OLSA BİZİ FARKLI KILAN A-Ş-K TIR.........

нüzüη çiçєği
09-19-2008, 01:00 AM
Çok şaşirtici Bi Olay Bu Hala çözemedim!!!

--------------------------------------------------------------------------------

Bir mühendis olan Necdet Durmaz kendi otomobiliyle yolculuğa çıkmıştı. Çalışmakta olduğu firma tarafından görevlendirilmiş ve İstanbul’dan Malatya'ya gidiyordu. Bu ildeki fabrikada bir arızayı acilen gidermesi gerekiyordu.

Ancak yol üzerindeki Kırşehir'in Dere bayırını geçerken otomobili bozuldu. Hemen köylülerden yardım istedi. Akşam vakti olduğu için kimse bir şey yapamıyordu. Necdet Durmaz geceyi mecburen orada geçirecek, sabah olunca da yakındaki bir kasabaya otomobili çekilecekti.

Kendisine hemen Köy Misafirhanesi'nde yer verildi. Necdet Durmaz burada bir süre dinlendikten sonra muhtarın yanına gitti. Muhtar misafirlerini en iyi şekilde ağırlamak için her türlü ayrıntıyı düşünüyor, otomobilini de merak etmemesini sorunu çözeceklerini söylüyordu. Muhtar, Necdet Durmaz o gece köy meydanında düzenlenecek olan düğüne davet etti.

Mustafa Belli köy meydanına geldiğinde, bütün kalabalık oraya toplanmış eğleniyordu. Davullar zurnalar çalıyor, köy halkı halay çekiyordu. Bir süre sonra Necdet Durmaz gürültüden uzaklaşmak için kalabalığın arka tarafına yürüdü. Ağaçların başladığı yerde tek basına duran çok güzel bir kız gördü. Yanına yaklaştı ve onunla tanıştı. Bu genç Kız köyde öğretmen olarak çalışıyordu. İstanbul’dan gelmişti.

Birlikte koruluğun içinde yürüdüler. Hava oldukça serin olduğu için, Necdet Durmaz genç kıza ceketini verdi. Koruluğun bittiği yerde, tepe başlıyordu. Genç kız daha fazla eşlik etmemesini, evinin o tepenin ardında olduğunu söyledi. Orada ayrıldılar.

Necdet Durmaz ne o gece, ne de ertesi sabah genç Kızı aklından çıkaramadı. Onu tekrar görmek istiyordu. Köy muhtarına gidip, durumu anlattı ve genç Kız hakkında bir şeyler öğrenmek istedi. Ancak o bunları anlatırken, muhtar şaşkınlık içinde onu dinliyordu. Çünkü bahsettiği öğretmen geçen kış evinde çıkan yangında ölmüştü.

Muhtar Necdet Durmaz'ı ikna edemedi ve birlikte o tepenin ardına hala yıkıntıları duran eve gittiler. Necdet Durmaz'ın bunu anlayabilmesi olanaksızdı. Verdiği tüm bilgiler doğruydu ancak ona, bu genç kadının artik yaşamadığı söyleniyordu.

Muhtar sonunda dayanamayarak Necdet Durmazı genç kızın mezarına götürdü. Köy mezarlığına girdiklerinde onları bir sürpriz bekliyordu. Uzakta duran bir mezar taşının üstünde Necdet Durmazın ceketi asılı duruyordu. Enteresan bir hikâye.

нüzüη çiçєği
09-19-2008, 01:00 AM
Hasret Ve Gözlerindeki Yaşlar

--------------------------------------------------------------------------------

Bir çeşmeden akan suya baktı birde gözlerinden akan yaşlara aynı çeşmedeki su gibi akıyordu.Sular akıp,derelere, derelerden ırmaklara akıp büyük sularla buluşup hasretliğini bitiriyordu oysa o gözyaşlarını kurutup hasretlerine kavuşamamıştı böyle gidersede kavuşamıyacaktı.Buraya on yıl önce gelin gelmişti; hemde kaçarak gelmişti. Annesinin bütün yalvarmaları boşunaydı,oysa şimdi olsa böyle yapar mıydı?Çok pişmandı; burada kimi kimsesi yoktu, keşke okulumu tamamlasaydım diye üzülüyordu.
Nedense insanlar hataları çok gençken yapar, sonrada pişmanlıklar yaşar.Biraz görmüş geçirmiş kişileri dinleseler böyle sıkıntı yaşamayacaklar.Ne gözlerinin yaşı sel olacak ne de hasretlik yaşayacaklar.Önce ayaklarınızın üzerinde durun, sonra kaderiniz sizi bulur.

нüzüη çiçєği
09-19-2008, 01:01 AM
Suzan'ın Gelinliği

--------------------------------------------------------------------------------

Mesleğimin ilk yılıydı. Küçük bir şehrin, küçük bir köyünde çalışıyordum.Lojman olmadığı için köydeki bir ailenin yanında bir göz odada yaşıyordum.İki yetişkin kızları vardı, ilk kızlarını gelin edeceklerdi, hem de şehire gidiyordu.Düğün hazırlıkları yapılmış, çeyiz yazılmış, damatlık alınmış, işin ilginç yanı kızın gelinliği yoktu.Merak edip sordum:_ Hani Suzan'ın gelinliği nerede? Dediler ki:_ Burada kızlar kırmızı bindallı giyerler.Kızın masumiyeti belli olsun diye.
Çok ilginçti damat, damatlık giyiyor ama gelin, gelinlik yerine bindallı giyiyor.
Öyle şey olmaz dedim.Suzan gelinlik giyecek, bundan sonra diğer kızlarda gelinlik giyecekler.
Kızın masumiyeti beyaz gelinlik ve belindeki kırmızı kuşağı ile belli olur.
Hemen apar topar gidip bir gelinlik ve kırmızı kuşak alıp döndük.Suzan'ı giydirdik,öyle güzel olmuştu ki köylülerde çok beğendiler.
Düğün başladı, damat ve gelin öyle uyumlu oldular ki geleneklerine gelinliği kattılar.
Bu gelinlik olayı köye iyice yayıldı.Kızlar gelin olurken annelerinin bindallısını hatıra olarak sandıklarında götürdüker.
Aradan otuzüç yıl geçmesine rağmen beni gelinlikçi öğretmen olarak anıyorlarmış.

нüzüη çiçєği
09-19-2008, 01:02 AM
Son Kez

--------------------------------------------------------------------------------

Aynada kendine son kez baktı, simsiyah uzun saçlarına veda etme zamanı gelmişti, son kez tarağı alıp uzun,uzun taradı. Farkına varmadan gözyaşları yanaklarından süzüldü.Boncuk gibi mavi gözleri hala buğuluydu,kendi,kendine söz vermişti bu savaşı kazanacak yıllar sonra hatırlayıp gülümseyecekti.Hemen hazırlanıp aşağıya indi,kuaföre saçlarımı kazıtmak istiyorum dedi ve ilave etti , bu yıl çok moda da.
İçinde öyle bir his vardı ki, sanki her ne yapıyorsa son kez yapıyormuş gibi hissediyordu , dudak ucu ile gülümseyip geçti.
Ertesi gün kliniğe gitti, yalnızdı hep böyle yapardı, yatar tedavisini olur eve döner, tatilden geldim derdi. Yine öyle yapacaktı; son süpriz olacaktı.
Anıları aklına geldi; çocukluğu, okul yılları,mesleğe başlayışı,eşiyle tanışması, evliliği ,kısa ama mutlu, onu kaybedişi, onun tek hatırası kızı.Birden yüreğinde acı bir sızı belirdi; keşke daha yaşasaydı diye içinden geçirdi ve yutkundu.Hemşire serumu koluna taktı ve ilaçları vermeye başladı.Birden uyuma isteği duydu,ve uyudu.Gözlerini açtığında hemen yanında kendi gibi maviş gözlü bir kız çocuğu ona bakıyordu, birden canın acıyormu teyze dedi.Birden acılarını unutmuş kız çocuğunu izliyordu._ Aman tanrım sen ne kadar küçüksün, burada ne yapıyorsun ? dedi.Kız bende senin gibi son kez yapılacakları yapıyorum,dedi ve gülümsedi.Son kez mutlu olmak
Son kez bakmak
Son kez gülmek
Son kez konuşmak
her şey için son son son ve son.
Lütfen her şey son olmadan mutluluğu yakalayı

нüzüη çiçєği
09-19-2008, 01:02 AM
....nazenin....

--------------------------------------------------------------------------------

Kapandığın odalar korur mu zannediyorsun seni, ben intikamın eski
dostu, peşinden çığlıklar attığım yollarda sen, unutuldun mu
sanıyorsun, kızım örtsün yüzünü adını söyle gelsin uzağından, dokuz ay
içinde taşımaya bile cesaret edemediğin o artık babasının kızı,
çöplerden geri aldım bir tanemi,kendimden üfledim içine yoksa seni
sever miydi, bilmiyorsun, gece yattığında karanlık kırıştırmasın diye
ninniler söylüyor anneciğine, tıpış tıpış geliyor peşimden, yatağının
sol yanına kıvrılıyor, bazen ağlıyorum, minnacık elleriyle mıncıklıyor
yanağımı, her defasında sana ne kadar çok benzediğini fark ediyorum,
baba diyesi dudaklarında bir tanemin üzerinde çöp kokusu var
çıkartamıyorum, kulağına eğiliyorum sabah olmaya yakın, tam
lanetleyecekken seni uykuya dalıyor omzunda, içimde kalıyorsun
atamıyorum... Saatin çalıyor işe gidiyorsun, umurunda değil kim uyumuş
yanında,olsun kızımla seni her sabah yolcu ediyoruz akşam ki bize...
Çöp kokusu var üzerinde çıkartamıyorum, rüyasında adını mırıldanıyor,
canı çekiyor sesini, ben taş mıyım sanıyorsun öyle senin gibi susa
kalamıyorum... Kahverengi bakıyor herkese gözleri yanakları gibi
elbiseler aldım üstüne, başında şapkasız üzgün oluyor annesi gibi o da
rahat edemiyor şapkasız, saatlerce dua ediyorum, burnundaki morluğu
görebilmek için, yağmur yağsın diye, ortalık ıslandı mı cam gibi
oluyor gözleri ela bakıyor etrafa...
Okula gitme zamanıydı ayşecikle ömerciğin annelerine kavuştukları
yıllarda, eflatun ojeler sürdüm parmaklarına, omuzlarının üstünden
dökülen saçlarını ördüm, hani bir ada hayalim vardı kaçıracaktım seni
mavi boncuk filmindeki eterli pamukla sen kendine geldiğinde
dalgalarda yıkayacaktım ya ayaklarını çok merak etmiştin o kumsalı
sonra bir gün göstermişti tanrı rüyanda sana, el ele dolaştıktan sonra
ismini yazmıştım kumsala pembeli deniz kabuklarıyla işte onlardan
yaptığım tokaları bağladım zindan karası saçlarına...
Çarşamba sabahıydı, tüm ankara tek yürek yağmuru dinliyordu...
Burnunda küçük morluğu, eflatun tırnakları, deniz kabuğu saçlarıyla
tuttu ellerimden, beslenme çantası almaya gidiyorduk, çöp kokuyordu
giydikleri utanıyordum, üzerinde pisiler olanı beğendi, minicik gülüşü
tüm dünyaya büyük geliyordu... Kırmızı kalpten kaplıklar istedi, güzel
yazı defteri, müzik resim, ve saire... Havhavlı kocaman çantasına
yerleştirdi, kıyamadım sırtına asmaya kayboluyordu içinde küçücük
bedeniyle, çantayı koluma, kızımı omuzlarıma aldım, dönülebilecek
köşeler o kadar çoktu ki nereye baktığını hiç düşünmedim o
adamların... babasından pamuk şeker istedi ebruli sesiyle, yemek
kısmet olmadı güzelime, yorgunluktan uyuya kalmıştı, her yanım pamuk
şeker bulaşığıydı...
Eve girdiğimizi dokundu melekler kollarında... uyandı küçüğüm...
Minicik dudaklarıyla öpücüklere boğdu beni belki de şeker yüzünden...
Ben onun tatlı babasıydım, dibi tutmuş pilavlardan sonra tek yiyebildiği...
Aslan babası önlük almayı akıl edememişti, yine elalara boyandı
gözbebekleri, kollarımı açtım, unuttuğun tüm rüzgarlarla beraber
doldurdu için, koşarak geçtik yine yazılanları, kırmızı elbisesinden
vazgeçmek istemiyordum, birileri bana inat oturmuş kabak çekirdeği
yiyordu... kara önlük almaya ak sakallı dedesine gittik, yo hayır
babam değil ama biriciğimin sakallı tatlısı, telli dedesi, en
miniğinden buldular getirdiler, benim ela bakamayacağımı bilmediğinden
ağladığımı fark etmedi, kızcağızım beni de düşünmüş meğer yakasına
kocaman birde kırmızı kurdele istedi, o zaman gördü ağladığımı,
kocaman açtı kollarını arkasında birleştirmeye çalıştı, beni o kadar
seviyordu sarıldım...
Çöp kokuyordu sevgimiz, ne yazıktı ama kader senden başlıyordu ağlamaya...
Eve döndük,bu sefer yiyebildi, pamuk şekerini, saçlarını taradım,
annesi çarpı dördünden sıktım üzerine, önce kollarımda öptüm, sonra
yatağına koydum, mutfağa koştum senden uzak sütler ısıttım, kıyamadım
uyandırmaya bekledim sabah olmasını... süt soğudukça tekrar ısıtıp
geri dönüyordum ayaklarımın ucuna basaraktan, ne rüyalar istedi onu
benden gözlerinin içine yabancı hayaller girmesin diye izin
vermedim...
ne sevdalar geçti ömrümüzden,
ama bir seni atamadık içimizden..

нüzüη çiçєği
09-19-2008, 01:03 AM
Kötü Haberler Kırlangıcın Kanadındadır ( Gerçek Bir Öyküdür)

--------------------------------------------------------------------------------

O yaz sonuna doğru böyle bir haber alıp, böyle sarsılacağımızı hiç ummazdım.Kendi kendime neden kırlangıç diyorum bence en hızlı uçan odur.Kötü haberler tez yayılır.On yıl önceydi meslektaşımızı memleketine uğurlamıştık.Eylül ayında dönecekti,fakat yüksek lisans için müracat yapmış hak kazanmış, bize süpriz olsun diye söylemeden gitmişti.Okul müdürü telefonla haber verip gelmesini istemiş,bizde o gün grup olarak toplanıp sohbet edip, yıl sonu piknik resimlerine bakıp onuda andık.Evlerimize dağıldık biraz sonra arkadaşım beni aradı ve kırlangıcın kanadında gelen o kötü haberi verdi.İnanamadık, hemen haberin kaynağını araştırıp,doğru haberi öğrendik.Müdürün telefonu üzrine yola çıkmış gece Kırıkkale yakınlarında otobüsün devrilmesi sonucu bir tek o hayatını kaybetmişti.Bize yapacağı süpriz kırlangıcın kanadında öyle hızlı geldi ki aradan bunca zaman geçmesine rağmen o hep gelecek sanıyoruz.Arkadaşlarla bir araya gelince hala daha iki sözümüzden birisi o.Ben diliyorum ki sizlere güzel haberler kırlangıcın kanadında gelsin

нüzüη çiçєği
09-19-2008, 01:03 AM
Bülbülü Altın Kafese Koymuşlar

--------------------------------------------------------------------------------

BÜLBÜLÜ ALTIN KAFESE KOYMUŞLAR

O gece, gözümü uyku tutmuyordu. Yatağın içinde bir sağa, bir sola dönmekten içime fenalıklar geldi. Ertesi sabah ilk işim; bir hafta önceden hazırladığım bavulumu gözden geçirmek oldu. İlk kez ülkemden uzak, hiç bilmediğim yerlere gidecektim. Yolculukları, vedaları oldum olası sevmemişimdir. Adı konulmamış sözcüklerdi ayrılık. Rıhtımlarda, garlarda, havaalanlarında dökülen gözyaşlarını bir araya getirme imkânımız olsaydı belki de su basardı dünyayı.
Kız kardeşim, eniştem ve kızımla birlikte, günün saçları ağarırken havaalanındaydık. İlk kez uçağa binmenin heyecanı ile korku, birbirine karıştı. Alanda yapılması gereken resmi işlemler bittikten sonra, yarım saat kadar banklarda oturduk. Nihayet yolculuk vakti gelip çatmıştı. Zaman daraldıkça içimdeki korku da artıyordu. Yanımdakilere hissettirmeden elimdeki gazeteye boş gözlerle bakıyor, ardı ardınca dualar okuyordum.
Havada yoğun bir sis vardı. Göz gözü görmüyordu. Bu durum heyecanımı bir kat daha artırdı. Merdivenlerden uçağa doğru çıkarken son kezmiş gibi dönüp arkama baktım. İnsanlar telaş içinde koşuşturup duruyor, servis araçları dolup dolup boşalıyordu. Sonunda uçaktaki yerlerimizi aldık. Cam kenarına oturmuştum. Amacım, geçtiğimiz yerleri tepeden görebilmekti. Hareket başlayınca, ilk hızda yüreğim ağzıma geldi sandım. Bir tuhaf olmuştum. Yine gazetelere sığınmış, onları okuyarak nerede olduğumu unutmaya çalışıyordum. Hostes kızların gülen yüzü, yolcuların şakalaşmaları, anonslar, hiçbiri heyecanımı yatıştıramıyordu. Bir ara camdan dışarı baktım. Az önce altında küçücük kaldığım binalar, ağaçlar minik birer cüceye dönüşmüştü. Kısa bir süre sonra onları da arar olmuştu gözlerim.
Bembeyaz bulutların üzerinde yüzer gibiydik. Güneş, pamuk tarlalarını cilalarcasına yansıtıyordu ışıklarını. Her yer pırıl pırıldı. Sisler ayaklarımızın altında kalmıştı. Yeryüzünü beyaz bulutlarla örten sıcak nefesli bir dünyanın kolları arasında sallanıyorduk. Kolumdaki saate bakmaktan yorulmuştum. Sonunda iniş için kemerlerimizi bağlamamızı öneren anons ile tüm kuruntularımı unuttum. O anda ressam olmadığıma ne kadar üzüldüm anlatamam. Haritadan yerini ezberlediğim Alp Dağları ayaklarımın altında dans ediyordu. Heidi; Clara’nın tekerlekli sandalyesini dağ çiçekleri üzerinde gezdirirken, Alp Dede “yemek hazır” diyordu belki de.
Stutgart’a iniş başladığında artık yeşil ormanları, dağları, yolları görebiliyorduk. Önce bir maketin parçalarını birleştirmeye çalıştım. Yere yaklaştıkça binaları ve insanları seçebiliyordum. Büyük bir gürültüyle hava alanına indik. Teşekkür anonsunun ardından uçaktaki yolcuların yoğun alkış sesleriyle irkildim.
Sonunda uçaktan indik. Gümrük kontrolü sırasında dikkatimi çeken bir şey oldu. İki saat öncesi Yeşilköy havaalanında edepsizlik edip; memurlara, ağır aksak işleyen düzene kızarak, ortalığı karıştıran birkaç kişi burada kuzu kesilmişti. Sesleri çıkmayınca güldüm kendi kendime. İşte yine tek memur, kuyruk ve uzayan işlemler. Değişen tek şey dilleriydi. Nihayet sıra bana gelmişti. Kabindeki sıska adam, kalın çerçeveli gözlüklerinin arasından bakarak, yüzüme karşı bir şeyler söylüyor, yanındaki arkadaşına pasaportumu gösterip bir sorun olduğunu açıklamaya çalışıyordu. Dilini anlamadığım için kızım müdahale etmek zorunda kaldı. Adamın alay eder gibi sırıtması sinirlerimi iyice germişti. İçimden ağzıma ne geldiyse ver yansın ettim. “Sen de memur olacaksın. O zaman neden benim dilimi öğrenmedin, kendini ne sanıyorsa…” Üstelik elimdeki yeşil pasaportu bir türlü çözemedi. Sağa sola telefon açıp bilgi almak zorunda kaldı. “Bunun dünyadan haberi yok” dedim. Bana saatler kadar uzun gelen bir incelemedir başladı. Şimdi sinirlenip isyan etme sırası bendeydi. Bir de İstanbul’da yabancı gibi davranan, kızıp bağıran insanların buradaki suskunluğuna içerlemiştim. Dayanamadım. Arkama döndüm. Özellikle anlaması gereken kişilereydi bu mesajım. “Şimdi neden susuyorsunuz, onbeş dakikadır benim yüzümden bekletildiniz. Memura söyleyecek sözünüz yok mu?” Çıt yoktu. Üzerlerine alınmadılar bile. Olsun, söylemiştim ya! Neyse ki pasaport işi çözüldü de arkamdaki yakınlarımın işlemleri benimki kadar uzamadı.
Eşyalarımızı alırken camdan el kol işaretleri yapan yeğenimi gördüm. Bizi karşılamaya gelmişti. Onun gülen yüzüyle yelkenlerim suya indi. Dışarı çıkar çıkmaz kollarına atıldım. Bütün yorgunluğum, stresim bir anda yok olmuştu. Her birimize aldığı karanfilleri uzattı. Karanfilli karşılamanın ardından yeni aldığı lacivert renkli Audi arabasında yerlerimizi aldık. Neşeyle Willingen’e doğru yola koyulduk. Sık aralıklarla rastladığımız (ausfahrt) tabelasının çıkış anlamına geldiğini öğrenince dillerimiz arasında ne büyük fark olduğunu düşündüm. İçimde sert bir görüntü uyandıran bu kelimeyi defalarca tekrarladım ve işi şakaya döküp olur olmaz esprilerle yanımdakileri güldürdüm. O kadar çok tabela vardı ki, burada yolunuzu kaybetmeniz mümkün değildi. Onları dikkatle takip etmek yeterli olacaktı sanırım. Dikkatimi çeken başka bir şey de; yol boyunca yerleşim alanlarına rastlamayışımızdı. Köy ya da mahalleler otobanın bir hayli uzağında kurulmuş olup toplu halde ve düzen içindeydi. Kış olmasına rağmen ağaçların dipleri tertemizdi. Sanki ağaçlar yapraklarını hiç dökmemiş gibiydi. Sol şerit bomboştu. Sürücüler, önündeki aracı solladıktan hemen sonra sağ şeride geçiyorlardı.
Yıllardır gözyaşları içinde uğurladığım ve yine sevinç gözyaşlarıyla karşıladığım kardeşimin yuvasını görmek için sabırsızlanıyordum. Uzun süren bir yolculuğun ardından beklenen an gelmişti. İçimdeki vahşi çocuk kıpırtılarıyla arabadakileri gülmekten kırıp geçiriyordum. Otobandan ayrılınca eve yaklaştığımızı anladım. Bir süre sokaklarla köşe kapmaca oynadık. Uçarcasına arkamızda bıraktığımız ıssız yollardan sonra eve gelmiştik. Kardeşim yoktu, çalışıyordu. Eşi; kendilerine ait olan marketin önünde, o her zamanki gülen yüzüyle bizi karşıladı. Sevinç gözyaşları birbirine karışmıştı. Evleri, Karaormanlar’a bakıyordu. Etrafı ağ şeklinde tellerle çevrili kocaman bir bahçenin ortasındaydı. Tellerin önünde düzgün biçilmiş bir duvar gibi duran bistürüler adeta güvenlik habercisiydi. Beş katlı bir apartmandı burası. Sokak kapısından içeri girince hayretten donakaldım. Bu kadar geniş bir alan bizde olsaydı, binayı yapan müteahhit mutlaka oraya da bir daire sıkıştırırdı. Duvar boyunca uzanan camlardan, ormanın yeşil gözleriyle bakışırken, dilsiz dizeler döküldü yüreğimden. “Bana öyle bakma yağmur…”
Almanya’ya yeğenimin düğünü için gelmiştik. Hemen bitişikteki stüdyo tipi dairede oturacaklardı, geçici olarak. İçindeki kiracı biz gelmeden bir gün önce ayrılmıştı. Bir süre dinlendikten sonra yandaki eve geçtik. Aman Tanrım, bu ne! Tam bir rezaletti dairenin içi. Burası adam olmaz dedim. Yerdeki karolar sökülmüş, duvarda kan izleri, camlar kırık ve mutfak dolabı paramparçaydı. Hepimiz, harpten çıkmış gibi görünen bu evi nasıl toparlayacağımızın hesaplarını yapıyorduk. Banyo taşlarının rengi belli değildi. Kurnalar çalışmıyor, elektrik düğmeleri kırık, bazılarının prizleri tamamen sökülmüştü. Çıkan kiracının ruhsal bunalım geçiren bir Yugoslav olduğunu söylediler. Bekâra neden ev verilmediğini şimdi daha iyi anlıyordum.
Evin tadilatı sırasında çıkan inşaat malzemelerini kardeşimin getirdiği çuvallara doldurduk. Onları uzak bir yere götüreceklerdi. İlk defa çöplerin türüne göre ayrı konteynırlara konulduğunu orada öğrendim. Kapı açıktı. İşinden evine dönen ve asansörü tercih etmeyen Alman bir komşuları geçerken bana bir şeyler söyledi. Tam olarak tutamadım belleğimde sözleri. Tuttuğum kadarını yengeme anlatmaya çalıştım. Adam bana kötü bir söz mü söyledi şüphesiyle içim içimi kavuruyordu. Tavrından iyi şeyler söylediğini anlamıştım ancak içimdeki kuşkuyu yenmem gerekiyordu. Üstelik Almanca olarak kendisine teşekkür etmiştim. Yengemin açıklamalarına göre; “kolay gelsin, iyi akşamlar” anlamında tarafıma söylenen sözlere mantıklı karşılık verdiğim için sevinmiştim. Güldüm kendi kendime. Tanımadığım birine selam versem kendi ülkemde nasıl karşılanırdım acaba? Aslında iyi niyetli insanlar her yerde vardır ama nedense bizler karşımızdaki insanı anlamaya çalışmıyoruz. Tepkisel davranıyoruz her nedense. Evden çıkınca karşılaştığımız herkese “günaydın, iyi günler, hayırlı işler” diyebilsek ne kaybederiz sanki!
Öğretmenliğe ilk başladığım okuldaki öğrencilerime sıkı sıkıya tembih ederdim. “Beni gördüğünüz zaman saklanmayın. Günaydın deyin. Büyüklerinizin hatırını sorun. Arkadaşlarınızla karşılaştığınızda onlardan iyi günler, günaydın sözcüklerini esirgemeyin…” Öyle gün oldu ki; okulun önüne geldiğimde sıraya dizilip her biri “günaydın öğretmenim” demek için uzun kuyruklar oluşturdu. Bazı uyanıklar “günaydın” dedikten sonra tekrar sıraya girer ve kuyruğun uzamasına neden olurdu. Bu yüzden birkaç kere derse geç başlamak zorunda kalmıştım. Başa çıkamayacağımı anlayınca sıraya girmemelerini söyledim. Bu tören çok zamanımı alıyordu çünkü. Hatta iyi mi yaptım, kötü mü diye düşündüğüm zamanlar bile olmuştu.
Bir hafta içinde o harabe evi saray yavrusuna çevirdik. Hepimiz bir işin ucundan tutunca kısa sürede işler bitti. Bauhaus’tan aldığımız mutfak dolabı parçalarını kendi çabalarımızla monte ettik. Yer karolarından banyo malzemelerine kadar her köşe yenilendi. Karoları yeğenimle eniştem birlikte döşediler. Burada işçilik çok pahalıymış. Herkes kendi işini kendisi yapıyordu. Sıra mobilyalara gelmişti. Çevredeki bütün ev eşyaları satan mağazaları dolaştık. Mobilyaların gelişiyle evin yüzü güldü. Bu arada düğün hazırlıkları da hızla sürüyordu. Bir yandan gelin eviyle uğraşıyor, bir yandan bizi görmeye gelen misafirleri ağırlıyorduk. Azınlık konumlarından olsa gerek, burada Türkler adeta kenetlenmişlerdi. Bu arada; Türkiye’den misafir gelmiş diyerek ziyaretimize gelen, günün hemen her saati bizleri hediyelerle kucaklayan yeni yüzlerle tanışıyorduk. Yengemin yakın arkadaşlarından biri ekmek kızartma makinesi getirmişti bana. Bu hediyelerin karşılığını nasıl vereceğimi düşündüm. Kendimi borçlu hissediyordum. Oradan bir şeyler almak hoş olmazdı. Türkiye’ye döndüğümde; orada bulunmayan, onları sevindirecek, zevklerine uygun hediyeler alıp gelişlerine hazırlamalıydım.
Sonunda düğün günü geldi çattı. Konvoydaki arabaları sayamadım. Her biri Türk bayraklarıyla donatılmıştı. İçimden akan sevinç gözyaşlarını zor tutuyordum. Anlaşılan İstanbul’u özlemiştim. Şehir dışına çıktığımızda klaksonların yarışı başladı. Yol boyu sessizliğe alışık ormanlar başlarını eğerek sevincimize katılıyor gibiydiler. Aralarında barınan diğer canlılar, çıkardığımız gürültülerden korkmuş olmalılar ki, ormanın derinliklerine doğru kaçıyorlardı. Yolculuğumuz sırasında karşılaştığımız Almanlar da el sallayıp klakson çalarak neşemize eşlik ettiler. Gökyüzü giderek maviliğini terk ediyor, yer yer bulutlarla örtünüyordu. Birkaç kez bardaktan boşanırcasına inen yağmur sahnelerine tanık olduk.
Gelin alma âdeti tamamen geleneklerimize uygun yapıldı. Kapılar kapatıldı, bahşiş alınmadan açılmadı. Gelinin beline kırmızı kurdele bağlandı, kardeşi sandık olmadığı için çeyizlerin yerleştirildiği büyük karton kolinin üzerine oturtuldu. Bahşişler yüklü olmayınca kızı evden çıkarmayacaklarını ısrarla belirttiler. Sonunda, kız evinin tüm istekleri aşağı yukarı gönüllerince yapıldı ve konvoyumuz aynı yoldan geri döndü.
Örf ve adetlerimizin burada da uygulanışı açıkçası beni çok sevindirmişti. Gelini odaya kilitledikleri anı hiç unutamam. Yolumuz uzundu. Vakit daraldıkça sinir katsayısı artıyordu. Kardeşim patladı sonunda. “Bu kadar da olmaz ki! Zaman kısıtlı, yol uzun ve siz hala bahşiş peşindesiniz. Kapıyı açmazsanız çeker giderim” dedi ve merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Kolundan tuttum; “sen ne yapmaya çalışıyorsun?” Dedim. “Sus, sen karışma abla, şimdi koşarlar arkamdan. Canıma tak etti artık. Beş yüz Euro para çıktı cebimden, bunun adı adet değil soygun” dedi. Onun kızdığını görünce kapı açıldı, gelini kendileri indirdiler merdivenlerden. Yorucu bir yolculuktan sonra hınca hınç dolu kocaman bir spor salonuna girdik. Sahnenin tam karşısındaki tribün boyunca sarkıtılan Türk bayrağı salonun göz bebeğiydi. Her yöremizden çalınan müziklerle adım adım vatanımdaydım. Gecenin ilerleyen saatlerinde ve coşkulu bir düğünün izleriyle yavaş yavaş dökülmeye başlamıştık. Hannover’den, Berlin’den, Zürih ve Amsterdam’dan gelen yakınlarımızın bazılarını uzun zamandır görmemiştim. Onlarla karşılaşmak heyecan vericiydi. Kimi çocukluğumun, kimi gençliğimin kokusunu yansıtıyordu. Düğünde Alman, Yugoslav, İtalyan komşuları da vardı. Hep birlikte eğlendik. Bizler halk olarak barışı çok seviyoruz. Bu manzarayı görünce bir kez daha anladım bunu. Kardeşlik, dostluk, barış çığlıklarıyla sarsılıyordu koca salon. Damat olan yeğenimin müzik gösterileriyle düğün sona erdi.
Düğün sonrası, kendi imkânlarımızla çevre gezileri yaptık. Şehrin ortasındaki giriş kapısını seyretmek için sıkça köprüye çıkıyordum. İlginç mimari yapısı dikkatimi çekmişti. Kardeşim çalıştığı için ancak hafta sonları beraber çıkabiliyorduk. Tuna nehrinin bir bölümü şehrin ortasından süzülerek inerken köprüden aşağıya bakmak hoşuma gidiyordu. Hemen her gün öğleden sonra nehrin kıyısına iniyor suların kulakları sağır eden gürültüsünü dinliyordum. Burası eski bir yerleşim merkeziymiş. Ormanların, parkların daha doğrusu yeşilin merkeziydi bana göre. Müzenin sol tarafında genişçe bir su kaynağı vardı. Anlatılanlara göre Tuna’nın ilk başlangıç noktası orasıymış. Bir de, içme sularının en bol olduğu yer olarak biliniyormuş Villingen. At yarışlarının yapıldığı bir hipodrom, kayak merkezi ve belki yüz yıllık ağaçları barındıran güzel bir parkın içinden akıp giden suların salınışına bakılırsa, duyduklarım doğruydu. Kilisenin içi görülmeye değerdi. Büyülü bir dünya gibiydi açıkçası.
Çok eski zamanlardan bu yana orada yaşayan, köklü bir ailenin uzantısı olduğunu söyleyen yaşlı bir hanımla ilginç sohbetimiz oldu. Ben kendi dilimle sordum, yeğenimin yaptığı tercümelerle anlattıklarını not ettim. Bir de yengemin arkadaşı Kader Hanım’dan aldığım bilgiler doğrultusunda masallar ülkesindeymiş gibi saatlerce rüyalarda gezindim. Villingen’de her kış; şubatın sonu ve mart başında kışı kovmak amacıyla kutlamalar yapılırmış. Yüz yıllardır süren bu inançla her köylü bir yıl boyunca hazırlık yaparmış. Şu anda, biraz daha modern olmak üzere (Fasnacht) dedikleri adetleri sürüyormuş. Fasnacht boyunca maskeler boyanır, yeni kıyafetler dikilir, erkekler saman adam olur, eşleri de saman hanım olarak kutlamalara katılırlarmış. Hazırlıklar tamamlanınca belirli bir saatte kilisenin önünde toplanırlar ve bütün Villingen’i dolaşırken kışı kovduklarını anlatan sözcüklerle, tarlalarını rahat bırakması için kışa bağırırlarmış. Son yıllarda sesleri kışı kovma yerine; yaşamlarını daha rahat sürdürebilmeleri, yabancı düşmanlığını kınamaları yönündeymiş. Yeni açılan kültür dernekleri ve okulların katılımıyla bu adetleri hala sürüyormuş.

Eskiden, kışın tamamen gitmesi için samandan yaptıkları cadıyı bir direğe asarlarmış. Saat 00.00’ı gösterirken altına saman doldurup; kötülüklerden korunmak amacıyla onu ateşe verirlermiş. Böylece cadıyla birlikte bütün kötülüklerin uzaklaşacağına inanılırmış. Şimdilerde kilisenin önünde tiyatro kurulup kutlamalar sürdürülmektedir. Gece yarısı cadı kılığına giren güzel bir genç kız bütün sokaklarda köylü kıyafetine bürünmüş delikanlılar tarafından kovalanmaktadır. Yakalanınca direğe bağlanır, sembolik yakılma töreni yapılır. Tabi bu arada yakılan saman bebektir.
Villingen Almanya’nın en eski şehriymiş. 999 Yılından 1218’e kadar küçük bir köy iken, 1218’de şehir statüsüne getirilmiş. 3. Villingen kralı Graf Berthold Kaiser Otto, köylülerini krallığı süresince çalıştırmış.(999_1002) Yerini alan kral Heinrich 1020 yılına kadar yönetim de kalmış. Her iki kralın da mezarları şu anda Villingen’de bulunmaktadır. Kral Heinrich’in ölümünden sonra şehre gelen bir papaz 1020 yılında kilisenin kuruluşunda büyük rol oynamış. Orada göreve başlamış. O günden sonra Villingen, kraliyet yerine kilisenin hâkimiyeti ve Allah yolunda adımlar atan bir şehir olarak duyulmaya başlanmış. İlk ve ortaokullar rahibeler tarafından yürütülüyormuş. Öğretmen olarak sadece rahibeler atanmış. 1839 Tarihi itibariyle Villingen, Karaormanlar bölgesinin en zengin şehri seçilmiş. Çevre köylerden at arabalarıyla alışverişe gelen köylüler bu şehrin ekonomik büyümesinde katkı sağlamışlar. Burada yaşayan ilk yerlilerin Yahudiler olduğu bilinmektedir. 1939 yılında Avusturyalı Adolf Hitler Almanya’yı ele geçirince yerli halkın büyük bir kısmı göç ederek kaçmışlar. Savaş 1945’te sona ermiş, kaçanların bir kısmı geri dönmüş. Halen yüzde seksen Yahudi ailesinin yaşadığı bu eski şehir, dışarıdan gelen birçok yabancının yaşamak için tercih ettiği önemli bir yerleşim merkezidir. Şehir hakkında verilen bilgileri can kulağı ile dinlerken kendimi tarih dersinde sanmıştım. Ortaokulda bir tarih öğretmenimiz vardı. Her derse girişinde; “Geçmişi olmayanın geleceği olmaz.” Derdi, gülerdik. Hatta Güler adında bir arkadaşımız, öğretmen sınıfa girmeden tahtaya geçer biraz sonra tekrarlanacak atasözünü peşin peşin söylerdi. O gece, duyduklarımı yineledim zihnimde. Halkların ezilişini, insanların çektiği acıları canlandırdım gözlerimde. İnançların yanılgısını, insanları sürü gibi oradan oraya çekmenin doğurduğu isyan sonuçlarını ve insan iradesinin güçlülüğünü düşündüm. Şimdi değişen neydi? Hep aynı nakarat!
Sabahın ilk ışıklarıyla deprem sanarak uyandığım o korkulu anı hiç unutmayacağım. Gürültüyle yatağımdan fırladım. Her taraf bembeyazdı. Yolun ortasında ağır aksak adımlarla ilerleyen kar temizleme aracının çıkardığı gürültüyü deprem sanmıştım. Kar yığınları Kara Ormanlar’ı sarmış, doyasıya seyrettiğim bu manzarayı zihnimde resimleyerek anılarım arasına yerleştirmiştim. Kaldığımız süre içinde hafta sonlarını uzak yerlere giderek değerlendirdik. Birkaç günlük Noel tatili sırasında İsviçre, Hollanda demedik, gezdik. Çeşitli semtlerde tekrarlanan Türk gecelerine katıldık. Zürih’te bir market açılışına davet edildik. Bu tarihi binanın bin sekiz yüzlü yıllarda yapıldığını öğrendim. Hala taş gibi ayaktaydı. Yer ile tavan arası yüksekliği tahminen beş metre kadardı. Açılıştan sonra birkaç saat dolaştık. Gezmek için fazla zamanımız olmadı. Ertesi gün, Hollanda’ya gittik. Donkişot’un yel değirmenleri, deniz evleri, sık karşılaştığımız kanallar Amsterdam’ın simgesi gibiydi. Yel değirmenlerinin altında cüce gibi kalmıştık. Şehir merkezinin hemen yakınında alabildiğine uzanan tarım alanları ile orman arazileri iç içeydi. Yoğun sis duvarlarını aşarak orada yaşayan yakınlarımızla hasret giderdik. Bir gece orada kaldıktan sonra geri döndük.
Dönüş sırasında uğradığımız konaklama tesislerinin temizliği ve teknolojik donanımına hasetle baktım. “Sayın falan filan otobüs yolcuları, konaklama tesislerimize hoş geldiniz…” diyen kulak tırmalayıcı anonslar da yoktu. Tesislerden içeri girdiğinizde aradığınız her şeyi bulmak mümkündü. Yani kısacası yok, yoktu diyebilirim.
Hannover’de yaşayan akrabalarımızın ısrarlı daveti üzerine yönümüzü oraya çevirdik. Şehrin merkezinde pankartlarla yürüyen insan kalabalığını görünce kendimi Taksim’de gibi hissettim. Ara sokaklara dalmak zorunda kaldık. Geceyi orada geçirdik. Tüm sevdiklerim yanımdaydı. Onca yorgunluğa rağmen kuş gibi hafiftim. Dünyayı dolaşan bir kaptan gibiydim. Yeni yıla hazırlanan sokaklar renkli neon ışıklarıyla donatılmıştı. Sokaklar güzellik yarışmasına çıkmıştı adeta.
Akşamın erken saatlerinde başlayan kar yağışı çılgın bir boğa gibi saldırıya geçti. Ormandaki beyaza bürünmüş ağaçların aralıklarından sızan ışıklar billursu maviliklerle cama vuruyordu. O Pazar sabahı çocuk sesleriyle uyandım. İçerde herkes uyuyordu. Yavaşça balkona çıktım. Her birinin Alman olduğunu tahmin ettiğim çeşitli yaş grubundan insanlar parkın önünde gezintiye çıkmışlardı. Çocuklar bellerine kadar gömüldükleri kar yığını içinde şakalaşıp oynuyorlardı. Dünyanın neresinde olursa olsun; çocuklar hep aynıydı demek ki. Kimi ormandan aşağı kızak kayıyor, kimi parkın içinde kartopu oynuyordu. Bazıları yerde yatarak boylarının ölçüsünü kıyaslıyorlardı. Gülümseyerek onları izlerken söyledikleri sözleri anlamayı ne çok isterdim.
Balkondaki karları temizlemek için elime geçirdiğim faraşı doldurup bahçeye fırlattım. İkincisini doldurmak üzereyken Hamide’nin telaşlı sesi duyuldu. “Aman ha, sakın aşağı atmayasın” dedi. “Neden?” Diye sordum. Yasakmış, bundan ceza gelebilirmiş falan. O anda bu yasaklar ülkesinde yaşamanın bana göre olmadığını düşündüm. Ah İstanbul ah! Seni ne çok özledim, bilemezsin. Korkuyla, yasaklarla kurulan düzen fikri hoşuma gitmemişti. İki gün önce eve gelen ceza mektubu, klakson yasağı, birikmiş karların bahçeye savrulması yasağı… Yasaklar… Yasaklar… Şunu anladım ki, biz Türkiye’de özgürlüğün krallığını yaşıyoruz da farkında değiliz. Burada adım atmaya korkuyor insan. Yasaklar yüzünden gölgemden korkar olmuştum. Caddelerde öyle yerlere kameralar koymuşlar ki, her an izlendiğiniz kuşkusuna kapılıyorsunuz. Eve gelen o ceza mektubu da bunun bir göstergesiydi. Yeğenim hız limitini aştığı için kamerayla görüntülenmiş. Arabanın plakası ve sürücü net olarak resimlendirilmişti. Ancak sürücünün yanındaki koltuk koyu çizgilerle karalanmıştı. Bir de sokakların bomboş oluşuna şaşmıştım. Bu insanlar nerede acaba diye düşünmekten kendimi alamıyordum.
Yeni yılın arifesiydi. Hemen bütün evlerin cam kenarlarında renkli ışıklar ve mumlar boy gösteriyordu. Şehir merkezinde kurulmuş stantlar arasında dolaşırken nihayet insan yüzleri görmeyi başarmıştık. Noel giysileri içinde dolaşan kadın ve erkeklerle adım başı karşılaştık desem yalan olmaz hani. “Ho! Ho’” sesleriyle ilgi odağıydılar. Bir ara genç bir kız yanıma yaklaşıp bana dönerek bir şeyler söyledi. Cümlenin içinde geçen” adres” sözcüğünü yakalamıştım. Anladım ki, bir yeri arıyor. “E, be kızım, bunca insanın içinde beni mi buldun adres soracak!” Anlamadı tabi ki. Ya, gördün mü bak, sen de beni anlamadın. Bizimkiler koptu bu durumda. Kardeşim:
_Ne güzel anlattın abla, o da seni anladı.
_Bu üçüncü oldu ama benden başka soracak kimse yok mu, o da sormasın o zaman, dedim. Herkes gülmeye başladı. Bir süre daha dolaştık. Yakınlarımıza götürmek üzere hediyelik eşyalar aldık. Çikolatalar öyle ucuzdu ki, aldıklarımın hemen hepsi neredeyse çikolataydı diyebilirim. Kilisenin önüne geldiğimizde cadıları ve yakılan saman bebekleri hayal ettim. Şehrin havadan çekilmiş resimleri vardı bir mağazanın vitrininde. İki anayol tarafından dörde bölünmüş, çevresi kocaman bir daire ile sınırlanmıştı. Dairenin sınırları yemyeşil ağaçlarla belirtilmiş ünlü bir ressamın tablosu gibiydi. Bütün evlerin camları mumlarla süslenmişti. Akşam çökmek üzereyken ışıklar daha da belirginleşiyor, Tuna’nın yüzü, yansıyan ışıklarla gülümsüyordu.
Yeni yılı birlikte geçirelim arzusuyla, kardeşim ve yengem çok ısrar ettiler. Nuh diyor Peygamber demiyordum. Biletimi erteletmeye niyetim yoktu. Aklıma koymuştum bir kere, o gece gidecektim. İlk defa bu kadar uzun bir süre evimden ayrı kalmıştım. Üstelik sevmedim oraları. Gösterilen ilgi, sevgi yetmemişti özlemimi gidermeye. Hani bizde bir söz vardır;”Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım! Demiş.” İşte ben de öyleydim. Kim ne derse desin, toprağım çağırıyordu beni. Duramazdım.
Ayrılık zamanı gelip çattığında; yüreğimin yarısını henüz tanımaya başladığım o yabancı ülkede bırakarak, yüzyıllarca hasret kaldığımı sandığım vatanıma dönmenin sevinciyle içten içe gülüyor, onlara üzülürmüş görüntüsü vermek için sabrımı son zerresine kadar zorluyordum. Gelirken isteğim dışı bindiğim o geveze kuşu kucaklamak geçti içimden. Geride sevdiklerim olmasaydı arkama bile bakmadan koşacaktım hasretiyle yandığım topraklara. Onlardan ayrıldığım için biraz buruktu yüreğim. Ancak; evime, aileme kavuşma sevincim hüznümü bastırmış olup, uçağa bindiğimde nasıl heyecanlandığımı, yeniden doğmuş gibi nasıl sevindiğimi, aradan geçen uzun yıllar sonrası hala unutamıyorum.

нüzüη çiçєği
09-19-2008, 01:04 AM
Yorgun Yürek

--------------------------------------------------------------------------------

Günler çok çabuk geçiyordu. Hafta Pazartesi ile başlıyor, pazar ile bitiyordu, çabucak sanki nefes alıp verene kadar bitiyordu. Biran durup düşündü kendini ne çabuk tüketmiş yüreciği yorgun düşmüştü. Yaşı elliyi geçmişti, niye bu kadar çok çalışıyordu,parasımı yetmiyordu yoksa yaptığı hataları beyninden silmek istiyordu. Zaten hayatında yaptığı hataları anımsamak istemiyordu. Son günlerde çok durgundu, sanki sırtında dünyayı taşıyordu, artık yorgun yüreği sinyal vermeğe başlamıştı, Ani giren sancılar, nefes alamama onu ürkütüyordu.Birgün herşeyi bir kenara bırakıp o kasabaya yüreğinin deli ,deli attığı o yere gidip yorgun yüreğini dinlendirmek istiyordu,kayığa binmek, yakamozları seyretmek, martılara ekmek atmak daha doğrusu ilk yüreğini çarptıran aşkını görmek istiyordu. Olsun gidip onu göreyim yorgun yüreğim isterse orada dursun,ilk orada başlayan çarpıntı orada son bulsun diyordu. Dediği gibi yaptı gitti, aradı sordu ve onun evlenmediğini orada oturduğunu öğrendi. Birgün eşyalarını valize koyup evden çıkıp kasabaya gitti, kalacak yerini ayarladı, bir kayık kiraladı ve cebine onun için yazdığı mektubu yerleştirdi, martılar için ekmek alıp kayığa bindi kasabadan epey uzaklaştı gün boyu martılara ekmek verdi, gece yakamozları seyretti. Öyle huzurlu idi ki yorgun yüreğinin onu terkettiğini anlamadı. Sabah onu balıkçılar buldu, yüzündeki tebessüm onun mutluluğunu gösteriyordu. Cebinde bulunan mektup sahibini bulmuştu. Şimdi yorgun yürek huzurla son yolculuğuna uğurlanıyordu. Aşk için orada çarpmış, orada çarpışı son bulmuştu

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:40 PM
Yarın; Geri Kalan Ömrümün İlk Günüdür

--------------------------------------------------------------------------------

Çok güzel bir başlık değil mi? Ama bunu ancak yaşayanlar bilir. Ben böyle durumları çok yaşadım. Sekiz kez narkoz ile tanıştım ,hep yarın , geri kalan ömrümün ilk günü oldu. Her seferinde acaba yarın, yaşayacakmıyımla başlayan operasyonlar ve bir bakıyorum geri kalan ömrümün ilk günü. Bunu göremeyenleride düşünüyorum ve sonra kader diyorum.
İnsan kendi kaderini kendi yazarmış bu yalan hemde koca bir yalan. kendi kaderini kendisi yazabilecek olanlar çok zenginlerdir diye düşünülür ama olmuyor. Bakıyorsunuz bir yerde yollarımız kesişiyor. O da ÖLÜM. Eşit olduğumuztek yer. Nereden nereye geldik değil mi? Ama bunlar doğru ki! Ha bir de ölünce götürülemeyenler var. Onu da şöyle özetleyelim:
Mal sahibi
mülk sahibi
hani bununun
ilk sahibi
Ben diliyorum ki yarınınız, geri kalan ömrünüz ilk günü olsun.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:40 PM
Şarkı Sözleri(Yaşanan Bir Acı Anı)

--------------------------------------------------------------------------------

Ben eskiden beri şarkı sözlerini dikkatlice dinler onları not ederdim. Nasıl olduysa bu şarkı sözleri dikkatimden kaçmıştı veya yoğun iş tempoma denk gelmiştir.Yine erken kalktığım bir sabah müzik için radyo istasyonu ararken bir gitar sesi beni durdurdu bu hiç dikkatimi çekmemişti.Ferhat Göçer' in şarkılarından'yastayım' birden sözlerini dikkatlice dinledim otuzüç yıl önce yaşadığım anım ile öyle bir örtüştü ki ben bile şaştım.
Otuzüç yıl önce mesleğim gereği küçük bir şehire atanmıştım.Kızlarla grup halinde derslere girmediğimiz zaman parkta oturur çay içerdik. Yine öyle bir günde yere düşen çay kaşığını alıp başımı kaldırdığımda onunla gözgöze geldik, her ikimizde başlarımızı başka yöne çevirdik. Çünkü birbirimizeçok yabancı ve farklı kişilerdik. Oçok şık giyimli, üstü başı tertemiz sanki Türk filmlerindeki jönler gibiydi, bense kadife kot pantolon, üzerinde kalın bir kazak ile karşısında tuhaf kalıyordum. Bir kaç gün karşılaşmamız oldu, merak edip meslektaşlar aracılığı ile araştırdım. Bu şehirli olduğunu, işletme bitirdiğini, fabrikada muhasebe bölümünde çalıştığını, iki kardeş olduklarını,babasınla meslektaş olduğumuzu öğrendim.Nerdeyse yıl sonu gelmekteydi, yine bir gün lokalde karşılaştık ,arkadaşlarım beni oyuna getirip onunla yalnız kaşılaşmamı sağlamışlardı. Onunla otururken konuya direk giriş yaptı uzun, uzun konuştuk ve konuşma sonunda bana evlenme teklif etti. Sevda, aşk değil ir mantık evliliği idi. Ona Ankara'ya gitmem gerektiğini,dönüşte cevap vereceğimi ve yeni yıla girmeden sonuçlandıracağımı söyleyip vedalaştım ama onu bu son görüşümmüş,ona yıllarca hiç birşeyi itiraf edemedim. O ben dönmeden bir trafik kazasında öldü ve ben onu yıllarca kalbime gömdüm.Yine aynı şarkıda olduğu gibi evlendim ve bir kızım var,yıllar geçsede size çok değer veren kişiyi unutamıyorsunuz ve yüreğinizin ışığı hep açık kalıyor.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:41 PM
TUZLU KAHVE - (gercek bir ask hikayesi)

--------------------------------------------------------------------------------

Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar
delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.
Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir
kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.
Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...

“Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.

“Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.”

Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı
kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.

Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı: “Çocukken
deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım.
Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.
Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı
dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu
ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.
Onları ve evimi öyle özlüyorum ki...”

Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden
çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar
özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini
arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya
başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...

O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak.
Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii...
Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses,
prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu...
Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...

40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye
bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: “Sevgilim,
bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum
için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.

İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki,
şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken,
değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim
ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı
defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok...

İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.
Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın
en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden
tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim,
ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...”

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında
birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu..

Gözleri nemlendi kadının...
Çok tatlı!.. dedi...

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:41 PM
Takvimden Kopan Yapraklar

--------------------------------------------------------------------------------

Onu bisikletinin üzerinde devamlı gidip, gelirken tanımıştım.Hep bir koşuşturma içindeydi; sanki hayatında birşeyleri yetiştiremeyecek gibi yaşıyordu.Takvimden kopan her yaprak onu tüketiyormuş bunu düşünemeyiz tabi, kim sonunu takvimden düşen yapraklarla ölçebilir ki, onca yaşanacak güzel şeyler varken.Ama hayatımızı planlayamayız ki süprizler herşeyi değiştiriyor.Onun bir kaza sonucu ölmesi bana süpriz oldu. Hayat kavgasını son kopan takvim yaprağı bitirdi.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:41 PM
Öğrenmek GÜzeldir Ama Bir Anlamı Olmalı

--------------------------------------------------------------------------------

Ben iki ay öncesine kadar bilgisayarın düğmesini bile açamazdım. Bir gün aniden onca yazdığım şiirlerim, öykülerim bana birşey olursa atılıp gidecekti. Kim kimin yasını sonsuza kadar tutmuş ve onu unutmamıştır.Biliyorum doğaya aykırı ama ben böyleyim işte. Neyse kısa bir sürede bana yetecek kadar açmayı , kapamayı , yazmayı, göndermeyi öğrendim tabii bu arada birkaç şiirimi birkaç kez yazdım. Ama olsun şikayet etmiyorum ben çok mutluyum benim için anlamı çok büyük.
Yaşadığım onca hayat mücadelesinden sonra hiç bir şeyin yakasını bırakmadım.Benim için bu güzel öğretinin anlamı çok değerlidir. Gençler çok şeyler öğrenin ama anlamı olsun.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:41 PM
Dön Diyemedim

--------------------------------------------------------------------------------

Elinde bir küçük valiz vardı. Çok düşünmüştü giderse herşey daha iyi olacaktı. Herkes yeniden derin bir nefes alacak herşey kaldığı yerden devam edecekti. Öylede oldu ama biri için bu düşünce farklıydı, yıllardır bir yalan yüzünden ayrıydılar. Bu sefer kararlıydı onu döndürecek, yalanını itiraf edecek ve biraraya gelmelerini sağlıyacaktı. Düşüncelerinden bir çığlıkla ayrıldı geriye baktığı zaman çok geçti. Artık ona dön diyemezdi. O şimdi dönülmeyecek yerdeydi.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:42 PM
Hayatındaki Yalan

--------------------------------------------------------------------------------

Tuzlu kahve güzel bir öykü, uzun zaman diliminden sonra meydana çıkan tatlı bir yalan.Hayatımızı sel gibi silip süpüren yalanları ne yapalım?İşte size böyle bir öykü: Okulları bitmişti onlar için bir engel yok gibiydi ama vardı, genç üniversite okumak istiyordu bunu nasıl söyleyecekti ki! Sonunda bu ilişki bitsin istiyordu öylede oldu kıza:_ Sen benim üstümde kalmak istiyorsun, senin başkası ile ilişkin var deyip herşeyi bitirdi. Kız çok gururluydu bu söz üzerine hiç bir şey söylemedi buluştukları yerden ayrılıp köyüne döndü.Aradan geçen zaman boyunca kızın hayatında çok güzel şeyler oldu.Evlendi onu gerçekten çok seven biri ile, anne oldu mutluydu.Genç ise okudu oda evlendi ama hayatındaki o yalan onu mutlu etmedi. Şimdi arada kızı gördüğü zaman hayatındaki o yalan onu eziyor.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:42 PM
Eski Fotoğraflar

--------------------------------------------------------------------------------

Yağmur hem gözlerinden yağıyor, hem de gökyüzünden.Ne yapacağını şaşırmıştı,burada yabancıydı.Gelir gelmez valizini ve çantasını kaptırmıştı.
En çok üzüldüğü şeyde çantasındaki eski bir fotoğraftı.
Ona bile sahip çıkamamıştı. Şimdi nasıl bulacaktı ki aradığını,daha çok hıçkırarak ağlamaya başladı.Hayalleri, anıları, umutları yağmurla beraber yok olmuştu. Oracıkta yorgunluk ve açlıktan uyuyup kaldı. gözlerini sıcak bir karakolda açtı, hemen kalktı.Komiser onun hareketlendiğini görünce döndü, kız şaşkınlık içinde: _ Fotoğraftaki adam, dedi.Komiser bir şey anlamamıştı, ama yine de sustu. Oda şaşkındı. Yıllar önce kaybettiği can arkadaşına nasıl benziyordu.
_ Adın ne diye sordu.
Kız : _ Çilem dedi.Komiser birden durdu:
_ Nerelisin sen? dedi.
Kız: _ Amasyalıyım , komiserim dedi.
Komiser: _ Haydi anlat bakalım neler oldu?Neden buradasın dedi.
Kız kısaca her şeyi anlattı.Komiser dinledikten sonra o akşam bulunan eşyaları getirtti.Kız tek ,tek baktı ama eski fotoğraf yoktu.Kız fotoğraf yok komiserim ben şimdi babamın eski dostunu nasıl bulurum dedi Eski fotoğraflar eski dostlar gibidir asla unutulmazlar.Komiser doğru dedi.Sen benim eski can dostumsun diye kıza sarıldı

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:42 PM
Evlenme Teklifi

--------------------------------------------------------------------------------

Moses Mendelssohn hiç yakışıklı bir adam değildi. Çok kısa boyunun olmasının yanı sıra, çok garip bir de kamburu vardı. Moses Mendelssohn, günün birinde Hamburg da yaşayan bir işadamını ziyarete gitti.

İşadamının, Frumtje adında çok güzel bir kızı vardı. Moses, bu güzel kıza umutsuz bir aşkla tutuldu. Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden ürkmüştü. O nedenle, değil onun sevgisine karşılık vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu.

Ayrılma zamanı geldiğinde Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıktı ve tüm cesaretini toplayarak onunla son kez konuşma girişiminde bulundu. Kızın güzelliği öylesine olağanüstüydü ki, bir an için onun cennetten geldiğini bile düşündü.

Fakat kızın, başını kaldırıp da yüzüne bakmamaktaki direnci, Moses i çok üzdü. Güçlükle başarabildiği konuşması sırasında çirkin aşık, bu güzel kıza bir soru sordu: 'Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanır mısınız? ' dedi.

'Elbette' diyerek yanıtladı güzel kız ve gözlerini yine kaldırmayıp Moses in yüzüne yine bakmadan, kendi de ona bir soru sordu: 'Peki ya siz? 'dedi.'Siz inanır mısınız buna? '

Moses bir an bile duraksamadı: 'Evet,ben de inanırım' dedi ve ekledi: 'Biliyor musunuz? Her erkek çocuğu doğduğunda Tanrı,onun evleneceği kızı belirlermiş. Benim doğumumda da,benim evleneceğim kız belirlenmiş ve bana Senin karın kambur olacak demiş.O zaman ben bir istekte bulunmuşum Tanrı dan.

Tanrım, kambur bir kadın bir trajedi olur. Lütfen onun kamburluğunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap demişim.' Moses in bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve elini uzatIp, Moses in elini tuttu.Ve daha sonra da onun, sevgili eşi oldu.

Bu anlatılanlar bir 'peri masalı' değil, ünlü Alman besteci Mendelssohn un büyükbabası ile büyükannesinin evlenmelerinin öyküsüdür

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:42 PM
Haziran Hatası

--------------------------------------------------------------------------------

O yıl okuduğum okuldan mezun olmuştum. Mesleğim benim için yeterli diyordum,bunun ileriki yıllarımı nasıl etkiliyeceğini düşünemiyordum.Büyük bir hevesle memleketime döndüm.Bir kaç gün dinlendim, atamaları beklemeye başladım, zamanımı boş geçirmiyordum.Beklediğim atama gerçekleşti, görev yerime gittim, işte orada hayatın nasıl adaletsiz olduğunu öğrendim.Ben kendi kendimi kandırmış,bir hata yapmıştım.Keşke Haziranda sınavlara girseydim.Bu benim duygularım yüzünden işlediğim en büyük hatamdı. Artık herşey için çok geçti.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:42 PM
Hayata Tutunmak

--------------------------------------------------------------------------------

Yerinden sessizce kalktı, sınıfını pekiyi ile geçmenin sevincini annesi ile paylaşmak istiyordu.Birden vazgeçti ,onu doğru dürüst tanımıyordu bile,sesini hatırlamıyor, kokusunu bile bilmiyordu.Başına birşey gelse, yapayalnız kalsa ona nasıl ulaşacağını bilmiyordu.Babasını suçluyordu ondan hiç söz etmezdi, sorsa bile geçiştirirdi.Anneside ona sahip çıkmıyordu.Birden gözüne karşıda bir anne kedi ile yavrusu ilişti. Anne kedi durmadan miyavlıyor çevreden sanki yardım istiyordu, çünkü yavrusu küçük bir çukura düşmüş onu kurtarmak ,hayata tutunmasını sağlamak istiyordu. Bunu başardıda.Oradan geçen yaşlı amcanın dikkatini çekti, amca eğilip yavruyu bir dal parçası ile çıkardı ,anne kedi yavruyu ağzına alıp gitti.Oysa onun ne annesi ne de babası böyle bir fedakarlık yapıp onun da hayata tutunmasına yardım etmemişlerdi.
O kendi kendine söz verdi, hayata tutunmak en büyük amacı olacaktı

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:42 PM
Yaşlı Sevdalılar

--------------------------------------------------------------------------------

Sabahın erken saatiydi , işime gidiyordum.Başımı kaldırıp karşıya baktım,elele tutuşmuş iki yaşlı eş karşıya geçmeye çalışıyorlar. Ellerini öyle sıkı tutmuşlar ki sanki birbirlerinden ayrılmaktan çok korkuyor gibiydiler.Kimbilir yıllar önce ne tutkulu sevdaları vardı.Bir dilim ekmeği, bir yudum suyu nasıl paylaşmışlardı, hele sevinçlerini, üzüntülerini,acılarınıda; paylaşmadık neleri kalmıştı ki?
Ellerinde bir poşet vardı, içinde ise üç, dört acı biber.Yavaşça yaklaşıp sordum:_ Dede,nine nereye böyle?Dede cevap verdi:
_ Yemek yiyecez parkta, dedi.Bende hani ekmeğiniz,suyunuz,çayınız,balınız , böğreğiniz yok dedim.Yaşlı nine dönüp acı biberimizvar o yeter.Sen de bizdeki sevda var mı?Ne yapalım balı, böğreği dedi. Daha bir sıkı tutup dedenin elinden parka
girdi

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:43 PM
Son Yaprak

--------------------------------------------------------------------------------

Son olan herşey kötüdür, ancak kabuslar sonlanırsa iyidir.Hazanla beraber yaprak dökümüde başlamıştı, yere eğilip sarı yaprağı eline aldı ve kokladı.Bir daha bu kokuyu duymayacak, yaprakların dökülüşünü göremeyecekti, birden ürperdi, yaşanmamış onca şey varken hele yıllar önce onu sebebsiz terkeden o kişiye hesap sormadan son yaprak düşüşünü görmek istemiyordu. Hemen çantasını hazırlayıp, tren biletini alıp yola çıktı. Tren ilk düdüğünü çalınca ilk karşılaşmalarını, ilk kavgalarını anımsadı ve gülümsedi.Şimdi hesap sormaya gidiyordu ama içindeki ince sızı onu rahatsız ediyordu. Kasabaya varmıştı, birden kalabalık dikkatini çekti.Oradakilere sordu aldığı cevapla yıkıldı o son yaprakları beklerken sorularının cevabını almadan diğer yaprak düşmüştü.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:43 PM
Korkutan Yalnızlık

--------------------------------------------------------------------------------

Hep düşünmüşümdür; dünyada en çaresiz yaratık nedir diye ve sorumun cevabı: insandır diye düşünürken birden kapım çaldı.Baktım çok eski bir arkadaş çok üzgün ve ağlamaklı bir sesle : _Duydun mu bizim Cemal üç gün önce evinde ölü bulunmuş,dedi.
Birden şaşırdım, yalnız mı? Arkadaşım sen bilmiyor musun onlar yıllar önce ayrılmışlar dı, deyince şaşırdım. Bizler hep onlara mutlu çift gözüyle bakardık.
Ölüm şekli beni biraz ürpertti.Yalnızlığın beni bu kadar korkutacağını düşünemezdim.Gerçektende insan en çaresiz bir yaratık çünkü öleceğini bile bile yaşıyor ve kendini en anlamsız bir şekilde yalnızlığa terk ediyor.
Akşam taziyeden gelince hemen evlenmeye karar verdim. Bu hayatımın ikinci baharı olacaktı artık korkutan yalnızlık yaşamayacaktım.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:43 PM
Dönülmeyen Yollar

--------------------------------------------------------------------------------

Çocuk durmadan ağlıyordu, annesi umursamadan arabasına binip kontağı çevirdi, çocuk son kez yalvarıyordu, arkasından koşarken yere düştü dizleri kanadı ama annesi buna bile aldırış etmedi. O kendi havasındaydı teybi açmış,son sürat gidiyordu. Çocuk eve girdi kapıyı kapattı. Ağlamayı bırakmıştı sessizce bilgisayarın başına oturup oyun oynamaya başladı.
Aradan birkaç ay geçmişti.Anne ve baba aniden , annesinin ısrarı üzerine boşandılar. İlk başta herşey iyi gidiyordu, daha sonra anne pişmanlık duymaya başladı hem oğlunu özlüyor, yaptığı hatalar onu yıpratıyordu.Oğlan ise herşeye alışmıştı onun için anne, baba artık önemli değildi.Baba ise oğlunun içten içe annesini özlediğini, gece rüyalarında sayıkladığını biliyordu.
Çok zor, gurur kırıcı olsada oğlu için eski eşinin eve dönmesini istedi ve oğluna söz verdi annesi ile tartışmayacak, mümkün olduğu kadar eve geç gelecek ve annesini hiçbir şekilde rahatsız etmeyecekti.Babası sözünü tuttu ve eski eşi uyuyunca eve geldi, hiç tartışmadı odasına çekilip uyudu, işinden eve , evden işe gitti.Bu durum kadını rahatsız etmeye başladı. Eski eşi onunla konuşmuyor, ona ilgi duymuyordu.Bir zamanlar onun için deli , divane olan adam onun yüzüne bakmıyordu. Oysa bir sürü erkek onun için deli ,divaneydi.Kadın günlerce düşündü çok büyük bir hata yapmıştı istenmemek, arzulanmamak ağırına gitmeye başladı. Fakat artık çok geçti dönülmeyen yollara girmişti

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:44 PM
Baba Nasihati

--------------------------------------------------------------------------------

Uyku sersemliğini henüz atamamıştı üzerinden. Yarı kapalı gözlerle kalabalığı takip ederek tuvalete girdi. Tuvaletten çıktıktan sonra bir sürü benzer otobüsün içinden kendi otobüsünü bulamayaca- ğını anlayınca kısa süreli bir panik yaşadı. Yolcu salonuna girip çayını içen kaptanın yanındaki masaya çöreklendi. Uyku falan kalmamıştı. Garsonun şirketten bıraktığı kim bilir kaç saattir demlenen zifir karası çayın şekerlerini atıp karıştırırken, bir yandan da son olayları düşünüyordu. Kaptanlar yolculardan ayrı bir
bölmede yardımcılarıyla çaylarını içiyor, gideceği zaman anons ettiriyordu. Bir gözü kaptanda olmakla beraber yeni mola verdikleri için daha zaman olmalı diye geçirdi aklından.

Otobüse nasıl bindiğini hatırlamaya çalıştı hafızasını zorlayarak, ayrıca nereye gittiğini de. En son hatırladığı şehirlerarası garajın önünde taksiden indiğiydi. Takside uyuduğu için nerde ve nasıl bindiğini de hatırlamıyordu. Hatırladığı tek şey taksi şoförünün bol hayır dualarıydı. Demek ücretin üstü
kalsın demişti ki kim bilir kaç lira vermişti. İçinden -bir garibanı sevindirdiği için- kendini tebrik etti. Aklına gelince elini cebine atıp paralarını saydı. Yeteri kadar olduğunu görünce öz güveni arttı. Aklına gelince elini cebine atıp paralarını saydı. Yeteri kadar olduğunu görünce öz güveni arttı. Hareket edecek arabalar anons ediliyordu ama nereye gitmekte olduğunu bilmediğinden şoförün kalkmasını bekliyordu. En sonunda şoförü takiben arabaya geldiklerinde ön camdaki tabeladan gitmekte olduğu şehri de öğrendi.

Cam kenarındaki yerine geçmesi için yol arkadaşının kalkıp yol vermesi gerekti. İri yarı dazlak kafalı 45 yaşlarında gösteren, traşlı ve iyi giyimli bey ismini söyleyerek buyurun dedi. Demek diye düşündü adımı söyleyecek kadar muhabbet etmişiz. Teşekkür ederim, size zahmet verdim demek istedi ise de şaşkınlıktan tek kelime çıkmadı ağzından. Aslında anlaşılamayan boğuk sesler çıkmadı değil. Yerine oturunca koltuğu biraz geriye yaslayıp gözlerini kapadı. Böyle yaparak önlem aldığını zannediyordu. Ama
Yol arkadaşı ısrarlıydı konuşmak için. O şehirde kaç yıldır oturduğunu sordu,ne iş yaptığını sordu,evli olup olmadığını sordu, çocukların olup olmadığını sordu, eğitimini sordu, sordu da sordu. Kaçamak cevaplar adamı tatmin etmeyince açıklayıcı ek sorular sordu. Sonunda uyumak istediğini söyleyerek yol arkadaşının iznini rica etti. Otobüs gecenin karanlığını yara, yara varış noktasına doğru ilerlerken adam hala olayları hatırlamaya çalışıy

Sarhoşluğu yavaş, yavaş kayboldukça bazı şeyleri de anımsamaya başlamıştı. Gittiği istikamette bir yıl önce ara verdikleri evliliğin ürünleri çocuklarının da bulunduğunu zaten unutabilir miydi ki. Zihnindeki sarhoşluğun verdiği kara noktalar aydınlanmaya başlamıştı. O gece çocukluk arkadaşı ile fe-lekten bir gece çalarken söz ister istemez ikisinin de mutlu olamadıkları evliliğe gelmiş, çocuk özlemi hortlamıştı. İki taraf ta mahkemeye verip evliliği sonlandırma kararını uygulayamıyordu. İçkiye başka bir meyhanede devam ederken konu aynı mevzuu üzerine devam ediyordu. Arkadaşının ısrarını bahane ederek dünden razı olduğu evliliği tekrar denemeyi kabul etmiş, barışmak ve çocuklarını görmek üzere
büyük şehre gitmek için otobüs garajına gelmişlerdi. Otobüsün kalkma vaktine kadar da terminal lokantasında demlendiler. Arkadaşı onu yerine oturtup aşağı inene kadar uyumuştu bile. Bu uyku ipleri kopartmıştı. Bir sene önce iflas edip ücretli çalışmasını mı hazmedemedi eşim diye çok düşünmüş ama
aralarında ki gerginliği, iletişim kopukluğunun nedenlerini bulamamıştı. Flört ederek evlenmişlerdi. O günlerden bu günlere nasıl gelmişlerdi. İki çocuk büyütmek bir ayrıcalık istiyordu da farkına mı varamamıştı. Evlilik günü, yaş günü, doğum günü, anne olduğu günler dahil hiçbir özel günü unutmamıştı.
İlk hamileliğinde görev icabı şehir dışına sık çıktığı için yanında fazla bulunamamıştı.Bu yüzden onu suçluyor olabilir miydi acaba? Peki niye sorunca konuşmuyordu, niye iletişim kurmak istemiyordu. Niyeti neydi. Peki niye mahkemeye baş vurmuyordu. İlk kopmada neden gurur yapmayıp eve dönmüştü. Hareketlerin tutarsızlığı bir karara varmasını engelliyordu Çocuklarının dayanılmaz özlemi bu evliliği kurtarmaya yetecek miydi .Bu sefer de dönme sırası bende diye kendini teşvik ediyordu.
Evlilikte iki tarafta erki elinde bulundurmak, biri diğerinin üzerinde tahakküm mü kurmak istiyordu da flört zamanında ki sevgi, saygı, itina, özlem yerini sürtüşmeye bırakıyordu. Atılan imzalar birbirlerinin sahibi olduğu duygusunu mu yaratıyordu. Aslında atılan imzalar iki tarafında mutlu bir evlilik sürmesi için üstlerine düşen görevi yapacaklarının kabulü değimliydi. Zor zamanında eşinin onu terk etmesini henüz ne zihninde ne de vicdanında makul bir yere oturtamaması ileride yeni huzursuzlukların kaynağı olabilirdi. Çocukların huzursuz bir aile ortamında büyütülmesinden daha kötü ne olabilirdi. Bu gerginlik son bulmadıkça çocukları da etkilemesi kaçınılmazdı. Şehre varır varmaz kayınpederinin evine gitti. Gayet iyi karşılandı. Çocuklar babalarının kucağından inip başına çıkıyorlardı. Bu manzara bütün aileyi etkilemiş ve iyice yumuşatmıştı. Eşiyle konuşmak için çocukları da alıp bir çay bahçesine gittiler.
Çocuklar mutlu oynarken onlarda iletişim kurmaya çalışıyorlardı. Aradan geçen bir yıl ikisini de biraz olgunlaştırmış ve durgunlaştırmıştı. Eşi sadece dinliyor kısa yanıtlar veriyor ama hiçbir fikir açıklamıyordu.
Yeniden denemeye hazırdı ama geçmişin hatalarını bilmezlikten geliyordu. Adam acaba ailesinin yanında kalmak istemediği için mi bunu yapıyor diye düşünmekten kendini alamıyordu. Aynı olayların hemen veya daha sonra tekrarlamayacağını kimse garanti edemiyordu. Adam hayatında olmadığı kadar ayıktı. Adam büyük oğlunun kadın da küçüğün elinden tutarak kayınpederin evine gittiler.

Ya işte oğlum dedi adam bizim ayrılmamızın nedeni iletişim kopukluğuydu. Ayrıca sizleri huzursuz bir aile ortamında yetiştirmek istemedim. Yaşınız küçük olduğu için annenizde kalmanız uygundu. İyi veya kötü birbirinize derdinizi anlatmazsanız sorunu çözme olanağınız olmaz. Eşinle otur konuş ikinizde birbirinizi dinlemeyi öğrenin. İçinize attığınız her şey birikir ve bir gün patlar ki bu patlamadan sonra geri dönüş de zor olur. Hiçbir şeyi içinize atmayın ki sorunlarınızı anlayıp,yok edin.
Benden yanmış bir babadan size bu nasihat.

1947 doğumluyum.Yazın edebiyatının her türünü seviyorum.Yalnız yaşıyorum.
İktisat mezunuyum üç yıll DTCFak.Tiyatro bölümünde okudum gençlik yıllarımda amatör tiyatro yaptım.İş icabı canım ülkemin 79 vilayetini ve 4 yurtdışı ülke gördüm

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:44 PM
Doğru Karar

--------------------------------------------------------------------------------

Doğru Karar

Mazbut bir aile babası sayılırdı çevresinde. Kendi işinde hırslı fakat düşünmeden hareket etmeyen, duygunun işte yeri olmadığını bilen bir kişilikti. Gelgelelim özel hayatında oldukça duygusal sayılırdı. Romantizmi hep canlı tutuyor, duygusallığından mutluluk çıkarabiliyordu. Üniversite yıllarından bu yana okumaya ve yazmaya hiç ara vermemişti. Ailesi kendisi ve iki çocuğuyla beraber
dört kişilikti. Eşini üniversitede tanımış ve askerliğini yaptıktan sonra evlenmişti. Eşi özel bir şirkette
insan kaynakları müdürlüğü yapıyordu. Çocuklar büyüyene kadar ailelerinden epey yardım görmüşlerdi.
Aksi halde eşinin özel şirketten ayrılması icap ederdi ki bu da kariyerini yarım bırakması demek olurdu.
Adam orta halli, on çalışanı olan bir pirinç döküm işletmesi çalıştırıyordu. Bu mesleği tesadüfen öğrenmişti. Lisede okurken babasının mobilya yapım malzemeleri satan dükkanında yazın yardım ediyordu. Dolap kapak tutacakları, koltuk ayaklarına veya masa, sehpa ayaklarına takılan papuçlar, anahtar deliklerine takılan işlemeli dökümler, cam sehpaların altlıkları ve süslü ayaklarını sarıdan dökmek
Modaydı o yıllarda. Sipariş üzerine çalıştıkları bu işi yapan yaşlı babadan kalma sanatkar ustaya bir yakınlık duyuyor ve fırsat buldukça dükkanına gidiyor ve hem yapılan işten, hem ustanın aktardığı deneyimine dayanan görüşlerini dinlemekten zevk alıyordu. O günler usta meslek sırlarını olduğu gibi
aktarmıştı.
Üniversitede iktisat okumuş, askerliğini bitirince ailesi büyük şehre taşındığı için oraya yerleşmişti. Birkaç yıl özel fabrikalarda muhasebe müdürü olarak çalışırken ilişkisi devam eden kız arka-
daşı ile hayatını birleştirmişti. Bu evlilikten iki yıl arayla önce oğlan, sonra kız çocuğu doğdu. Buyruk altında çalışmaktan oldum olası hoşlanmazdı. Ne iş yapacağını düşünürken sarı dökümcülüğünü her zaman göz önünde tutuyor ve piyasa araştırmasını ihmal etmiyordu. Fikir almak için yanına uğradığı kalıpçı akrabası da onu yüreklendirince dükkan aramaya başladı.

Birkaç yıl içinde işleri rayına oturtmuş, yanında çalışanların sayısı ikiden beşe çıkmıştı. Bu dük-
kan açma işinde eşinin de büyük teşviki ve desteği olmuştu. Her başarılı erkeğin arkasında mutlaka bir kadın vardır sözüne inananlardan olmuştu. Çocuklar ilkokula başlamışlardı bile. Gelişmekte olan bir işi,
anlaştığı bir eşi vardı. Bu mutluluk en büyük zenginlikti. İçten içe bilinçaltına ya bunları kaybedersem korkusu yerleşmeye mi başlıyordu ne? Eskiden bende böyle bir korku yoktu bende ne kadar rahattım diye
düşünmeye başlamıştı son aylarda. İşler de gittikçe açılıyordu, siparişlere zor yetişiyorlardı. İki sarı dökümcüsü ve iki sıvamacı almak üzere ilan astı vitrine. Sanayi de haber çabuk duyulurdu zaten. Bir hafta
içinde kendisiyle beraber çalışanların sayısı on a çıkmıştı. Bir kişi daha alırlarsa KOBİ lere tanınan her türlü teşvik ve kredilerden de yararlanma fırsatı doğacaktı. İşler böyle giderse altı aya kalmaz o da olurdu.

Trenin raylarda çıkardığı ritmik sesleri dinlerken bütün bu geçmişi de beyninde resmigeçit yaptırıyordu, başkente sanayi bakanlığına teşvik kredisi için fizibiliteleri götürürken. Varlıklarını kaybetme
korkusu yine gelmiş yüreğinin ortasına çöreklenmişti. Kalbi hızla çarpıyor, nefes darlığı başlıyor ve soğuk,
soğuk terliyordu. Panik atak hakkında doktordan gerekli bilgiyi almıştı ve çabuk atlatabilirdi ama varlıkla-
rını kaybetme korkusunu yenemiyordu. Trenden inince bir taksiye atlayıp Devlet Planlama Teşkilatından
tasdikli, teşvik raporlarının uygunluğunu onaylatmaya gitti. Çok yorgun görüntüsüne rağmen etrafına gülücükler dağıtmaya özen gösteriyordu. Daha önce teşvik alan arkadaşları uyarmıştı onu, bir aksilik işi
enaz altı ay uzatıyordu. İşi rast gitti ve saat on birde sanayi bakanlığında KOBİ işleri genel müdürlüğünde
dosyasını takdim ediyordu. İşin ertesi güne kalacağını duyunca, bakanlığa yakın bir otel buldu. İlk işi eve
telefon edip karısı ve çocuklarıyla konuşmak oldu. Merak edilecek bir şey olmadığını duyunca, dükkanı aradı. İşler yolundaydı hiçbir aksilik yoktu. Telefonu kapatıp yatağına uzandı. İşlerim iyi gidiyor, evimde mutluyum acaba bu bir rüya mı? Ben bir gün bu rüyadan uyanacak mıyım? Hepsi de kaybolacak mi?

Kahvaltıda gözlerinin şişliğinden gece pek uyuyamadığı belli oluyordu. Hesabı ödeyip çıktı. İşim
çabuk bitse de trende yer bulabilsem bari diye düşünüyordu. Otobüsle seyahat etmemesinin sebebi çok
kaza yapmalarıydı. Uçakla gitmemesinin sebebi kurtuluş şansının fazla olmamasıydı. Son altı senesi korkular icat ederek cehennem azabı olmuştu. Bakanlığın önünde taksiden indi ve içeri girdi. Dört saat sonra dosyası kabul edilmiş ve teşviği almış olarak tren biletini alıyordu.

Trenin hareket etmesiyle beraber korku ve endişe içine yavaş, yavaş yerleşmeye başlamıştı. Cepten evi aradı aksi bir şey olmadığı cevabı tatmin etmeyince ustayı aradı, ondan da menfi bir cevap
alamayınca sevinemedi bile. Muhakkak bir şey olacak, bu rüya bozulacaktı. Her şey inanılmayacak kadar
iyi gidiyor bunun altından bir şey çıkacak diye düşünüyordu. Artık mutluluğun tadını çıkaramaz olmuştu.
Yine çok az uykuyla veya sızmayla diyelim evine gelmişti. Eve bakan kadın çocukları okula hazırlıyordu.
Eşi sabah işe gitmişti. Büyük bir özlemle çocuklarına sımsıkı sarılıp kokladı, öptü. Çocuklar da, bakıcı
kadın da bir anlam veremedi bu abartılı harekete. Alt tarafı iki günlük ayrılıktı tamamı, ama ne bilsinler ki
adam, ne korkular büyütmüştü içinde gelene kadar.

Geçen iki sene içinde biri yazlık ve biri de şehrin mutena semtlerinden birinde olmak üzere iki daire, biri eşine biriside kendine ait olmak üzere ikide binek arabaları olmuştu. Adamın korkuları da hem
etkisini, hem de sıklığını artırmıştı. İşten, evi günde on kere arayıp merakını gideriyordu. Araba kullanma-
masını, trafiğin çok yoğun olduğunu gerekiyorsa bir şoför tutmayı öneriyordu. Kadın kocasının korkusunu biliyor ve ona yardım etmek istiyordu. Peki, nasıl istersen dedi. Panik atağı ve arazlarını çabuk atlatıyor ama içindeki endişeyi silip atamıyordu. Son psikiyatr da depresyon da olduğunu ve sıkı bir tedaviyle en geç bir yıl içinde sağlığına kavuşabileceğini söyledi ve ekledi “korkularınızın üstüne gidin ve onunla yüzleşin”

Çocukları arabayla almak gelmişti içinden o gün. Servisleri vardı çocukların okula gidip, geldikleri
ama babanın içinden bir ses onları al ve pizzacıya git demişti. Karısına telefon edip çıkınca pizzacıya gelmesini söyledi. Kadın, adamın çocuklarıyla beraber vakit geçirmesine içten içe sevinmekle beraber,
hastalığının sebep olduğunu sezinliyordu. Daha az varsılken daha mutlu olduklarını anımsıyordu. Hayatta
her şeyin bir bedeli vardı, bedeli ödenmeden hiçbir şeye sahip olunamıyordu. Eskilerin dediği gibi ”her ülfetin, bir külfeti “ vardı. Kadın pizzacıdan içeri girdiğinde çocuklar ve kocasını son yıllarda göremediği, neşe ve mutluluk içinde buldu. Anneleri gelince çocukların neşesi daha bir artmıştı. Adam her şeyin farkındaydı. Yıllar var ki işten başını kaldırıp ailecek bir pikniğe bile gidememişlerdi. Çocuklarının üzerinde
li büyük etkiyi fark etmemek için aptal olmak lazımdı. Adam artık bir karara varma zamanının geldiğini hissediyordu. Hep beraber luna parka ve oradan da çocukların istediği bir sinemaya gitmek üzere kalktılar. O gece unutamayacakları bir gece olarak hayatlarında ki yerini aldı.

Adam korku kaynaklarını yok etmeyi kafasına koyup, ilk iş olarak bütün kanuni önlemleri alıp, küçük işletmesini on çalışanına devretti. Kardan belli bir miktarını, borç ödenene kadar o alacaktı. Artık işletmeyle ilişkisini kesmişti. Eski işyerlerinden birinde mali müşavir olarak dolgun bir maaşla işe başladı. Akşamları eve yorgun dönmüyor, eşine ve çocuklarına hatta kendine bile zaman ayırabiliyordu. Korkuları kaybolmaya başlamıştı. Üç ay sonra da doktor iyileştiğini söyledi. Mutlu yaşam- dan daha büyük zenginlik olamaz ve bunu sürdürmek insanın vereceği kararlarla doğru orantılı diye düşünüyordu.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:44 PM
Doğru Karar

Mazbut bir aile babası sayılırdı çevresinde. Kendi işinde hırslı fakat düşünmeden hareket etmeyen, duygunun işte yeri olmadığını bilen bir kişilikti. Gelgelelim özel hayatında oldukça duygusal sayılırdı. Romantizmi hep canlı tutuyor, duygusallığından mutluluk çıkarabiliyordu. Üniversite yıllarından bu yana okumaya ve yazmaya hiç ara vermemişti. Ailesi kendisi ve iki çocuğuyla beraber
dört kişilikti. Eşini üniversitede tanımış ve askerliğini yaptıktan sonra evlenmişti. Eşi özel bir şirkette
insan kaynakları müdürlüğü yapıyordu. Çocuklar büyüyene kadar ailelerinden epey yardım görmüşlerdi.
Aksi halde eşinin özel şirketten ayrılması icap ederdi ki bu da kariyerini yarım bırakması demek olurdu.
Adam orta halli, on çalışanı olan bir pirinç döküm işletmesi çalıştırıyordu. Bu mesleği tesadüfen öğrenmişti. Lisede okurken babasının mobilya yapım malzemeleri satan dükkanında yazın yardım ediyordu. Dolap kapak tutacakları, koltuk ayaklarına veya masa, sehpa ayaklarına takılan papuçlar, anahtar deliklerine takılan işlemeli dökümler, cam sehpaların altlıkları ve süslü ayaklarını sarıdan dökmek
Modaydı o yıllarda. Sipariş üzerine çalıştıkları bu işi yapan yaşlı babadan kalma sanatkar ustaya bir yakınlık duyuyor ve fırsat buldukça dükkanına gidiyor ve hem yapılan işten, hem ustanın aktardığı deneyimine dayanan görüşlerini dinlemekten zevk alıyordu. O günler usta meslek sırlarını olduğu gibi
aktarmıştı.
Üniversitede iktisat okumuş, askerliğini bitirince ailesi büyük şehre taşındığı için oraya yerleşmişti. Birkaç yıl özel fabrikalarda muhasebe müdürü olarak çalışırken ilişkisi devam eden kız arka-
daşı ile hayatını birleştirmişti. Bu evlilikten iki yıl arayla önce oğlan, sonra kız çocuğu doğdu. Buyruk altında çalışmaktan oldum olası hoşlanmazdı. Ne iş yapacağını düşünürken sarı dökümcülüğünü her zaman göz önünde tutuyor ve piyasa araştırmasını ihmal etmiyordu. Fikir almak için yanına uğradığı kalıpçı akrabası da onu yüreklendirince dükkan aramaya başladı.

Birkaç yıl içinde işleri rayına oturtmuş, yanında çalışanların sayısı ikiden beşe çıkmıştı. Bu dük-
kan açma işinde eşinin de büyük teşviki ve desteği olmuştu. Her başarılı erkeğin arkasında mutlaka bir kadın vardır sözüne inananlardan olmuştu. Çocuklar ilkokula başlamışlardı bile. Gelişmekte olan bir işi,
anlaştığı bir eşi vardı. Bu mutluluk en büyük zenginlikti. İçten içe bilinçaltına ya bunları kaybedersem korkusu yerleşmeye mi başlıyordu ne? Eskiden bende böyle bir korku yoktu bende ne kadar rahattım diye
düşünmeye başlamıştı son aylarda. İşler de gittikçe açılıyordu, siparişlere zor yetişiyorlardı. İki sarı dökümcüsü ve iki sıvamacı almak üzere ilan astı vitrine. Sanayi de haber çabuk duyulurdu zaten. Bir hafta
içinde kendisiyle beraber çalışanların sayısı on a çıkmıştı. Bir kişi daha alırlarsa KOBİ lere tanınan her türlü teşvik ve kredilerden de yararlanma fırsatı doğacaktı. İşler böyle giderse altı aya kalmaz o da olurdu.

Trenin raylarda çıkardığı ritmik sesleri dinlerken bütün bu geçmişi de beyninde resmigeçit yaptırıyordu, başkente sanayi bakanlığına teşvik kredisi için fizibiliteleri götürürken. Varlıklarını kaybetme
korkusu yine gelmiş yüreğinin ortasına çöreklenmişti. Kalbi hızla çarpıyor, nefes darlığı başlıyor ve soğuk,
soğuk terliyordu. Panik atak hakkında doktordan gerekli bilgiyi almıştı ve çabuk atlatabilirdi ama varlıkla-
rını kaybetme korkusunu yenemiyordu. Trenden inince bir taksiye atlayıp Devlet Planlama Teşkilatından
tasdikli, teşvik raporlarının uygunluğunu onaylatmaya gitti. Çok yorgun görüntüsüne rağmen etrafına gülücükler dağıtmaya özen gösteriyordu. Daha önce teşvik alan arkadaşları uyarmıştı onu, bir aksilik işi
enaz altı ay uzatıyordu. İşi rast gitti ve saat on birde sanayi bakanlığında KOBİ işleri genel müdürlüğünde
dosyasını takdim ediyordu. İşin ertesi güne kalacağını duyunca, bakanlığa yakın bir otel buldu. İlk işi eve
telefon edip karısı ve çocuklarıyla konuşmak oldu. Merak edilecek bir şey olmadığını duyunca, dükkanı aradı. İşler yolundaydı hiçbir aksilik yoktu. Telefonu kapatıp yatağına uzandı. İşlerim iyi gidiyor, evimde mutluyum acaba bu bir rüya mı? Ben bir gün bu rüyadan uyanacak mıyım? Hepsi de kaybolacak mi?

Kahvaltıda gözlerinin şişliğinden gece pek uyuyamadığı belli oluyordu. Hesabı ödeyip çıktı. İşim
çabuk bitse de trende yer bulabilsem bari diye düşünüyordu. Otobüsle seyahat etmemesinin sebebi çok
kaza yapmalarıydı. Uçakla gitmemesinin sebebi kurtuluş şansının fazla olmamasıydı. Son altı senesi korkular icat ederek cehennem azabı olmuştu. Bakanlığın önünde taksiden indi ve içeri girdi. Dört saat sonra dosyası kabul edilmiş ve teşviği almış olarak tren biletini alıyordu.

Trenin hareket etmesiyle beraber korku ve endişe içine yavaş, yavaş yerleşmeye başlamıştı. Cepten evi aradı aksi bir şey olmadığı cevabı tatmin etmeyince ustayı aradı, ondan da menfi bir cevap
alamayınca sevinemedi bile. Muhakkak bir şey olacak, bu rüya bozulacaktı. Her şey inanılmayacak kadar
iyi gidiyor bunun altından bir şey çıkacak diye düşünüyordu. Artık mutluluğun tadını çıkaramaz olmuştu.
Yine çok az uykuyla veya sızmayla diyelim evine gelmişti. Eve bakan kadın çocukları okula hazırlıyordu.
Eşi sabah işe gitmişti. Büyük bir özlemle çocuklarına sımsıkı sarılıp kokladı, öptü. Çocuklar da, bakıcı
kadın da bir anlam veremedi bu abartılı harekete. Alt tarafı iki günlük ayrılıktı tamamı, ama ne bilsinler ki
adam, ne korkular büyütmüştü içinde gelene kadar.

Geçen iki sene içinde biri yazlık ve biri de şehrin mutena semtlerinden birinde olmak üzere iki daire, biri eşine biriside kendine ait olmak üzere ikide binek arabaları olmuştu. Adamın korkuları da hem
etkisini, hem de sıklığını artırmıştı. İşten, evi günde on kere arayıp merakını gideriyordu. Araba kullanma-
masını, trafiğin çok yoğun olduğunu gerekiyorsa bir şoför tutmayı öneriyordu. Kadın kocasının korkusunu biliyor ve ona yardım etmek istiyordu. Peki, nasıl istersen dedi. Panik atağı ve arazlarını çabuk atlatıyor ama içindeki endişeyi silip atamıyordu. Son psikiyatr da depresyon da olduğunu ve sıkı bir tedaviyle en geç bir yıl içinde sağlığına kavuşabileceğini söyledi ve ekledi “korkularınızın üstüne gidin ve onunla yüzleşin”

Çocukları arabayla almak gelmişti içinden o gün. Servisleri vardı çocukların okula gidip, geldikleri
ama babanın içinden bir ses onları al ve pizzacıya git demişti. Karısına telefon edip çıkınca pizzacıya gelmesini söyledi. Kadın, adamın çocuklarıyla beraber vakit geçirmesine içten içe sevinmekle beraber,
hastalığının sebep olduğunu sezinliyordu. Daha az varsılken daha mutlu olduklarını anımsıyordu. Hayatta
her şeyin bir bedeli vardı, bedeli ödenmeden hiçbir şeye sahip olunamıyordu. Eskilerin dediği gibi ”her ülfetin, bir külfeti “ vardı. Kadın pizzacıdan içeri girdiğinde çocuklar ve kocasını son yıllarda göremediği, neşe ve mutluluk içinde buldu. Anneleri gelince çocukların neşesi daha bir artmıştı. Adam her şeyin farkındaydı. Yıllar var ki işten başını kaldırıp ailecek bir pikniğe bile gidememişlerdi. Çocuklarının üzerinde
li büyük etkiyi fark etmemek için aptal olmak lazımdı. Adam artık bir karara varma zamanının geldiğini hissediyordu. Hep beraber luna parka ve oradan da çocukların istediği bir sinemaya gitmek üzere kalktılar. O gece unutamayacakları bir gece olarak hayatlarında ki yerini aldı.

Adam korku kaynaklarını yok etmeyi kafasına koyup, ilk iş olarak bütün kanuni önlemleri alıp, küçük işletmesini on çalışanına devretti. Kardan belli bir miktarını, borç ödenene kadar o alacaktı. Artık işletmeyle ilişkisini kesmişti. Eski işyerlerinden birinde mali müşavir olarak dolgun bir maaşla işe başladı. Akşamları eve yorgun dönmüyor, eşine ve çocuklarına hatta kendine bile zaman ayırabiliyordu. Korkuları kaybolmaya başlamıştı. Üç ay sonra da doktor iyileştiğini söyledi. Mutlu yaşam- dan daha büyük zenginlik olamaz ve bunu sürdürmek insanın vereceği kararlarla doğru orantılı diye düşünüyordu.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:45 PM
Sonbahar Gelince

--------------------------------------------------------------------------------

Her şeylerini toplamıştı, yavaşça valizini kapattı. Veda etmeliymidi, sonra mektup yazıp ona sonsuza kadar veda ettiğini bildirmeliymidi.Aman boşver dedi içinden nasıl olsa bir köylü kızıydı,ne anlardı vedadan.Nasıl olsa kendisinin sonbahar gelince yurt dışında okuduğunu biliyordu. Kapıyı kapatıp arabasına binip uzaklaştı.Çok acı bir fren sesi vegözlerini bir hastahanede açtı. Ne kadar zaman sonra operasyonlar bitmiş,nekahat dönemi başlamıştı. Hep gözlerini açınca o köylü kızı görüyordu.Doktora bir gün sordu, bu kızın ne işi vardı burada. Doktor:_ O olmasaydı sen geçen sonbahardaki kazada ölecektin üstelik seni yaşatan tek böbreğin sahibide o,dedi.Birden onun hakkındaki düşüncelerini hatırladı, ne büyük atıp etmişti. Belkide ona veda etmek için gitseydi bu kaza yaşanmayacaktı.
Şimdi her sonbahar geldiğinde sol yanı acıyınca o fedakar kızı hatırlayıp acı içinde kıvranıyor.Çünkü bir sonraki sonbaharda o köylü kız aynı yerde hayata veda etmişti.Şimdi artık sonbahar onun için acı bir anıydı.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:45 PM
Karakola gitsemmiki Acaba

--------------------------------------------------------------------------------

‘KARAKOLA GİTSEM Mİ Kİ ACABA’

El ettiler durdum. Erkek arka kapıyı nazik bir şekilde açtı, kız arkadaşını bindirdi ve kendiside benim yanıma oturdu:
”-Mesa Koru Sitesi” dedi. Bende içimden çok sevinmiş-tim. Böyle uzun yol her zaman çıkmazdı. Ne de olsa Kızı-lay'la, Koru sitesi arası bu trafikte insanın en az kırkbeş, elli dakikasını alırdı. Taksimetreye bastım, gazladım. Bir iki dakika geçmedi, yanımdaki:
“ –Eee! Anlat bakalım Şoför abi, şöyle iyi bi yanından” Bende, başımdan geçen bir olayı anlatmaya başladım. Pür dikkat kesildi, can kulağıyla dinliyordu.
Gene birgün iş dönüşünde durağa gelirken yoldan biri; acele işi var gibi el etti. Yumuşak bir frenle Yanında durdum. İki arkadaştılar. Biri uzun boylu atletik yapılı, diğeri az kısa ve kilolu idi. Uzun boylusu ön koltuğa, benim ya-nıma oturdu. Kısa olanı bana:
"-Oran’a“ dedi. Hani şoför olmasan da Ankara’yı bil-mesen:’Ben de senin orana‘ dersin al başına belayı. Önde oturan arkadaki arkadaşı ile münakaşa etmeğe başladı. Demek ki taksiye binmeden önce de tartışmaları vardı.
Taksiye bindikten sonra da tartışmaları devam ediyor-du. Önde oturan uzun boylu olanı arkadakine:
“ -Koyarım abi” dedi. Arkadaki de:
“ -Koyamazsın “dedi.
‘Ben böyle tartışma mı olurmuş, koyarsın, koyamazsın diye düşünürken’ arkadaki:
“ -Ben abi kapımın önüne araba koydurtmam” dedi. Bende adamların boş yere günahlarını alacaktım ki işi çöz-düm. Uzun boylu olanı Kuğulu'da inecekti ama arkadaşı Oran'da oturduğu için:
” -Olmaz abicim, önce seni Oran'da indirip sonra ben dönüşte Kuğulu'da inerim “dedi. Kısa ve şişman olanı Oran da indirdik. Dönüşte ön koltukta oturan:
“ -Şoför bey taksimetreyi kapat, nasıl olsa Kuğulu’ya ineceksin dönüş ücreti yazdırma bana” demez’ mi, bende:
“ -Olmaz” dedim'. Hay demez olaydım da dillerim çeki-leydi. Adamda bunu mu bekliyormuş ne?’
“ -Yav gardaşım nasıl olmazmış, bal gibi olur. Senin elinde. İstesen olmaz mı yani ?” Ben:
“ –Olmaz” dedim’ O:
“ -Olur” dedi. 'Olurdu, olmazdı' derken silahını çekti, arkadaş ne yapacaksın al başına belayı. Bizde delikanlı geçiniyoruz ya, üstelik de şoförüz. Bu arada:
“ -Çabuk üzerindeki paraları boşalt “ demez mi hani paraları vermek bir yana, soyulduğumuzu duyarlarsa arka-daşlar vallahi beni tefe koyarlar. Sen bizim şoför milletini bilmezsin. O zamanda Oran şehri yeni kurulmuş; in yok, cin yok yollarda. Bende üzerimde ne var ne yok kuruşuna kadar adama verdim.
İçimden de dua ediyordum, bu kadarla kurtulayım bari diye. Sonra birden üzerimden abandı, benden yanı olan kapıyı hızla açıp itekleyiverdi beni dışarı. Tabi ben bi güzel yuvarlandım yere. Vakit gece yarısı ve bana bağı-rarak:
” -Üç saate kadar ortalıkta görünme, sonra git arabanı Cebeci'deki Kanbankası'nın önünden al “ dedi ve gazladı gitti. ‘Sözünün eridir belki, dediğini yapar’ diyerek polise de haber vermedim.
Gece karanlıkta yayan Kanbankası'nın oraya kadar yürüdüm. Epeyce sağda, solda vakit geçirdim. Baktım üç saat geçmiş, dediği yerde arabam yok. Bir iki saatte öylesi-ne bekledim belki gelir diye. Ne gelen vardı ne giden. Sonra gittim karakola soyulduğumu, arabamın uzun boylu, bıyıklı, esmer biri tarafından gasp edildiğini anlattım.
Polisler ifademi aldılar. Aradan iki gün geçti arabamı Sitelerde terkedilmiş olarak buldum. Emekli bir kişiyim, bü-tün yatırımımı ‘aha’ bu taksiye yaptım. Allah'tan her hangi bir yerinde hasar yoktu. Buna da 'şükür', dedim.
” –Eee” dedi, kızın arkadaşı:
“ –Sonra?”
“-Sonrası ne olacak, o karakol, başka karakola da.. bildirmiş arabamın gasp edildiğini. Moral bozukluğundan işe de gidemiyorum.
Ertesi gün polisler çalıştığım durağa gelmişler beni sormuşlar. Bakmışlar ki ben yokum; bu sefer arkadaşlarım-dan ev adresimi almışlar. Eve geldiler. Hadi beni evden alıp doğru karakola. Gaspçılıktan yakalanmış üç, beş kişiyi ba-na gösterip:
“ -Senin arabanı gasp eden bunlar mı dediler “ Bende:
“-Hayır Komiserim bunların hiçbiri değil ,” dedim. İkide bir:
“-Dikkatli bak; bunlardan biri olabilir “ diyorlar, bende her defasında:
“-Bunlar değil” diyorum. Sonra beni salıveriyorlar:
“-Lazım olunca biz seni tekrar çağırırız” diyorlar. Aradan ya birkaç saat geçiyor, veya bir gün, önce taksi durağına, beni bulamayıp, sonrada eve geliyorlar. Hadiii tekrar kara-kola. Bu seferde başka karakollar çağırmaya başladı.
Hiç çalışamıyorum, hastalandım, moral sıfır! Ekip ara-basıyla karakola gidip bana gene bir sürü kişi gösteriyorlar hiçbiri olmadığı için, beni salıveriyorlar. Nasıl dönersem döneyim eve. Günah olmayacağını bilsem gösterdikleri kişilerden birisine:
“ -Aha bu benim arabamı gaspeden' diyeceğim ama; İnsanın vicdanı razı olmuyor.
Karakoldan yayan yapıldak eve geliyorum. Tabanlarım şişmiş. İnsanın uykusu da kaçıyor, uyu uyuyabilirsen. Bu işin gündüzü, gecesi olmuyor ki ne zaman bir gaspçı yakalansa ,muhakkak karakoldayım.
Esasında polisler de bıktı bu işten ama onlarında vazi-fesi bu demek. Sistem böyle işliyor. Daha sonra önüme albüm koymaya başladılar:
" -Bunlardan bir tanesini söyle de kurtul" dediler . Esa-sında ben değil kendileri kurtulacaklardı. Gayet iyi anlıyo-rum ama anlamamazlıktan geliyorum. Ama ben hiçbirini yapmadım. Şikayet etmek akıl karı değilmiş arkadaş. Bana arabamı sattıracaklardı.
Mesa Koru sitesine gelindiğinde yanımda oturan:
“Tamam şoför gardaş, bayanı burada indirecez” dedi. Ben durdum, delikanlı inip kızın kapısını açtı, vedalaştılar, sonra tekrar öne; yanıma oturdu:
“Ümit köye” dedi ve sonra:
“Eee anlat, anlat hele” bende:
“Yani senin anlayacağın gaspçılar bulunamadı. Ben gene bir hayli karakol, karakol dolaştım dosya kendiliğinden kapandı da çağırılmaktan kurtuldum.”
Ümitköy'e gelmiştik:
” -Burada da ben ineyim” dedi. İndi cebinden iki milyon çıkarıp:
“ -Buyur şoför bey”
“ -Ne bu”?. Dedim”
“ -Ne olacak Para görmüyon mu?”
“ -Görüyorum görmesine de taksimetrede on sekiz milyon yazıyor, on altı milyon daha vereceksin” delikanlı:
" - Onlar gaspçıydı, paranı vermemişler üstelik; arabanı götürmüşler. Bizde öğrenciyiz, bizden de bu kadar. Hadi yaylan bakalım” der demez ben arabadan dışarı çıkıp:
“ -Nasıl vermezmişsin” dememe kalmadı nereden çıktıklarını bilemediğim gençler sekiz on kişi oluverdiler. Ne arada gelmişlerdi, ne zaman gelmişlerdi farkına bile vara-madım. Tek kelime etmeden bindim arabaya sonra:
“ -Hadi size de öğrenci kıyağı olsun bari” dedim. Son-ra bir ara ‘karakola gitsem mi ki’ diye düşündüm. Bu mem-lekette şoförlükte yapılmaz diye düşündüm.
Dalmışım az daha kaza yapacaktım. Arabayı satsam mı ki diye düşündüm. Hala düşünüyorum...

HayaLTeaM
09-21-2008, 11:45 PM
yüregine salık kardeşim her bir konu paylaşımın bir birin den güzel konular saygılarım'la

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:46 PM
asik olmak bedava dostum....

Yine dusuvermissin askin icine he dostum..bu cok farkli demek
digerlerinden..oyledir bitanem,her askin tadi farkli,farkli ama
acisi ayni karsilik bulamayinca..ve adi ayni karsiliksiz olunca,ask
aslinda o zaman ask sonsuzluga bi basina yol alinca..

Hazirmisin dostum aciya,acabalara,gozyaslarina..karamsarliga dusupte
o ask-i umuda sarilip tekrar umid etmeye..sabahlara dek
uykusuzluga,gune onun hayaliyle baslamaya,her calan telefonda
yureginin yerinden cikacak gibi olmasina,ozlemeye
hazirmisin..hazirmisin emin olamamaya,senin askin kadar asik mi
acaba dostum,bunu dusunurken daha cok aska saplanmaya
hazirmisin..kucucuk bi ilgisizliginde pes edip kacmak isterken,seni
daha derinlere ceken ask denizinde cirpinmayi
surdurebilecekmisin?..yine,yine daha guclu olmaya hazirmisin
dostum..ya karsilik bulamazsan,,,,o zaman ki husran....hazirmisin bi
hayalet gibi gunler gecirmeye,isinde verimsiz,evinde tepkisiz ve
bazen kirici,en cokta kirilgan olmaya..bunlar askin kolay yanlari
aslinda gozumuzde buyutup korktugumuz...

Asik olmak bedava dostum...ya askina askla karsilik verecek olursa
askin..o zaman isin zorlasacak iste dostum,askin bedava
yasanmayacagini anlayacaksin..hep umit edecek ve bazen bekledigin
olmadiginda anlayisli olmayi ogreneceksin..
kimi renkleriniz tutmayacak;ama sen o begenmedigin renklere asik
oldugunu hatirlayip saygi duyacaksin..
sadece beklentilerle yasanmaz..sende beklenilenlere cevap
vereceksin..
gerektiginde alttan almayi,susabilmeyi,dinlemeyi bilip sabretmeyi
ogreneceksin..
bunlarin hic birini tek tarafli yasamayacaksin elbette;aldigindan
cok verecek,verdiginden cok beklemeyecek,beklediginden cogunu
buldugunda sukretmeyi bileceksin..
askin o essiz buyusune kapilip,gozlerini kapatip,o tutku yeli nereye
gotururse deyip birakmayacaksin kendini..
unutma!! dostum ask;yureginin ve mantiginin birlestigi tam o
noktada..oyle bi denge saglayacaksin ki birisinden biri daha fazla
hukmetmeyecek askina..sen "askin ilk solugu mantigin son solugu"
lafini dogrulamayacaksin..

Aglamayacaksin yine kimselerin yaninda..gozunden kiyamadigim yaslar
dokulurken kimseler gormeyecek o an ki gucsuzlugunu..
zor olacak canimin otesi biliyorum ama asik olmak bedava olsada
yasamak bedava degil!!..

Ufak tefek hatalarinda ozur dilemeyeceksin..gerektiginde kullanmak
icin saklayacaksin ozurlerini..ve oyle bi hata yapacaksin ki ozur
diledigine degecek..
ozurlerinin dilde olmadigini hatirlayip hazineni iyi ve yerinde
kullan bebegim..

Guvenmek isteyeceksin,guveneceksin..ama hissedeceksin ki emin
olacaksin..
guveniyorum demiceksin ve diliyorum ki "bana guvenmiyormusun"
sorusuyla karsilasmazsin bitanem..
kendi adima soyluyorum ki hayatimda karsilastigim en tehlikeli
guvensizlik sorusudur..
oysa guven asla sozlerle yasanmaz ancak hissedilir..kimse kimseye
guveniyorum diyerek guven kazanmamistir..
unutma!! bebegim bi baskasina ancak kendine guvendigin kadar
guvenebilirsin!!..

Ve dostum guvenmeye basladiginda hersey bambaska olacak..cunku ask
bi nevi guvensizlik duygusudur,acaba sorusudur..
bu kez bedava olan ask pahali bi sevgiye yol almaktadir
pahali dedim bitanem cunku asktan sevgiye gecis yaptigin o ince o
narin yol emek ister!!!
emeklerin beklentisiz,karsilik
beklemeksizin,vererek,gostererek,hissettirerek oldugunda sevgiye
coktan yol almissindir..
verdiginin karsiligini ummak en buyuk hakkin..
ama almak icin vermek dusecegin en buyuk yanilgin olur dostum..
sevdigin icin ozverili olacak,sevgin icin fedakar olacaksin..

Asik olmak bedava dedim ya dostum..
aski yasatmak senin elinde..askini sogutmadan sevgine katabilmek
yine senin elinde bitanem..
unutma sevgi emek ister,yurek ister..
o yurekte var benim dostumda!!!....

Bazen ozlemen gerekecek,o guzel duyguyu sindire sindire yasa olurmu
bitanem..
hasretinle bi basina kalip,icinin icine sigmadigi o anlardan
sikayetci olma sakin..
ozleneni ozlemek cok guzel goreceksin,hele ki sonu kavusma
olacaksa..

Yasanan ne olursa olsun pisman olmayacaksin..
yasadigin hic birsey sey icin pismanim demeyeceksin..
yasayan sendin;istedin,yasadin........
yureginden o an o soz geldi,soyledin.......
tavrin oyle olmaliydi ki o sekilde davrandin......
gitmeliydin,gittin.......
gulmeliydin,guldun......
susmaliydin,sustun.....
o an ne gerekiyorsa onu yaptin...>unutma!! bitanem;insanoglu yasadiklarindan dolayi pisman olmaz..
ancak yasayamadiklarimiz icin pismanlik duyariz...

Asik olmak bedava dostum...
yasamak,ask iklimine yurek uydurup yasatmak,inanmak,sevgi deryasina
aclimak,rotayi dogrultmak cesaret ister!!..
cesur olacaksin yuregimin ici,
dibe vursanda cikmak icin cesaretini kaybetmeyeceksin!!..

Simdi aklindan geciriyorsun.."peki sen dostum" diyorsun.."ben askin
icine dusmusken savunmasiz ve sen aski anlatirken
boylesine;yasatabildinmi askini"diyorsun biliyorum..
yasadim canimin otesi..
asklarimi dolu dolu yasayip ogrendim askin yolunu..
ve sansli degildim belki senin kadar...
hatalarimi yapa yapa,yanlislarimi kabullene kabullene
ogrendim..ogrenerek yasadim,yasayarak ogrendim sana anlattigim tum
bunlari..
ve yuregimin ici...
yasamadan bilemezsin,bilmeden yasasanda...

Simdi dostum hazirsin bedavadan gelen askini yasamaya..
Ask yolun acik olsun bitanem...

Ben yuregimden,omrumden gelen herseyi yapmak icin yanindayim nefes
aldigim surece..
ve yuregindeyim nefes sayim bittigi an...

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:46 PM
--------------------------------------------------------------------------------

Bir mühendis olan Necdet Durmaz kendi otomobiliyle yolculuğa çıkmıştı. Çalışmakta olduğu firma tarafından görevlendirilmiş ve İstanbul’dan Malatya'ya gidiyordu. Bu ildeki fabrikada bir arızayı acilen gidermesi gerekiyordu.

Ancak yol üzerindeki Kırşehir'in Dere bayırını geçerken otomobili bozuldu. Hemen köylülerden yardım istedi. Akşam vakti olduğu için kimse bir şey yapamıyordu. Necdet Durmaz geceyi mecburen orada geçirecek, sabah olunca da yakındaki bir kasabaya otomobili çekilecekti.

Kendisine hemen Köy Misafirhanesi'nde yer verildi. Necdet Durmaz burada bir süre dinlendikten sonra muhtarın yanına gitti. Muhtar misafirlerini en iyi şekilde ağırlamak için her türlü ayrıntıyı düşünüyor, otomobilini de merak etmemesini sorunu çözeceklerini söylüyordu. Muhtar, Necdet Durmaz o gece köy meydanında düzenlenecek olan düğüne davet etti.

Mustafa Belli köy meydanına geldiğinde, bütün kalabalık oraya toplanmış eğleniyordu. Davullar zurnalar çalıyor, köy halkı halay çekiyordu. Bir süre sonra Necdet Durmaz gürültüden uzaklaşmak için kalabalığın arka tarafına yürüdü. Ağaçların başladığı yerde tek basına duran çok güzel bir kız gördü. Yanına yaklaştı ve onunla tanıştı. Bu genç Kız köyde öğretmen olarak çalışıyordu. İstanbul’dan gelmişti.

Birlikte koruluğun içinde yürüdüler. Hava oldukça serin olduğu için, Necdet Durmaz genç kıza ceketini verdi. Koruluğun bittiği yerde, tepe başlıyordu. Genç kız daha fazla eşlik etmemesini, evinin o tepenin ardında olduğunu söyledi. Orada ayrıldılar.

Necdet Durmaz ne o gece, ne de ertesi sabah genç Kızı aklından çıkaramadı. Onu tekrar görmek istiyordu. Köy muhtarına gidip, durumu anlattı ve genç Kız hakkında bir şeyler öğrenmek istedi. Ancak o bunları anlatırken, muhtar şaşkınlık içinde onu dinliyordu. Çünkü bahsettiği öğretmen geçen kış evinde çıkan yangında ölmüştü.

Muhtar Necdet Durmaz'ı ikna edemedi ve birlikte o tepenin ardına hala yıkıntıları duran eve gittiler. Necdet Durmaz'ın bunu anlayabilmesi olanaksızdı. Verdiği tüm bilgiler doğruydu ancak ona, bu genç kadının artik yaşamadığı söyleniyordu.

Muhtar sonunda dayanamayarak Necdet Durmazı genç kızın mezarına götürdü. Köy mezarlığına girdiklerinde onları bir sürpriz bekliyordu. Uzakta duran bir mezar taşının üstünde Necdet Durmazın ceketi asılı duruyordu. Enteresan bir hikâye.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:48 PM
yüregine salık kardeşim her bir konu paylaşımın bir birin den güzel konular saygılarım'la


Okuyan Gözlerine SaGLiK GüzeL YüreKLi KaRDeSim Benim TsKLLeR..

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:48 PM
http://img54.imageshack.us/img54/8466/mumlarinhikayesiio6uz2vue1.gif

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:49 PM
Ağır Uyku

Issız caddelerin loş ışıklarında yürüyen bir çift ayak sesinin yankılarıydı duyulan. Sekiz saatlik çalışmanın verdiği yorgunluk ve uykusuzluk sürükleniyordu gecenin sessizliğindeki kaldırımlarda. Bir vardiya dönüşünde eve çabuk gitmenin telaşını taşıyordu atılan adımlar. İnsan ömründen sanki bir güne karşı iki günlük tüketilen bir gündü vardiyada çalışmak.

Can işveren pozisyonundaydı ama işçiler temsilci seçmişlerdi kendisini fabrikada. Gazın, tozun, dumanın içersinde çalışmak kolay değildi.

Gecenin saat birinde, hani ne derler ‘in cin top oynuyor’ öyle bir şeydi, Can'ın evine döndüğü zamanki gecenin anımsattığı. Vardiya tutsaklığından kurtulup, uykuya susamış gözlerini zar zor açarak ve bir sarhoş gibi yalpalayarak ilerliyordu Can evine. 'Uykusuzluğun ne demek olduğunu gelsinler de bana sorsunlar' dedi içinden.

‘Bu vardiyalı çalışmalarda yatma, kalkma zamanına çok dikkat edeceksin. Gece işe gideceğin zaman gündüz uykunu çok iyi alacaksın.’ Hele bir keresinde gezer köprü vincin üzerinden az kalsın sıcak curruf çukurlarının üzerine düşecekti. Yürüme yolundaki korkuluk zincirlerine zor tutundu. İlk defa ölümü bu kadar yakın hissetmişti kendine.

Vardiya otobüsünün tor tor sesleri gecenin sessizliğini yırtarak kulaklarına kadar geliyordu hala. Biran evinin önünde buldu kendini. Evinin önüne kadar nasıl geldiğinin kendide farkına varamadı. Her zamanki vardiya dönüşünden farkı yoktu bu günkü evine gelişinin. Sokak kapısı her zaman açıktı. ‘Kimsecikler uyanmasın’ diye ayaklarının ucuna basarak çıktı basamakları. Üçüncü kata geldiğinde sönen otomat ışıklarına bir daha bastı, cebinden anahtarı çıkardı, anahtar deliğine soktu ama anahtar sağa sola dönmüyordu. Anahtarı çıkardı, tekrar tekrar denedi olmuyor, olmuyordu. Önce kesik kesik sonrada sürekli olarak bir hayli zili çaldı.

Açan olmuyordu. Vardiya otobüsünden indiği zamanki uyku mahmurluğu kalmamıştı üzerinde. Yerini tarif edilmez bir heyecana bırakmıştı. Binbir türlü vesvese geçiyordu aklından. Eşi ‘zehirlenmiş, herhangi bir ‘hastanede yatıyor’ olabilir miydi? Kafasında böyle düşünceler varken terasa çıktı.

Binanın en üst katında çatı yoktu. Üst kattaki iki dairenin üzeri beton terastı. Evinin ön kısmı sokağa, arka kısmı bahçeye bakıyordu.

Bahçe kısmına bakan yatak odasının kapısını sessizce dinledi. Üç yaşındaki kızının ağlama sesini duydu. Biraz rahatlamıştı. Önceki saydıklarının hiç biri olmamıştı. Çocuğunun sürekli ağlamasına eşinden hiçbir müdahale yoktu ‘demek ki uyuyordu’ eşi. ‘Olur ya, insanlık hali, çocuğunun ağıtını duymayacak kadar yorulmuş, uykusuz kalmış’ olabilirdi. Yatak odası bir balkona açılıyordu. Teras üstündeki inşaat sırıklarından cama vursa eşi duyardı herhalde. Onun için bir sırık aldı, cam kırılır düşüncesiyle önce hafif hafif vurdu ama ne gezer! kırılırcasına vurdu. ‘Kırılırsa kırılsın’dı. Ama ne cam kırıldı ne de eşini uyandırabildi.

Camdan gelen gürültüden ağlayan kızının bir iki dakika sesi kesiliyor, kızı sonra gene ağlamaya başlıyordu. Birkaç kez kalasla vurmayı denedi ama bir sonuç alamamıştı. Gene Can terastan bulduğu birkaç tane boş yağ tenekelerini balkonun betonuna attı. Çıkan gürültü dahi eşini uyandırmaya yetmemişti. Saat gecenin birinden üçüne kadar uğraştı. Gecenin o sessiz karanlığında çevredeki binalardan uyananları gördüğü zaman; Can, hiçbir şey yokmuş gibi gürültü yapmayı durduruyor, üç beş dakika sonra tekrar başlıyordu.

Can çaresiz alt kattaki komşuları tapu sicil muhafızı İsmail Hakkı beyi ‘uyandırmayı’ düşündü. Belki onun eşinin bir bilgisi olabilirdi, nihayet komşuydular. Evhanımı olarak birbiriyle gündüz görüşmüş olabilirdi. Biriki kez komşusunun zilini çalan Can Bey Hakkı Beyin kapıyı açmasıyla durumu ona anlatır. Hakkı Bey:

" -Emin misin, kapı açılmıyor mu? Şimdi o zaman eşin anahtarı kapının üzerinde bıraktı galiba” dedikten sonra:

“ -Gel beraber bir deneyelim” deyip, Can Beyin kapısının önüne varırlar. Hakkı Bey anahtarı sokup çevrilmediğini görünce tekrar tekrar birkaç kez denerler:

" -Yok açıldı, açılacak şöyle yapalım" diye konuşurlarken kapı tıkırtısına ve konuşmalara içerden:

“ -Kim o, kim var gecenin bu saatinde kapıda?” diye bir ses gelir. Can ve İsmail Hakkı Bey:

" -Biziz açar mısın kapıyı?" derler ve kapı açıldığında Can eşine saatin kaç olduğunu sorar:

“ -Bak dörde geliyor, ben saat birden beri seni uyandırmak için uğraşıyorum” der, eşine karşı kızgınlığını yatıştıran ismail Hakkı Beyle gece yarısı bir kahve içerek sinirlerini yatıştırırlar.

Can eşinin uyuyakalmasına ilk defa tanık olmuştur. Bu kadar ağır uykudan sonra Can'ın eşi, bir daha kapının üzerinde anahtar bırakmamaya 'tövbe' eder.



Ahmet Canbaba

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:49 PM
Vur Vura Bildigin Kadar

Susma, beni uçurumlarda kendim ağlıyor bulmuşken susma ne olur. En bildiğin öfkeleri cümleler halinde haykır. Alevle yakılmış kelimelerinin biri bitmeden diğeri saplasın ciğerlerime. Her kelimen ayrı bir hançer acısı versin yüreğime. Patlamaya hazır azgın dalgaları üzerine giyinip çaresiz kıyılarıma vur. Vur, vurabildiğin kadar. Diş geçiremediğin en yakın insana karşı yıllarca biriktirdiğin ama bir türlü söylemediğin bedduaları benim için et..Yüreğinde yara bağlamasın çıplak öfkelerin. İçinde kalmasın en gariz küfürlerin..İşte bedenim burda; dilinin ucunda ne varsa say sayabildiğin kadar....

Boynumu yalnızlığın ayak ucuna bükmüşken, beni " bende " bu kadar zayıf yakalamışken ez ezebildiğin kadar. Öfkelerini kus avuçlarıma. Bana dair tek anı bırakma..Herşeyi kibritsiz yak, yakabildiğin kadar. Kır, hiçbir zaman yarası sarılmamış kanatlarımı. Kırılmış dallarımı ise içindeki kızgın kelimelerin lavlarında erit. İçindeki nefreti sesli kelimelerle haykır. Haykır ki, benden önceki yaralı geçmişinin tek sorumlusu ben bileneyim. Otuz küsür senelik ömrünün son beş ayına tanıklık eden beni hayatının en büyük hatası olarak yargıla emi. Hayatında en büyük hatan keşke ben olsaydım. Keşke !

Kendim düşmüşken uçurumlara; kendi yarınlarımı kendim hançerlemişken bir de sen vur, vurabildiğin kadar. Dürüstlük abidesi kelimeleri sırtına yükleyip en acımasızca yargıla beni. İnsanlığımı, sevdamı fütursuca yargıla. Sakın ama sakın kendini yargılama !

Aynalara bakarken benim çirkin yüzümü hatırla.. Ama hiçbir zaman aynalarda " kendinle " yüzleşme..Duvarlarda " yalancı" suretimi görüp öfkenin yumruklarıyla yarala yüreğimi. Hayatında biriktirdiğin tüm kavgaların sebebi olarak beni göster. Keşke, hayatındaki tüm kavgaların tek sebebi ben olsaydım.. Keşke !

Bu tek taraflı davanın yargıcı sen, savcısı da sen ol. Üç düğmeli darağacı elbisesini dikme gerek yok. Al senin olsun vücudum. Hayatının tüm öfkelerini benim bedenimden al. Hayata yenik başlamanın tek sorumlusu olarak gördüğin sevdamı yık, yıkabildiğin kadar..Ve mutlu olacaksan, şu canımı al diyeceğim ama bu canı sen vermedin ki sen alasın !

Tek bir kelime etmeden vur boynumu. Acıma, merhamet etme. Bir nefes kadar değerli bildiğin bu yüreği en kötü haliyle bil. Güya ömrünü mahveden tek kişi olarak gösterdiğin bana tüm günahlarını en güzel hediyen olarak bırak. Hayatında biriktirdiğin öfkelerin hesabını benden kes sevgili. Mahşere kalmasın hesabın.Yenik başladığın hayatın tek hatası olarak beni göster. Hançeri al, gözlerime sun. Giderken son hediyen olsun kanlı hançerin. Vur hadi, vurabildiğin kadar...

Ölümü kuşan hadi. Kır zincirlerini. Musalla taşım hazır. Yeter ki ölüm senin ellerinden gelsin. Gözlerin, göğsüme saplanan son kurşunum olsun..Yüreğim, diz çökmüş dizlerin dibine. Çökmüşken kır, kırabildiğin kadar. Haklısın, sana hayatı zehir ettim değil mi ? Hayatındaki onca acıyı, onca günahı ben vermişcesine sadece yüreğimi öldür. Otuz küsur senenin son beş ayına tanıklık eden bu adamı ömrünün hatası olarak addet. Sonuna kadar vur emi. Bir daha doğrulamayım sevgili..Unutmadan, kötüler çok yaşamaz sevgili. Güya ben senin yüreğinde en kötüyüm. Merak etme o zaman; yakındır ölümüm..Sevinebilirsin artık. Zaferini kutlayabilirsin. Lakin tek üzüntüm var sana dair; ben gidince hayatındaki tüm hatalari yükleyebileceğin yüreği bir daha bulamayacaksın ne yazik ki.. Ben ona üzülürüm sevgili...

Hakkın varsa eğer hesabın mahşere kalsın sevgili. Yok kalmasın diyorsan; bana gelen yolu ve yüreğimin adresini biliyorsun. Öfkelerini beline kuşanıp çık karşıma. Doğrulttuğun namluya yüreğimi usulca sürmezsem namertim sevgili !

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:49 PM
Bir Bitişin Hikayesi
Sevgi Aşk Hikayeleri

Tam tamına 17,5 yaşındaydım o gün. Bütün eğitim hayatımı adadığım ve sonunda başardığım üniversitemin bahçesinde onunla konuşup bir ilişkinin temellerini atmak üzereyken küçük bir çocuktum. Günü birlik ilişkilerde, geçici flörtlerden hoşlanmadığımı belirtecek kadarda büyük. Üniversite hayatinin başlangıcı bu muhteşem birlikteliğinde başlangıcı oldu. Günler büyük bir hızla geçiyor ve her gecen gün aşkımızda ayni hızla büyüyordu.

Önce toplumdan, sonra da okulumuzdan soyutladık kendimizi. Her anımızı baş başa geçirmekten, İstanbulun keşfedilmemiş yerlerin gezmekten büyük keyif alıyorduk. Onun dinine çok bağlı olması, benim bugüne kadar bilmediğim görmediğim şeyleri yapıyor olması hoşuma gidiyor, ben de her gün yeni şeyler öğreniyordum.

Bu aşk romanlarından fırlamış mutlu günler daha doğrusu seneler 4 yıl sürdü. Kesintisiz 4 yıl. Bu arada o benim aileme, bende onun ailesine girmiştik. Evleneceğimiz günler sayiliydi.

5. yılımıza girdiğimiz ilk günlerinde her şey alt üst oldu hayatımda. Senelerdir görmediğim bir arkadaşımı ziyarete gittim ve aşık oldum. Hayatımızda başka insanlar olmasına rağmen bu garip duygusal çekim bizi yakaladı, ama hemen kendimizi toparlayarak uzaklaştık. İşte yine ben eski bendim. Her şeyi çözmüş ilişkime sağlam bir şekilde dönmüştüm .- Döneme mimiydim yoksa Bir kaç ay sonra İnternet ve chat ortamını keşfettim. Seneler sonra ilk kez farklı erkeklerle konuşmak gerçekten ilginçti gelmişti. İleri gidip teflonlaşmaya ve hatta bir kaç kez görüşmeye bile vardırmıştım işi. Ama hep kendimi haklı çıkaracak sebepler aradım. Kötü bir şey yapıyordum, onu anlatmıyordum. Yada bana öyle geliyordu.

Başka bir adama aşık olmamla başlayan kavgaların, tartışmaların yerini şimdi chat kavgaları almaya başlamıştı. Bu seferde netten yüzünü bile görmediğim bir adama aşık olmam, olayın patlama noktası oldu. Çünkü artık sözlerin yerini tokatlar almıştı. Çıktığım tatiller, görüşmeme kararları, ilişkiyi kurtarma çabaları hiçbir işe yaramıyordu. Elimizde hiçbir şey kalma misti artık. Bizi bir arada tutan o güçlü bağ,aşk,sevgi,saygı,hoşgörü. Hepsi uçup gitmişti.şaşkındım. nasıl bu hala gelebilmişti her şey. Bitmeliydi. Bitecekti. Ve bitti. 5. yıldönümümüze 1 ay kala bitti büyük aşk masalı.

Biliyorum. Ben suçlu görünüyorum. Ama hala kendimi haklı çıkarmak için çok fazla sebep bulamıyorum. Pişman mıyım. Hayır. 23 yaşındayım artık ve elimde kalan hala bitmemiş bir okul. İlişkim bitti ama okul hala duruyor. Aşk mı bir daha asla...

HayaLTeaM
09-21-2008, 11:51 PM
http://img54.imageshack.us/img54/8466/mumlarinhikayesiio6uz2vue1.gif

Harikasın ya kardeşim mükemmel bir paylaşım olmuş tebrikler.... :) saygılarım'la

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:51 PM
Bir Gün
Sevgi Aşk Hikayeleri


Bir gün hayatımdan ördürürcesine çıkacaksın ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım. Senin en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni...
Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor.

Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım.
Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında...

Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir.

İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara.

Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği. Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi...
Yazan:Serkan ÖNAL

http://img46.imageshack.us/img46/8776/yaseminkozanoglubo0.jpg

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:52 PM
Hayat Mucizesi
Sevgi Aşk Hikayeleri


İnsanlar hayatı boyunca ektiklerini biçiyorlar. Ben buna hayatımın her döneminde şahit oldum. Şimdi anlatacaklarım beni hayata dair çok güvensiz biri yaptı. Bu, belki de bana verilen en büyük cezaydı.

1992 senesinde çalıştığım tekstil firmasına iş veren büyük bir firma vardı. Bu firmadaki ihracat müdürü ile çok iyi anlaşıyorduk. Hatta daha sonra beni de yanlarına aldılar. Ben de işimde iyi ve çok çalışkandım. Hırslıydım; çünkü para kazanmam lazımdı. Asla bir ev kadını olmayı da düşünmüyordum. Bu insan evli ve iki çocuk babasıydı. Ama bu bizim sevgili olmamızı engellemedi. O dürüst, biraz içine kapanık, hayatı işten eve evden işe geçen, bense hayatın tadını çıkarmayı bilen, işimde ilerlemek zorunda olan çılgın; ama dürüst bir kızdım. (Şimdi hem evli insanla birlikte olup hem de dürüst olunur mu diyeceksiniz. Ama o ayrı bir tartışma konusu olabilir.)

İkimizde isteklerimiz bakımından birbirimizi tamamlamıştık. O bana aşıktı; ama ben sadece hoşlanıyordum. Bunu ona da söyledim. Bana bir ev tuttu. Benim onun evliliğine zarar vermeyeceğimden emindi. Çünkü, bunu asla yapmadım. Yalnız beraber olduğumuz senelerin sayısı arttıkça bana daha çok düşkünleşti ve evden çıkmaz oldu. Ben gezip tozarken, o anlaşmamız dişında eve gelip sabahlara kadar beni bekler duruma gelmişti. Ama ben O evine gittiği günler onu hiç rahatsız etmediğim gibi bu durumu yüzüne de vurmuyordum. Ama artık beşinci senenin sonuna doğru işler değişti ve evlenmeyi kabul ettim. Eşiyle konuştu, her şey yolundaydı ta ki izlendiğimizi ben farkedene kadar. Polislerin eve gelip onu araması arasında fazla gün yoktu.

Değişik işler yapmaya başlamıştı, aslında gizli telefon görüşmelerinden anlamam lazımdı; ama eşi ile konuşuyordur diye önemsemedim. Meğer insanlardan para toplar ve sadece faizlerini ödermiş, tabii tıkanana kadar işler yolundaymış. Hatta bir kaç can dostuma yardım olsun diye paralarını ona verip işletmesini istemiştim. Sonunda kaçtı gitti, yok oldu. Hayallerim, evim, arabam, senelerim vs.onunla gitti. Hepsini satarak arkadaşlarımın paralarını ödedim; ama artık ben bir hiçtim, koca bir hiç. Her şey yavaş yavaş geçiyor, sağlığıma kavuşuyorum. Ama hayatta hiçbir şeye güvenim kalmadı, bana her yaklaşana düşman muamelesi yapıyorum. Arkadaşlarımı tanıdım bu arada ve ne kadar yalnız olduğumu fark ettim. Belki ektiğimi biçmiştim, belki de haketmemiştim...

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:52 PM
Evliliğin Mutlu Öyküsü
Sevgi Aşk Hikayeleri


Ben 32 yaşında evlilikte altı yılını doldurmuş bir kadınım. Eşim ile 2000’in Ekim’in de çalıştığım bir klinikte karşılaştım. Onu ilk defa merdivenlerden inerken gördüm. Gözlerimi ondan alamamıştım oda bana ısrarla bakmıştı. Oysa hiç beğeneceğim bir tip değildi. Sarışındı üniversite öğrencisi idi ve benden küçüktü.
Ama ben bir anda ona kapılmıştım. Bir süre sonra odama yanını bir doktor arkadaşla geldi. Onunla tanışmak istediğimi söyledim ve tanıştım.
Tanışmamızdan sonra hemen her gün çeşitli sebeplerle kliniğe geliyordu. Bu çok hoşuma gidiyordu. 3-4 gün sonra benimle çıkmak istediğini, ve niyetinin ciddi olduğunu belirtti. Bu beni biraz korkutmuştu. Teklifini yaşı nedeniyle kabul edemeyeceğini söyledim. Ama o ısrarlıydı. Biraz düşünmemi söyledi. Yine de kabul etmeyecektim. Çünkü ondan 2,5 yaş büyüktüm ve bu benim için önemliydi.

Ama bir başka doktor arkadaşın ısrarı üzerine onunla çıkmaya karar verdim. Kendinden emin konuşması bana güven verdi. Onun yanında kendimi mutlu hissediyordum.

Tanışmamızın üzerinden 1 ay geçmişti ve artık evlilik planları yapıyorduk. Ama ailesi evlilik planımıza karşı çıktı. O bir su istasyonu işletiyordu, bende bir klinikte çalışıyordum. Ailesi bizim geçinemeyeceğimizi söylüyordu. En önemlisi ben tesettürlüydüm. Ailesinin tehditlerine rağmen biz gizli bir evlilik yaptık. O gün bizim için hem mutlu hem üzücü bir gündü. Nikahta ikimizin ailesinden kimse yoktu. Biz yine de çok mutluyduk ve hala da mutluyuz. Geçirdiğimiz maddi ve manevi zorluklara rağmen ona olan aşkım her geçen gün büyüyor. Ona her baktığımda içimde sevgi ve mutluluk doluyor ve bu 6 yılın sonunda ondan gün içindeki birkaç saatlik ayrılık bile bana zor geliyor. Onu çok özlüyorum. Emin olun onunla evlendiğim için Allah’ a şükrediyorum, ömrümün sonuna kadar da hislerimin aynı şekilde devam etmesini istiyorum.

Evlenmeye karar verdiğim zaman ona böyle aşık olacağımı düşünmemiştim. Sadece benim için uygun bir kişi diye düşünmüştüm. Oysa şimdi ona gerçekten aşık olduğumu ve her geçen gün aşkımın arttığını hissediyorum. Çünkü ben onu kendimden çok seviyorum. İki bedenin bir bedende olabileceğini düşünmezdim ama oluyormuş. Onu kaybetmem demek kendimi kaybetmem demek. Onsuzluğu düşünmek bile istemiyorum. Herkesin bu duyguyu hissedebilmesini istiyorum...

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:52 PM
Yüreğimde Devrim
Sevgi Aşk Hikayeleri


Akrabama Aşığım
Uzaktan akrabamızdı. Abi diye hitap ederdim ona kendimi örnek aldığım; tıpkı dağların doruklarında zamansız kalabilmiş kar birikintisi gibi göz alıcı bir şahsiyetti benim gözümde.
Paylaşımlarla kurulan dostluğumuz, saatlerce süren dostluk kokan sohbetlerimiz dertlerimiz anılarımız gülüşlerimiz ve tesellilerimiz yerini çok sonra fark edebildiğim kaçamak bakışlara bırakır gibiydi. Bir türlü kabullenesim gelmiyordu dostane duyguların aksini. Ailem dahil çevremdeki herkesin gözdesiydi o. Bilhassa arkadaşla gönülleri fethediyordu muhabbetiyle.

Buna rağmen mantığımı elden bırakmıyor onun beni asla yar olarak göremeyeceği gerçeğini açıklamaya çalışıyordum bizleri yakıştıranlara. Ben olgun bir yetişkin gibi davranmaktan bihaber yaşamayı ilke edinmiş bir genç kızdım. O ise sorumluluk sahibi ciddi bir deniz astsubayıydı. Karakterli, ağırbaşlı disiplinli bir o kadar da iyimserdi.


Velhasıl 1,5 aylık bir süreden sonra görkemli bir itirafla yüz yüze kalıyordum. ‘’Bana abi deme’’ diyordu. Ben ise şaşkındım sessizce haykırıyordum içten içe, şimdi neler olacak diye. Susarak geçirdiğim 2 günden sonra onu deli gibi severek başladım güne. İnanıyordum uykumda aşık olmuştum ona.

Her ikimizin gözlerinde görülmeye değer bir ışık yüzlerinde ise tarifi mümkün olmayan bir tebessüm yer edinmişti. El eleydik. Bir ömür boyu beraber yol almak için ilk adımı attık sözlendik. Fakat ayrı düştük; aşkım dünyanın bir ucunda seyirdeydi. Bekledim bekledim...

En nihayetinde kavuştuk sınırsız sevgi limanımızda. Ama vuslatın sarhoşluğu fazla devam etmedi 1 aylık bir sürecin ardı gelen bir özlem daha ayırdı bizleri sevdiğimle yine! Şimdi uzağız yine birbirimize. Yıldızlara yarenlik etmek alışıla gelmiş bir sohbet oluyor zamanla. Bu yüzden doyamıyoruz ya birbirimize hatta bazen sevgi sözcükleri bile aç kalıyor sevgimizin yanında. Ruhlarımızı çepeçevre sarmalayan sıcaklığın yanı sıra, yalnızlıklarımızda kurduğumuz hayallerimizle yücelttiğimiz umutlarımızla körüklüyoruz hasretliğimizi biz. Neyse ki her ikimizde severek yaşıyoruz. Neyse ki bizler özlemle yanıp özlemle tutuşuyoruz. Ve asla aşkı katliamlara maruz bırakanlardan olmuyoruz...

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:52 PM
Dostların Aşkı
Sevgi Aşk Hikayeleri


Fırtınalı bir hayatın ortasında birleştik. Sen, kendine yakın bulduğun insanların sana yaptığı hatalardan şikayet ediyordun, bense uzun yıllar acısını çektiğim bir aşkın yaralarını sarmaya çalışıyordum.
İyi birer dosttuk, her şeyi paylaşır olmuştuk. Bu yakınlaşmamızın kısa bir sürede olmasına rağmen zamanım öyle tatlı, öyle güzle geçiyordu ki ben içimdeki kıpırdanmalardan habersizdim.
Sanki rüyadaydım, gözlerimi açtığımda dostluğun yerini aşk almıştı. Kendimi tutamamıştım işte. Duygularıma hakim olamamıştım. Sen benim aşkım, bense senin dostundum artık. Sana aşık olduğumdan habersizdin. İçimdeki volkan öyle taşmıştı ki patlamak için sabırsızlanıyordu.

Sonunda o gün gelip çatmıştı. Bütün duygularımı bütün hislerimi açıklamıştım ben sana. Sense bana sadece şaşkın bir ifadeyle bunların yalan ve şakadan ibaret olması için yalvarmıştın.
Bende sana bunların ne şaka ne de yalan olduğunu üstüne basa basa vurgulamıştım. İçim rahatlamıştı. Çünkü bir insana "seni seviyorum" demek kolay bir iş değildi. Yürek isterdi. Ben bu işi becerememiştim ama sonucuna da katlanmak elimde değildi. Çünkü asıl olan benim için bugündü ve ben bugün sana söylemem gereken şeyleri yarına bırakmamıştım. Yarın böyle bir fırsatın elime geçeceğini düşünerek bütün her şeyi açıklamıştım.

Dünya fani her an her şey olabilir bizim dünyamızda... Şimdi içim çok rahat ama bir o kadar da huzursuzum. Çünkü bunları sana anlatınca suçlu ben oldum. Şimdi o eski günleri arıyorum, hiç sebepsiz, ani ayrılışın şokunu üzerimden atamamamın sonucundandır. Ve zaman eskiden öyle güzel öyle tatlı geçerken şimdilerde, bin bir azap bin bir acıyla geçiyor.

O günün üstünden çok zaman geçti. Şimdi ben senden benim olmanı değil bana biraz hak vermeni istiyorum. Bana duyduğun nefreti duygularımın üstünden çekmen için yalvarıyorum. Bana ne kadar kızsan ne kadar nefret etsen de ben seni yine de seviyorum. Duydun değil mi? Seni seviyorum

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:53 PM
Canım Yanıyor
Sevgi Aşk Hikayeleri


Canım yanıyor. Bilmiyorum bu daha farklı nasıl ifade edilir. 1969 doğumluyum. 1990 da 2 yıldır beraber yaşadığım sevgilimle evlendim. 1997 de bir kız çocuğu dünyaya getirdim. Bugün 30 Ekim 2005. 14 gün önce o sevgilinin eşyalarını ben topladım. Hiç elim titremedi, hiç ağlamadım. Çok garipti çok ama hep yanıyordu canım yanıyordu bunun farkındaydım tıpkı doğum yaparken olduğu gibi dişimi sıktım.
Bu geçicek bu biticek sadece benim dayanmam gerekiyor hiç bağırmamıştım. Şimdi oturup bir sigara yaktığımda bir melodi duyduğumda hatırladığımın o an farkına vardığım bir sürü şey geliyor aklıma.
Off neler yaşandı nerde hata yapıldı yada nasıl farkına varılmadı o hatanın. Bu yaşadığım ne? BU can yanması bu batma ne zaman geçicek? Ben ediyle büdü olmak istemiştim. Kocam hem arkadaşım,hem sevgilim,hem kardeşim,hem anam hem babamdı. Yedi sene boyunca bir sürü şeyi beraber yaptığımız adam baba olduktan sonra birden bire daha fazla çalışma dürtüsü duydu. Artık bir sürü geceyi kızımla evde yalnız geçiriyordum. Ve bunu hiç anlamıyordum çünkü ben daha fazlasını istememiştim. Benim yanımda o sorumluluğupaylaşacak sevgiliye ihtiyacım vardı çünkü normal değildim.

Hamilelikle başlayıp doğumdan sonra yaklaşık(kendi yaşadıklarıma göre ) 9-10 ay süren bir anormallik vardı vücudunuzda dengeler değişiyordu. Bunun farkındaydım çünkü tv kumandasıyla zap yaparken tv de notrdam ın kamburunun çizgi filminin karesini 10 sn gördüğümde ağlamaya başlayınca soluğu bir doktorda aldım. Bana endişelenmememi bunun çok normal olduğunu kadınların sanırım % 70 idi nin doğumdan sonra depresyona girdiklerini söyledi. BU iç rahatlatıcı bilgiyle muayenehanesinden çıktım demek ki çok sıradandı. Bir sürü insan bunu yaşıyordu ölmüyordu.
Ama lanet olası o düşünme dürtüsünün bir aç-kapa düğmesi yok. Off sevgili çok çalıştı para kazandı. Ben çok gece ağlayıp yapma aramıza duvar örüyorsun dedim abartıyorsun oldu. Sonra eve bir bilgisayar alındı yıl kaçtı anımsamıyorum ama bu pc alındığında en pahalı işlemci sanırım PIII idi ve celeron işlemcinin 366 dan daha hızlısı yoktu şimdi o pc ile yazıyorum. Sonra sanırım benim şikayetlerim azaldı çünkü sevgili ne yaptığımla ilgilendi bir ara, ahh, ben ne mi yapıyordum internette o arada, en çok microsoft comic chatte yazıyordum. Konuşuyordum diyemiyorum çünkü ben konuşurken insanları görmek isterim. Orada tanıyıp asla gerçek hayatta tanışmadığım ve halen ıcq dan sohbetimizi devam ettirdiğimiz iki tane dostum var. İkiside evli ikiside erkek. Biri bizim yaşlarımızda bir oğlu var diğeri 64-56 lık bir çift iki tane oğulları var.
Gülümsüyorum çünkü canım yanıyor çok fazla değil hep aynı insanlarla konuştum telefon numaramı adımı bana ulaşabilecekleri herhangi bilgiyi vermedim nette yaptığımız sohbeti yüz yüze de yapabilrdik (SANIRIM TUTUCU BİR İNSANIM). Hala sanal seks nedir bilmem, insanlar bundan ne zevk alır hiç anlamam.
Sonra bir akşam sevgili oturdu o pc nin başına. Bir hatunla yarım saattlik bir sohbetin sonunda karşılıklı telefon numaraları verildi ve hatun bunu aradı, konuşuldu ertesi gün için buluşma planları yapıldı. İçine düştüğüm hayreti ifade edecek kelime bulamıyorum. Bana göre o kadar mantıksız okadar anlamsızdı ki. Güldüm evet güldüm çünkü hem çok garip hem çok aptalca hemde komikti. Ertesi gün planladıkları saat yaklaştıkça sevgili gerilmeye başladı, o kadar belliydi ki.
Onu tanıyordum, yüzünden geçen ifadelerin ne anlattığını biliyordum. Hiç bir şey söylemedim. Duş aldı giyindi, gidicekmisin diye sordum, bilmiyorum dedi. Güzel bir pazar günüydü, evede yemek yok hanımeline mantı yemeye gidelim dedim, tamam dedi üçümüz çıktık. Garson servis açtı ve sipariş almak için geldi. Sevgili sipariş vermedi. Yer ayaklarımın altında kaydı. Bu bir kamera şakası olmalıydı. Saatine baktı. Ağlamak ve gülmek aynı anda geçti içimden. Eğer gideceksen ve geç kalmak istemiyorsan şimdi çıkman gerek dedim. Haklısın dedi ve kalktı GİTTİ GİTTİ...
Orda ben ve kızım mantımızı yiyip kalktık. Yürüyerek eve dönerken içimden gelen gülme dürtüsünü çok zor bastırıyordum. Sanki poker oynuyorduk ve o blöf yapıyordu evin önüne geldiğimde araba otoparkta o da evde olacaktı. Eve geldik yoktu 15 dk sonra cebim çaldı sevgili buluşacağı hatunun tel nosunu pc nin yanndaki not defterine yazmış ve yanına almamış acaba ona verebilirmiymişim. Verdim ve telefonumu kapattım. Kızımı uyuttum beraber içeriz diye aldığım kavaklıdere-kımızı açtım ve içtim içtim ağladım ağladım ağladım gece 2-3 falan eve geldi, kavga ettim ağladım ve hep neden neden neden dedim. Ertesi sabah balkona kahvaltı sofrasını hazırlarken bir kez daha yer kaydı ayaklarımın altından. İki aydır sen yıkat, hayır sen yıkat diye konuştuğumuz leş gibi araba o dar vakitte yıkatılmış ve pırıl pırıldı.
Konuşarak çözmeye çalıştım imkansızdı. Çok kırıldım ve sanırım asla tamir olmadı. Bu olay bir şekilde kapandı ama sevgili cep telefonunu babasına hediye etmek zorunda kaldı. Aramıyorum dedi aradığı ayrıntılı tel faturalarında ortaya çıktı. Bir gün evden aradı benimle konuşmak istedi ben ne kadar anlayışsız bir kadınmışım onlar sadece arkadaşmış bir kadınla bir erkeğin arkadaş olmasında ne varmış.
Verdiğim yanıtları veya diyologları burda yazmıyorum çünkü bu yazı çok uzar. Ama şu kadarını söyleyeyim bunu ben yapmış olsaydım gece eve de dönmezdim ve büyük bir ihtimallede buluştuğum adamın yanında kalırdım. Çok kırıldım, çok üzüldüm, çok hazımsızlık çektim, çok kızdım. Dedim ki bana bunları yaşatma ben haketmedim. Eğer benden sıkıldıysan, bir şeyleri kaçırıyorum diye düşünüyorsan git bacaklarına yapışmıyorum, beni bırakma demiyorum ama bunları yaşatma sanırım hiç anlamadı. Hatta hayret bile ettiğini farkettim bu kadın neden ve nasıl kendine bu kadar güveniyor diye.
3 yıl geçti bunun üzerinden ve bir sürü şey yaşandı. Ama hiç iyiye gitmedi. Çok komik ama bu ara etrafımızda ayrılan çiftler çoğaldı. En sonunda arkadaşlarımızdan biri daha ayrılırken sevgili de olmuyor böyle birbirimizi daha fazla boğmayalım bir süre ayrı yaşayalım dedi. Olur dedim, yalnız bunu anlaman neden bu kadar uzun sürdü onu anlamadım, ben 3 sene önce sana bunu söylemiştim zaten.
Çok kırıldım. Bana saygı duymuyorsun bana güvenmiyorsun dedi. Acaba o bana saygı duyuyormuydu. Ama sağ kolu kadar güveniyordu çünkü fikri ile zikri aynı olan bir insandım biliyordu ben elde var birdim sanırım. Çok anlamsız belki ama tüm bunlar yaşanırken her şeye cevap bulan sevgili oooo hatunun nerde yaşadığını nerde çalıştığını ve onunla benim haberimin olmadığını sandığı zamanlardada çok uzun telefon konuşmaları yaptığını bildiğimi anlayınca cümle kuramadı bir süre.
Sonra dediki benim hayatımda kimse yok o kadınlada görüşmüyorum. DOĞRUYDU. Söylediği doğruydu % 90 doğruydu. Ama bu hjiç bir şeyi değiştirmiyordu. Gittikten sonra görüştüğümüzde(haftada iki kez görüşüyoruz çünkü kızımız var) bak bakalım beni özleyecemisin dedi ben de sende bak bakalım özleyecekmisin dedim.
Canım yanıyor. Özleyeceğim evet özleyeceğim bunu biliyorum bilmediğim şey bunu ona söyleyecekmiyim. Yaşayacağım ve göreceğim...

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:53 PM
Hayat Sürprizlerle Dolu
Sevgi Aşk Hikayeleri


14 yaşında ilk aşık olmuştu.Birkaç ay sonra ayrılmak zorunda kalmıştık.Ben memleketime geri döndüm,o ise orada kalmıştı.Birkaç ay sonra ona bir mektup yazmıştım ve karşılığını almıştım.Tabi ki aşk bitmişti ama mektuplaşmak güzeldi.

Aradan bir yıl geçmişti.Aramıştı beni ve bir ilişki yaşamak için çok ısrar etti.İmkansız olduğunu söyledim.Evlilikten bahsediyordu.Halbuki ikimizde lise öğrencisiydik.O,aramaktan bıkmış ve pes etmişti.her şeyi kalbine gömmüştü.

8 yıl sonra yine aradı.Bu kez her şey değişmişti.İkimizin de okulu bitmiş,hayata atılmıştık.Ben genç bir kız,o ise yakışıklı bir delikanlı olmuştu.Buluşmaya karar vermiştik.O beni hala unutamamış içinde hala umut taşırken ben onu çoktan unutmuş,birçok ilişki yaşamıştım.Nihayet buraya gelmişti.Kalbim yerinden fırlayacak zannetmiş,sabaha kadar uyuyamamıştım.Uzun uzuz sarıldık ve konuştuk.Ben erkek arkadaşımı unutmuş,onunla geçirdiğim geçirdiğim zamanın tadını çıkarıyorum.Birden dudağına bir öpücük kondurdum elimde olmadan.O da devamını getirmişti.
Bırakmadı dudaklarımı.ellerimizi sıkı sıkı birleştirmiştik.Ona sarılırken gitmemesi için yalvarıyordum.O güzel sözü söylemişti :”SENİ SEVİYORUM”...

Ve gitti.Kalbimi de alıp götürmüştü.Sürekli telefonla görüşüyorduk.Ben artık onu seviyorum.Gözüm kimseyi görmüyordu.Bir fırsatını bulup yanına gittim.Aramızda 7 saatlik mesafe vardı.Aileme yalan söyleyip,cesaretimi toplayıp,büyük bir riske girip gittim.Beni çok güzel karşıladı.20 yıldır yaşadığım en güzel 3 günü yaşadım.Ben memleketime dönerken kavga ettik.Gurur ve inat yaptı,beni artık aramıyor.

Ben böyle büyük bir sevgi beslerken birden değişti sanki Ben ilk kez sevmiştim.Beni 8 yıl boyunca unutmayan ve hep bir umutla yaşayan insan nasıl olurda aramaz?Bensiz nasıl yapabilir?

Şimdi bende vazgeçtim.Ama hayat sürprizlerle dolu.Belki bir gün yine karşılaşırız.Ben boşanmış bir kadın ,o da boşanmış bir erkek olacak ve biz yine birlikte olabilme ihtimalini yakalayacağız.Her zaman birleşme noktaları arıyorum.Hayaller kuruyorum ve yine karşılaşacağımızı biliyorum...

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:53 PM
Hoşçakal Sevgilim
Sevgi Aşk Hikayeleri


Ben veda etmeyi pek beceremem. Duygularımı da pek açığa vuramam zaten, hele bu veda çok daha zor geliyor. Aslında hiç böyle bir son görüşmeye gerek yoktu. Ama insanın kanı durmuyor işte., ne varsa bu son anlarda.?
Senden hatırlamanı bile istemiyorum., sadece temizliği ve saflığı yaşatalım bu aşkı kalbimizin bir kuytu köşesinde!...

Ne güzel başlamıştı. İkimizde gençtik deli doluyduk, coşkunluğumuzun son safhasında kanımızın kaynadığı bir anda gördük birbirimizi, sevdalandık.
Geceler boyu uykusuz kaldık birbirimizi düşünmekten, en güzel heyecanları, en güzel bakışları yaşadık. Hemen aşkı yaşadık, zamanı durdurup utançları ve sitemleri yaşadık. Kavgaların en güzellerini de biz yaptık. Çünkü barışmakta ayrı bir zevk veriyordu bize.

Sevdik, sevildik, doruğuna vardık kutsal duyguların.Aşk yeminleri ettik tutamayacağımızı bile bile. Günlerce aylarca yalnız ikimiz varmış gibi yaşadık. Ne alaylı bakan gözlere, ne karşı çıkan büyüklere, ne de dost sözüne aldandık. Kendi ateşimizde yandık, en önemlisi bir birimizi anladık.

Romantik şarkıları serin aksam üstüleri yaşadık seninle. En güzel çiçekleri verdin bana. Rüyalarda bile hep ikimiz vardık. Gerçek aşkı tattık bunu sende biliyorsun.

Öyleyse hep aynı duygularla kalmalı değil mi? Biz birlikte olmasak da... güzel başlayan çok güzel yaşanan bu aşkı aynı temiz duygularla bitirmeliyiz. Şimdi de ayrılığın en güzelini en acısını yine biz yaşıyoruz...

Ne dersin bu da Allah’ın bir lütfü değil mi bize? Lütfen ağlama. Neden benimkilerle yarışıyor göz yaşların? Sen benim güçlü kocaman sevgilim değil misin? Güçlüsündür sen... seni hep böyle hatırlamak istiyorum, haydi sil gözyaşlarını. Hava da kararmak üzere, zaman bize hep acımasızdı zaten. Yine öyle çabuk olmamızı istiyor herhalde.

Sana bir şey söylemek istiyorum. Mavi gömleğin sana çok yakışıyor bir daha kız tavlamaya niyetlenirsen bu sözlerim aklında bulunsun. Bir de küçük bir istek arkana dönüp bakma tamam mı her şey burada bitsin, hoşça kal...

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:53 PM
Internette Aşk
Sevgi Aşk Hikayeleri


Yıllardır internet ile uğraşmama rağmen ilk kez evimde chat (sohbet) yapmak için kanala girdim. Nickim (rumuz) Bebek19. Tabii bir anda erkeklerden yüzlerce mesajla karşılaştım.
İnternetten çıkmaya karar veriyorum ama birden biri benim ona cevap vermemi sağlıyordu. Konuşma ilerledikçe biz hala klavyeyle boğuşuyor ve birbirimizi tanımak için elimizden geleni yapıyorduk. Aynı şehirdeydik.

Daha yeni tanıştığım bu kişi bana ev adresini okulunu ve hatta cep telefonunun numarasını bile vermekte bir an tereddüt etmemişti. Ben de ona web sitemdeki fotoğraflarıma bakması için adresimi verdim. Bunu izleyen günlerde mail ve chat dostluğumuz sürdü. İkimiz de birbirimize farklı şeyler hissediyor ama bunun yanlış anlaşılmasından korktuğumuz için hep arkadaşlık temennilerini yeniliyorduk. Sonunda ben de onun fotoğrafını gördüm.
Artık ilerleyen güven ve dostluğumuz ardından ben yine bir chat gecesinde, “Daha fazla beklemenin bir anlamı yok artık tanışalım”dememin üzerine buluşma günümüz kararlaştırıldı.

Buluşma yeri sinemanın önüydü. Oraya gittiğimde sinemaya girmek için bekleyen bir sürü insanla karşılaşınca bir an şok oldum ve üstelik aksi gibi hepsi bana bakıyordu. Kendimi topladım ve telefonunu çaldırmayı akıl ettim. O kadar kişinin arasında sonunda beklenen kişinin melodisi çalmaya başlamıştı. O yöne baktığımda kitapçı vitrininin önünde duranın o olduğunu fark ettim. Arkasını döndü ve hayatımın bundan sonraki kısmında büyük yer kaplayacak o tatlı gülümsemesiyle yanıma doğru yaklaştı.

“Merhaba” dedi. Bense “Sen o olmayabilirsin. Bu yüzden bir soru soracağım. En sevdiğim çizgi film kahramanı hangisi? dedim. Birkaç yanlış cevaptan sonra sonunda doğru olanı buldu. Sinemaya girdik. Oysa birbirimizin yüzünü sadece 5 dakika görebilmiştik.

Gittiğimiz ilk film ortama pek uygun değildi. Hatta berbat bir seçimdi. Filmin adı “Şeytan” dı. Onun bir suçu yoktu ki, ben seçmiştim...

Filmden sonra gerilen sinirlerimizi ancak buz gibi bir dondurma geçirebilirdi. Dondurma yerken bol bol konuştuk.

İkinci buluşmamız için 10 gün daha beklemeliydik çünkü İstanbul’ a gitmişti. O İstanbul’ dayken birbirimizi düşünecek çok zamanımız oldu. Döndükten sonra çok şey değişmişti. Bu kısa süreli ayrılıkta ikimizde birbirimizden hoşlandığımızı anlamıştık.

Onu takip eden zamanlarda sevgimiz katlanarak devam etti. Aşkın ne zaman, nerde ve hangi şarlarda size gülümseyeceği hiç belli olmaz. Biz o zor anı sanal alemde yakaladık. Şimdi 6 aydır her gün tanrıya bizi birbirimize armağan ettiği için dua ediyoruz. Ya o gece chate girmeseydik...

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:53 PM
Aşk İçin Bir Şans Daha
Sevgi Aşk Hikayeleri


Filiz’ le okuldan arkadaştık.O İstanbul’ luydu. Bense taşradan okumaya gelmiş bir genç. Bir arkadaşla paylaştığım ev sürekli kalabalık olurdu. Arkadaşlar sürekli gelip gider, şarkılar söylenir, içkiler içilir, kısacası her gün ayrı bir şamata yaşanırdı.
Bu grubun içinde Filiz’ de vardı. Filiz’ e karşı bir şeyler hissediyordum ama eski sevgilimin etkisinden de kurtulamıyordum. Ayrılmamıza rağmen hala onunla telefonlaşıyor, hatta arada bir görüşüyorduk. Filiz’ le birlikte olmak hoşuma gitse de bu yüzden bir türlü duygularımdan emin olamıyordum.
Sonunda eski sevgilimle telefonda yaşadığım müthiş bir kavganın sonucunda bu işin tamamen bittiğine karar verdim. Ertesi gün de Filiz’ e duygularımı söyledim.
O da benden bir atak bekliyormuş. Biz artık iki sevgiliydik. 2 ay rüya gibi geçti. Hemen her gün birlikteydik ve çok mutluyduk. 2 ay sonra gelen bir telefon bütün hayatımı değiştirdi. Arayan eski sevgilimdi ve beni çok özlediğini, bensiz yapamayacağını söylüyordu.Dayanamadım ve buluştuk. Ben o özlemin etkisiyle oracıkta evlenme teklifi ettim. Kabul etti.

Ancak ertesi gün aklım başıma geldi. Ama artık bu yola çıkmıştım. Bir yandan evlilik hazırlıklarını sürdürüyor, bir yandan da Filiz’ e bunu nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum. Evlenmeme bir gün kala Filiz’ e sadece şunu söyleyebildim: Ben gidiyorum... Filiz anladı, sadece mutluluklar diledi ve hayatımdan öylece çıkıp gitti.

Benim evliliğim 5 yıl sürdü. Boşandıktan bir kaç ay sonra bir markette alışveriş yaparken gördüm onu. Öyle güzelleşmişti ki... Ayak üstü birkaç kelime konuştuk. Benim de tanıdığım biriyle evlenmiş. Mutluymuş. Benim evliliğimi sordu, “Boşandım” dedim. O an gözlerinde gördüğüm acıyı tarif edemem. Bana sadece “İnsan her zaman doğru karar veremiyor değil mi?” dedi ve yine kaybolup gitti...

Aradan 4 yıl daha geçti. Büyük bir tesadüf sonucu Filiz’ in telefonunu buldum. Aradım, konuştuk. O da boşanmış. Önce üzüldüm ama şimdi seviniyorum. Bu bizim için yepyeni bir şans olabilir. Bu yıllardır yaşayamadığımız aşkı yaşama şansı verebilir. Bazı şeyleri tamir etmek çok zor olacak ama ben bunu göze alıyorum. Bir zamanlar kaçırdığım fırsatı bir daha kaçırmak istemiyorum. Çünkü onu çok seviyorum...

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:54 PM
Bir Deliye Aşık Oldum
Sevgi Aşk Hikayeleri


Onu ilk gördüğümde 17 yaşındaydım. O ise 20. Akıl hastanesine ziyarete gitmiştim. Arkadaşım zorla götürmüştü. Bahçedeydi... Kıştı. Onun üzerinde sadece tişört vardı. Dikkatimi çekmişti. Herkesin yanında birileri vardı o yalnızdı.

Yanına gidip adını sordum, sohbet etmeye başladım. Konuşmuyordu, benimle hiç ilgilenmiyordu. Bu daha da dikkatimi çekmişti. Üzerine gidiyordum ama boşunaydı. Hiç konuşmuyordu. Çok etkilemişti beni...
Daha sonra her gün yanına gitmeye başladım. Benimle az da olsa konuşmaya başlamıştı. Doktoru onun durumunun hiçte iyi olmadığını, ailesini trafik kazasında kaybettikten bu hale geldiğini anlattı ve onla bu kadar neden ilgilendiğimi sordu. Cevap veremedim. Sanırım beni etkilemişti ve seviyordum onu.
Onu etkilemeyi sonunda başarmıştım. Okul çıkış saatimi sabırsızlıkla beklediğini söylemişti. Beni görmeden mutlu olmadığını anlatmıştı. 1 yılda gülümsetmeyi başartmıştım ona. Bana ilk “ Seni Seviyorum” dediğinde de tanışmışlığımızın üzerinden 1,5 sene geçmişti. Gülüyorduk el ele dolaşıyorduk bahçede. Doktoru bile şaşırmıştı bu duruma. Artık psikoloji tedavisi bitmiş sadece ilaç tedavisi uygulanıyordu. Buda bizi çok mutlu ediyordu. Ailemin ondan haberi vardı. Ama onu sadece benim ilgilendiğim bir hasta olarak görüyorlardı. Oysa biz sevgiliydik. Sözlendik. Yüzüklerimizi doktoru taktı. 2 yıl sonra ailem her şeyi öğrendi. Ondan ayrılmamı istediler. Çünkü o hastaydı. Bir hafta beni eve kapattılar. Artık mavişimin yanına gidemiyordum. Günün birinde evden kaçıp yanına gittim. Hastanede yoktu. Beni iki gün beklemiş ben gelmeyince de kendi isteğiyle hastaneden ayrılmış.

Bir ay boyunca eve kapandım. Kimseyle konuşmuyordum yemek bile yemiyordum. Bir arkadaşım mavişimi yolda görmüş oda benim ev adresimi almış. Bir gün mavişim ellerinde çiçeklerle evimizin önüne geldi. Annemi kandırıp bir hafta birlikte tatile çıktık. Artık onundum. Tüm kalbimle ve bedenimle...

Ailem ne yazık ki kararından vazgeçmiyor ve onu istemiyor. Şu an o yanımda yok. Ailem beni Antalya’ ya gönderdi. O da İstanbul’ da. Buraya gelmesi imkansız. Üçüncü senemizdeyiz ve 4 aydır ayrıyız. Haberini arkadaşlarımdan alıyorum. Yine hastaneye düşmesinden korkuyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey var. Onu çok seviyorum...

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:54 PM
Son Şarkımız
Sevgi Aşk Hikayeleri


Hiç inanmamıştım aşkım, hem de hiçbir zaman inanmamıştım. Beni kendime düşman edip kalbimin bir yarsını söküp alıp gideceğine... Benden başka herkes biliyordu oysa, senin günün birinde beni yarı yolda bırakıp gideceğini.
Şu kahrolası dünyada bir ben vardım zaten sana inanan, güvenen, seven ve her zaman her şartta destek olan. Ama sen sana inanmayanları haklı çıkardın ve beni terk ettin.
Seninle birlikte kurduğum dünyayı yerle bir edip gitmene ne sebep oldu bilmiyorum. Ben yalnızca sana aşık değildim sen benim en iyi dostumdun. Neler yapacaksam danışırdık birbirimize, hayatımızı paylaşırdık. Ağlamaktan korkmazdım. Biliyordum ki ağladığımda sen yanımda olup göz yaşlarımı silerdin. Artık ağlamıyorum bile. Seninle ilgili her hatıra acıtıyor yüreğimi. Gecen gün markette senin o çok sevdiğin acı biberlerden alacaktım . birden aklıma geldin ve ben boğulacağımı sandım. Tıkandım. Nefes alamadım. Ağlayamadım. Patates böreği yemiyorum. Ebru Gündeş’i dinlemiyorum. Bütün resimlerimizi kaldırdım. Kimsenin senin hakkında konuşmasına izin vermiyorum. Ve günde bir paket sigara içiyorum. Hayatta en nefret ettiğin şeyi yapıyorum yani. Artık uzun yıllar yaşamanın pek anlamı yok öyle değil mi?Ne için yaşayacağım ki!
Seninle birlikte hayallerimi de kaybettim ben.Tek katlı bahçeli ve bahçesinde köpekleri olan bir evim olmayacak artık. Domates, biber, sebze yetiştirmeyi de öğrenemeyeceğim. salonumuzun tavanını balıkçı ağıyla süsleyemeyeceğiz.Sana sürpriz yapacaktım,yatak odamızın duvarlarını sana yazdığım aşk mektuplarıyla ve en güzel fotoğraflarımızla süsleyecektim. Bütün hayallerime evime çocuklarımıza, mutlu geleceğimize emin olduğum geleceğimize veda etmek kolay mı olacak sanıyorsun. Seni aramıyorum diye, bu kez peşinden gelmedim diye unuttuğumu zannetme. Her zamankinden daha çok seviyorum seni. Şu an şu saniye uğrunda ölebilecek kadar çok seviyorum. Öfkem de aşkımda dinmek bilmiyor.

Senden sonra ben nasıl yaşarım bilmiyorum, ama senin hep mutlu olmanı isterim. Birlikte geçirdiğimiz yıllar içinde seninle yaşadığım her an özeldi, her anı doyasıya yaşadım. Beni çok mutlu ettin. Zaman içinde kızgınlığım geçince seni hep o güzel günlerimizdeki hatıralarla anacağım. Yıllar sonra ben eğer aklına gelirsem bil ki pencerenin önünde en sevdiğin şarkıyı mırıldanıyorumdur yıldızlara “Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın...”

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:54 PM
Enez'de Aşk Başkadır
Sevgi Aşk Hikayeleri


Enez’ in güzel yaz günlerinden biriydi. Her sabah ki gibi ormana koşmaya gittim. En yakın arkadaşımda yanımda denize girdik eğlendik. Akşamüzeri can sıkıntısı 3 kişi bulduk. Okeye dördüncü aranıyor.
Ya ben yanlış görüyorum yada karşıdan maviş gözlü, kumral, şirin mi şirin güler yüzlü bir masal perisi geliyor. O an sanki büyülenmiştim. Okey oynamayı bir yana bir yana bırakın iki de bir taşları düşürür, ıstakayı devirir olmuştum. Ama galiba ben onun pek ilgisini çekememiştim. Okey bitti arkasına bakmadan gitti.
Sonradan öğrendim ki arkadaşımın yeğeniymiş ve uzun süreli bir beraberliği varmış .
" E be kardeşim dedim içimden...
Yine bir yaz akşamı top oynamaktan geliyoruz. Kan ter içinde kalmışız, saç baş toz toprak içinde... Az ileriden birisi seslenir gibi oldu. Baktım aman Allahım yine o güzel gözlü kız. Tabii hemen havaya girdim bana "iyi aksamlar" dedi. Arkadaşım mavi gözü periye nasıl baktığımı görmüştü.

Yaz bitiyordu ve biz İstanbul'a dönnüyorduk. Mavi gözlü perim aklımdan çıkmıyordu. Fakat sonunda kafamdan atmayı zor da olsa başarmıştım.

Bir gün arkadaşımın ablası bizim bir yeğen var birbirinize çok yakışırsınız diye öyle bir söyledi. Ben pek önemsemedim meğerse abla arada aracılık ediyormuş. Tabiki bunlar sonradan su yüzüne çıktı. Bu arada bir detayı atladım. Uzun süre beraber olduğu gençten problemler dolayısıyla ayrılmış.

Arkadaşımda oturduğum günlerden birinde aablası "Haydi gel kahve içmeye misafirliğe gidiyoruz dedi." Bende "Gidelim bakalım dedim" Aslında biz ne bilelim her şey daha önceden planlanmış. Maviş gözlü perimin evine gittik. Ben onu görünce elim ayağım dolaşmaya başladı. Hatta kahve fincanını elimde unuttu benim güzelim. Gece eve gelince bu konuyu ayrıntılarıyla düşündüm. Sanki içime doğdu. İlk başından beri tahmin ediyordum uzun bir beraberliğe, hatta ölümüne beraberliğe adım atacağımı. İçimden bir ses "Neden olmasın be Serhat diyordu." Ertesi gün yine onlarınn evinde bir tesadüf yapıldı. Beraberliğimizin ilk cümlelerini kurdum sonunda. Eh zor da olsa, kan ter içinde kalsam bile şu an üç yıllık güzel bir beraberliğim var. Dile kolay üç uzun yıl. Aman Allah bozmasın tahtaya vuralım. Biz yıldızlara astık yüreğimizi... Bizim aşkımız gül soylu bir aşk. Allah' tan herkesin kaderine benimki gibi güzel, temiz ve gül kokan bir aşk yazmasını dilerim.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:54 PM
Hayata ve Aşka Dönüş
Sevgi Aşk Hikayeleri


Gözlerini üzerime dikmiş yüzünde gülümseme bana doğru ilerliyordu. " Merhaba" dedi O dakikalarda bu kelimenin hayatımı ne denli değiştireceğini tahmin edemezdim. 2 yıldır arkadaşlığımız devam ediyordu. Fındık kabuğunu dolduramayacak bir sebepten bilmem kaçıncı kez ayrılmıştık.
Bana inat olsun diye arkadaşlarımdan birine çıkma teklif etmişti. Aylardan sonra beni bir cafeye davet ettiğinde her şeyden habersiz barışmak için çağırdığını düşünerek gittim. Saatler boyu flörtünden bahsetti. Sahte gülümsemeler takılıyor, gözümün önüne düşen göz yaşlarımı engellemeye çalışıyordum. Artık gücüm tükenmişti. Hızla ayağa kalktım. O da hızla kalktı, kolumu tuttu ve gitmeme izin vermedi. Beni deliler gibi sevdiğini söylediğinde etrafımdaki meraklı gözlere aldırmadan hıçkırıklarla ağlamaya başladım. En kısa zamanda diğer kıza her şeyi anlatıp ayrılacaktı.
Bu olaydan sonra 2 hafta geçti. Beni hiç aramadı acaba o kızı mı tercih etmişti. Bir telefon kulübesinden onu aradım. Karşımdaki ses onun trafik kazası geçirdiğini yoğun bakımda olduğunu söylüyordu. Ona " senin için döktüğüm her damla gözyaşının cezasını umarım çekersin" demiştim. Ama böyle olsun istememiştim. Bu kez onu tamamen kaybetme korkusundan ağlıyordum. Ankara'^da bir hastanedeydi. Doktorlar yaşaması için şans vermiyordu. Cenaze işlemleri başlamıştı. Tabutuna konulacak yakaya takılacak fotoğraflar hazırlanmıştı. Eş dost hastane kapısında bekliyordu. Bu bekleyiş üç ayı tamamlamıştı. Doktorlar anneyi hastanın yaşam destek ünitelerinden çıkarılması için ikna etmeye çalışıyordu. Çünkü onlara göre yaşasa bile eski sağlıklı günlerine dönemeyecekti. Anne kararlıydı son nefesine kadar yanında olacaktı. Günlerce yanından ayrılmadan onunla konuştu. Ellerini tutmuş yine gelecekten söz ederken parmaklarını kıpırdatarak oğlunun tepki verdiğini fördü. Sevinçten hastane koridorlarında kahkahalar atıyordu. Doktorların " Olmaz" dediğini ana-oğul başarmıştı.
2 yıl olmuştu onu bu süre içerisinde hiç görmemiştim. Bu süre içerisinde onu hiç görmemiştim. Şimdi karşımdaydı, çok değişmişti. Bazı zamanlar beni çileden çıkartıyordu, ona katlanamıyordum. Psikolojik tedavi görüyordu. Yine bir ayrılık zamanıydı telefonda evlenme teklifinde bulunduğunda ciddiye almamıştım. Israrla kendisini görmeye gelmemi istiyordu, yine bir ameliyat geçirmişti. Ziyarete gittiğimde evlenme teklifini yineledi. Hayatımızın 3 yılını bu kaza yüzünden kaybetmiştik. Artık başka vakit kaybetmenin bir anlamı yoktu.

Rüya gibi bir düğünle hayatımızı birleştirdik. Tabuta konması için hazırlanan fotoğrafı duvara astık. Ona her baktığımızda küçük kızımıza ve hayata sımsıkı sarılarak bize verdiği mutluluk için Allah'a şükrediyoruz. Tüm mutluluklar sevenlerin olsun...

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:55 PM
Korkunç bir canavar+18 NOT:Gerçek Bir Olaydır!!!

Bir gün babamla kasabaya gideriz.Babam kasabadan tarla için bir kaç lazımlık alır.Geceye kadar orada kalırız.Gece olunca köyde hırsızlık olayları olurdu.(hayvan ve eşya hırsızlığı)Babamda annemin tek başına korkucağını düşündüğünden dolayı beni köye yollar.Ama ben köye gitmeyi pek istemeden de olsa giderim.Kasabadan bizim köy 4 km. dir.Ama gece vakti araba bulamayacağım için yürüyerek giderim.Ve sonra köye yaklaşırım.Ama yol pusu olduğundan yolun hiçbir etrafı gözükmüyor. "V" şeklinde bir yol var ama bir tarafı bizim köye diğer tarafı başka bir köye gider.Bende rastgele sağ taraftan giderim.Ve o an hayatımda görmediğim bir yaratık 2.5-3 m. boyunda bir canavar.o kadar korkunç bir şey ki korkudan ne yapacağımı şaşırırım.Bir kayanın arkasına saklanır ve yerden bulduğum taşları atarım ama ne hikmettir ki hiç bir şey olmaz.Sonra birden benle konuşmaya başlar.Ama ben şaşkınlıktan dilim tutulur."Cafer annen nasıl bir durumda biliyor musun?Hiç düşünmüyor musun?"der."Sen nerden biliyorsun"derim.Ama yanıt gelmez bana kahkaha atarat gülmeye başlar ve birden yok olur ben ise koşarak köye varırım.Geldiğimde evin önündeki köpeklerimiz,koyunlar,keçiler,öküzler,inekler,anne m ve ev yanmış bir şekildedir ama çok ağladığım .Annemin ölümünden sonra o canavar bir daha gelir ve bu sefer eüzü besmele çekmeye başlarım ve yok. olur .Onun kim ve ne aradığını merak ediyorum.Umarım onu bir daha görmem.[alıntıdır](bunu yaşayan kişi 52 yaşında evli 2 çocuk babası bir öğretmendir)

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:55 PM
Güzel sözlere ihtiyacımız var

Güzel sözlere ihtiyacımız var, içtenlikle söylenmiş güzel sözlere.
Evde esimize, çocuklarımıza; yolda komşularımıza ve hayatta ikinci kez karşılaşmayacağımız insanlara; is yerinde mesai arkadaşlarımıza; okulda sıra arkadaşlarımıza, hocalarımıza söyleyeceğimiz; sokakta kulak misafiri olacağımız, radyoda, televizyonda, sinemada dinleyeceğimiz; dinleneceğimiz sözlere ihtiyacımız var.
Sanki tiyatrodaymışız da, bir dünya klasiği oynanıyormuş gibi, özenle seçilmiş kelimelerle kurulu, sanatkâr hassasiyetiyle işlenmiş cümleler. Öyle cümleler ki, tiyatral olduğu kadar, hayatin içinden de. Her harfinde, her virgülünde, noktasında samimiyet yatıyor.
Güzel sözlere ihtiyacımız var, her zaman olmasa da arada. Herkesten olmasa da, bu konuda duyarlı olanlardan. Çok yüksek edebî zevkler içermese de, ruhumuzu okşayacak kadar.
Arada öyle şarkılar çalmalı, dinlerken dinleneceğimiz. Arada öyle sohbetler olmalı, içinde bulunmaktan zevk duyacağımız. Arada öyle sözler kulağımıza çalınmalı, mahallede oynayan iki çocuk arasında geçen, içimize küçük mutluluk tohumları serpmeli.
Hep bağırmamalı, bazen şiir gibi konuşmalı bir siyasetçi. Hep mevzuata dair resmî cümleler kurmamalı, bazen duygulu sözler etmeli bir hakim. Hep terli ve nefes nefese klişeler sıralamamalı, bazen de bir saire öykünerek konuşmalı bir futbolcu.
Hep küfür, hep bağırış çağırış, hep hakaret, hep aşağılama, hep sıradan cümleler olmamalı hayatımızda. Güzel sözler edebiyat ders kitaplarında, kütüphane raflarında, kitapçı vitrinlerinde, bilgisayarın c sürücüsünde kalmamalı. Hayata akmalı. Hayatin bir parçası olarak yerini almalı.
Onu alaycı bir çok bilmişlikle değil, bilgece bir memnuniyetle karşılamalıyız. Mutlu olmaya dair, reklamların, stratejik raporların, parti programlarının, bilim adamı tezlerinin söylediklerinin haricinde bir şeylerin daha olduğunu bilerek, katmalıyız diğer cümlelerimizin arasına.
Yastığımızın altında saklayıp, evden çıkarken beraberimizde götürmeli ve çalınsa dünyamız yıkılacak bir eşya gibi yanımızdan hiç ayırmamalıyız.
Çünkü güzel sözlere ihtiyacımız var, güzel ve samimi sözlere.

Murat Çetin

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:56 PM
Eşini doğru seç…

Doğru eş her zaman uzun zaman flort ettiğin kişi değildir.
Önemli olan kısa zamanda da olsa fikirlerinin uyuştuğu,
Yaşam tarzlarının benzediği,
Espiri anlayışının yakın olduğu,
Zor zamanların da hep yanında olacağını bildiğin,
Dertlerini, sevinçlerini paylaşabileceğin,
Fikirlerine, olaylara bakış açısına güvendiğin,
Senin fikirlerine saygı duyan,
Konuşmaktan sıkılmayacağın,
Hayata küstüğün zaman seni kabuğundan çıkartıp eğlendirebilen,
Gözlerine baktığında ne söylemek istediğini anladığın,
Aynı zamanda iyi bir arkadaş,
Fiziksel görünüşün dışında da seni sen olduğun için sevebilecek ve bunu kaldırabilecek
birini eş olarak seçmelisin!!!
Dünya da böyle biri var mı? diye sorabilirsiniz şimdi… Emin ol var!! Tabii ki sayıları fazla değil.. Hatta hayatta insanın karşısına ya 1 ya da 2 kere çıkar, belki de hiç çıkmaz... Önemli olan onu fark edebilmek…
Eğer bu satırları okunduğunda aklından bu özellikleri barından bir isim geçirmişsen çok şanlısın… Ne olursa olsun onunla birlikte olmak için elinden geleni yap… Çünkü bir daha onun gibisini bulma şansın çok az emin ol. Bütün aptal aşıklar gibi ilk hareketi ondan beklersen çok geç kalırsın..
Eğer bu satırlar sana böyle birini çağrıştırmıyorsa.. ya da şu an evliysen yapacak bir şey yok… Ama henüz bekarsan onu aramaya hemen başla!!!!!!!!!!! Onu fark edebilmek için sadece etrafına bakman yeterli olacaktır. Çünkü o da sana bakıyor olacak!!!


* İşini doğru seç…..

Doğru iş rahat iş değildir…
Çok kazandıran iş de değildir…
Kariyer de değildir…
Klimalı büro ortamı da değildir..
Doğru iş olmaktan zevk aldığın yerdir…
Sabahleyin kalktığında gitmekte üşenmediğin, bıkmadığın yerdir…
Tabii yanında rahatlık,para,kariyer varsa ne ala…..


* Arkadaşlarını doğru seç…

Çok sayıda arkadaşın olması “iyi arkadaşın” olduğunun ispatı değildir…
Güzel günlerdeki arkadaşlıklar geçicidir…
Mutluluklarının yanında, acılarını da paylaşabileceğin,
Fikirlerine ihtiyaç duyabileceğin,
Her zaman yanında olmasını isteyeceğin,
Senin madnen değil manen zengin eden,
Bir tek arkadaş sana çok şeyler katacaktır…

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:56 PM
Bilinmeyen Varlık....


7 YAŞINDAYDIM.Bir gece odamda tek başıma yatıyordum.O zamanlar daha iki yaşında olan kardeşim geceleri arasıra yanıma geliyordu.Ve o gecelerden birini yaşıyordum yine.Yeşil kazağı ve kırmızı külotlu çorabıyla gece yarısı kardeşim yanıma gelmiş yatağımın başında durup bana bakıyordu.Bende yattığım yerde şöyle bir doğrulup kalktım.Kardeşimin suratına baktım.Suratı aynı televizyonda karıncalanan görüntüleri andırıyordu.Gözleri burnu pek belli değildi.Haif karıncalı ve buğulu görünüyordu suratı.Tuhaf birşeyler vardı yolunda gitmeyen.Sonra dokunmak üzere elimi kardeşimin suratına götürdüm.Kardeşimse elini elimin içinden geçirerek ellimi geri itti.Ne olduğunu anlayamadım.Eli elimin içinden geçmiş olmasına rağmen nasıl geri itebildi anlam veremedim.Sonra kardeşimin elinde dikkatimi çeken bir şey oldu parmeklarının arasında bağ doku vardı.Sonra ona "git yerine yat" dedim.O da yanımdan ayrılarak balkona doğru gitti.Ve ben ona 3-4 defa "yerine yatmaya gitsene pelin"diye bağırdım.O sırada benim bağırmamı duyan annem yatak odasından seslendi bana "pelin burda yatıyor sen niye bağırıyorsun"diye.Şok olmuştum.Kardeşim yerinde yatıyorsa yanıma gelen kimdi?Üstelik sabah kalktığımda kardeşim pijamalıydı kazaklı ve külotlu çoraplı değil.Bunu o zamanlar kime anlattıysam inanmadı hayal gördüğümü düşündüler.Şimdi 18 yaşındayım.Ve o zamanlar bana gelen her neyse bu 18 yaşımda tekrar yanıma geldi.
Anlatayım.Ben kardeşimle birlikte babannemde yatıyordum bir gece karşılıklı kanepelerde.Sabaha karşıydı.Evde loş bir karanlık vardı.Birden uyandım.Gözlerimi yavaşça açtımki kardeşim başımda bekliyor.Ama bu sefer kardeşimin 13 yaşındaki hali duruyordu karşımda.Hemen kardeşimin yattığı kanepeye baktım.Kardeşim yoktu.Ayak ucumda duruyordu.Üstünde lacivert bol penye ve siyah bir eşortman altı vardı.Ona baktım "tuvaletin geldiyse git yap ben burdan sana bakıyorum"dedim.(Babannemin evinde korkuyorduda tuvalete gitmeye beni uyandırıyordu bazen.)Sonra arkasını döndü ve koşarak banyoya gitti kardeşim.Ama koşuşu bir tuhaftı.Bacakları içe doğru çarpık ve sağa sola genişçe yaylanarak koşmuştu.Tabi o öyle koşarken ben üç kere gözlerimi ovuşturdum.Bu gördüğüm gerçekmi diye.Çok şaşırdım çünkü.O banyoya girdikten sonra ben kardeşimin kanepesine baktım tekrar.Osırada sanki kardeşimin üzerine sis bulutu çökmüştü.Birden yavaşça o sis bulutu çözüldü ve ben kardeşimin kanepede uyuduğunu gördüm.Üstelik kardeşim gecelikliydi....Bu daha taze yeni olmuş bir olay...Hadi küçükken gördüğüm hayaldi bu damı hayal...On sene sonra tekrar çıktı karşıma.Üstelik 18 yaşımda olduğum için aklım daha yerinde 7 yaşımdaki halime göre...İnanın oluyor buna benzer olaylar...Var böyle varlıklar çünkü bunu yaşayanlar var..."Bilen çekmez çeken bilir."misali..."Yaşayan bilir bilen yaşamaz...

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:56 PM
hayatın sesi...

Gençliğe adım atmak üzere olan bir çocuk, babasıyla birlikte dağlara çıkmıştı...

Yürürken ayağı kaydı, az daha uçurumdan yu*varlanıyordu. Can havliyle bağırdı:

"Eyvaaah!.."

Karşı dağlardan aynı karşılık geldi: "Eyvaaah!"

Önce duyduğu sesin babasından geldiğini, kendi*siyle dalga geçtiğini sandı. Hayretle babasına baktı. Telâşlı yüzünü fark edince sesin başka yerden geldi*ğini anladı. Ama nereden?

Bunu kestirmek için tekrar bağırdı:

"Heeey!..."

Anında karşılık geldi:

"Heeey!."

Çocuk ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordu. Hem heyecanlanmış, hem de bu oyunu sevmişti:

"Sen de kimsin?" diye sordu.

Karşı taraftan gelen aynı soruydu: "Sen de kimsin?"

"Korkağın birisiiin!..." diye bağırdı bu sefer, ço*cuk.

"Korkağın birisiiin" cevabını almakta gecikmedi.

"Aptalsıın!.."

"Aptalsıın!"

"Delisiiin!.."

"Delisiiin!"

Merakla babasına dönüp sordu:

"Bu nedir baba?"

"Hayatın sesidir oğlum" dedi babası, "dinle ve öğren."

Avuçlarını boru gibi yapan baba karşı dağlara doğru bağırdı:

"Seni seviyoruuum!.." Karşılık gecikmeden geldi: "Seni seviyoruuum!"

Çocuğun babası tekrar bağırdı: "Sen harikasııın!' Ses aynen geri döndü: "Sen harikasııın!"

"Çokgüzelsiiin!..." "Çok güzelsiiin!"

Baba oğluna döndü:

"Oğlum" dedi, "herkes buna 'yankı' diyor, ama aslında bu hayatın ve umudun sesidir. Hayattan ne umarsan,ona nasıl seslenirsen, sana o sesi yansıtır."

Çocuk, hayata hangi sesi verirse o sesi duyacağını o gün öğrendi.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:57 PM
Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir...

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi.Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle...

Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:



- "Küçüüük!" diye seslendi.." Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir hârika!"

Çocuk, ona dönerek:

- "Gerçekten çok güzeller!" diye tebessüm etti, "Ama benim bir bacağım doğuştan eksik"...

- "Bence önemli değil!" diye atıldı adam. "Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı...Kiminin de aklı veya vicdanı..."

Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:

- "Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.."

Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:

- "Anlayamadım! dedi.. Neden öyle olsun ki?"

- "Çok basit!" dedi, adam. "Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak... Hâttâ sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler..."

Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi.. Adam, vitrine işâret ederek:

- "Baktığın ayakkabı, sana yakışır!" dedi. "Denemek ister misin?"

Çocuk, başını yanlara sallayıp:

- "Üzerinde 30 lira yazıyor" dedi, "Almam mümkün değil ki!"

- "İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!" dedi adam, "Bu durumda 20 liraya düşer. Zâten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder..."

Çocuk biraz düşünüp:

- "Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!" dedi, "Onu kim alacak ki?"

- "Amma yaptın ha!" diye güldü adam. "Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım..."

Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı.. Adam, devam ederek:

- "Üstelik de öğrencisin değil mi?" diye sordu...

- "İkiye gidiyorum!" diye atıldı çocuk, "Üçe geçtim sayılır.."

- "Tamam işte!" dedi adam. "5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!"

Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek

- "Benim satış işlemim bitti!" dedi, "Sen de bana, bunu satsan memnun olurum..."

- "Şaka mı yapıyorsunuz?" diye kekeledi çocuk, "Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?"

- "Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş... " dedi adam, "Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder..."

Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rûyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rûya... Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:

- "Bana göre 20 lira yeterli" dedi... "İndirim mevsimini başlattınız ya!.."

Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:

- "Babam haklıymış!" dedi... "Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok! demişti..."

* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,
* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir...

(alıntı)

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:57 PM
Ağır Uyku

Issız caddelerin loş ışıklarında yürüyen bir çift ayak sesinin yankılarıydı duyulan. Sekiz saatlik çalışmanın verdiği yorgunluk ve uykusuzluk sürükleniyordu gecenin sessizliğindeki kaldırımlarda. Bir vardiya dönüşünde eve çabuk gitmenin telaşını taşıyordu atılan adımlar. İnsan ömründen sanki bir güne karşı iki günlük tüketilen bir gündü vardiyada çalışmak.

Can işveren pozisyonundaydı ama işçiler temsilci seçmişlerdi kendisini fabrikada. Gazın, tozun, dumanın içersinde çalışmak kolay değildi.

Gecenin saat birinde, hani ne derler ‘in cin top oynuyor’ öyle bir şeydi, Can'ın evine döndüğü zamanki gecenin anımsattığı. Vardiya tutsaklığından kurtulup, uykuya susamış gözlerini zar zor açarak ve bir sarhoş gibi yalpalayarak ilerliyordu Can evine. 'Uykusuzluğun ne demek olduğunu gelsinler de bana sorsunlar' dedi içinden.

‘Bu vardiyalı çalışmalarda yatma, kalkma zamanına çok dikkat edeceksin. Gece işe gideceğin zaman gündüz uykunu çok iyi alacaksın.’ Hele bir keresinde gezer köprü vincin üzerinden az kalsın sıcak curruf çukurlarının üzerine düşecekti. Yürüme yolundaki korkuluk zincirlerine zor tutundu. İlk defa ölümü bu kadar yakın hissetmişti kendine.

Vardiya otobüsünün tor tor sesleri gecenin sessizliğini yırtarak kulaklarına kadar geliyordu hala. Biran evinin önünde buldu kendini. Evinin önüne kadar nasıl geldiğinin kendide farkına varamadı. Her zamanki vardiya dönüşünden farkı yoktu bu günkü evine gelişinin. Sokak kapısı her zaman açıktı. ‘Kimsecikler uyanmasın’ diye ayaklarının ucuna basarak çıktı basamakları. Üçüncü kata geldiğinde sönen otomat ışıklarına bir daha bastı, cebinden anahtarı çıkardı, anahtar deliğine soktu ama anahtar sağa sola dönmüyordu. Anahtarı çıkardı, tekrar tekrar denedi olmuyor, olmuyordu. Önce kesik kesik sonrada sürekli olarak bir hayli zili çaldı.

Açan olmuyordu. Vardiya otobüsünden indiği zamanki uyku mahmurluğu kalmamıştı üzerinde. Yerini tarif edilmez bir heyecana bırakmıştı. Binbir türlü vesvese geçiyordu aklından. Eşi ‘zehirlenmiş, herhangi bir ‘hastanede yatıyor’ olabilir miydi? Kafasında böyle düşünceler varken terasa çıktı.

Binanın en üst katında çatı yoktu. Üst kattaki iki dairenin üzeri beton terastı. Evinin ön kısmı sokağa, arka kısmı bahçeye bakıyordu.

Bahçe kısmına bakan yatak odasının kapısını sessizce dinledi. Üç yaşındaki kızının ağlama sesini duydu. Biraz rahatlamıştı. Önceki saydıklarının hiç biri olmamıştı. Çocuğunun sürekli ağlamasına eşinden hiçbir müdahale yoktu ‘demek ki uyuyordu’ eşi. ‘Olur ya, insanlık hali, çocuğunun ağıtını duymayacak kadar yorulmuş, uykusuz kalmış’ olabilirdi. Yatak odası bir balkona açılıyordu. Teras üstündeki inşaat sırıklarından cama vursa eşi duyardı herhalde. Onun için bir sırık aldı, cam kırılır düşüncesiyle önce hafif hafif vurdu ama ne gezer! kırılırcasına vurdu. ‘Kırılırsa kırılsın’dı. Ama ne cam kırıldı ne de eşini uyandırabildi.

Camdan gelen gürültüden ağlayan kızının bir iki dakika sesi kesiliyor, kızı sonra gene ağlamaya başlıyordu. Birkaç kez kalasla vurmayı denedi ama bir sonuç alamamıştı. Gene Can terastan bulduğu birkaç tane boş yağ tenekelerini balkonun betonuna attı. Çıkan gürültü dahi eşini uyandırmaya yetmemişti. Saat gecenin birinden üçüne kadar uğraştı. Gecenin o sessiz karanlığında çevredeki binalardan uyananları gördüğü zaman; Can, hiçbir şey yokmuş gibi gürültü yapmayı durduruyor, üç beş dakika sonra tekrar başlıyordu.

Can çaresiz alt kattaki komşuları tapu sicil muhafızı İsmail Hakkı beyi ‘uyandırmayı’ düşündü. Belki onun eşinin bir bilgisi olabilirdi, nihayet komşuydular. Evhanımı olarak birbiriyle gündüz görüşmüş olabilirdi. Biriki kez komşusunun zilini çalan Can Bey Hakkı Beyin kapıyı açmasıyla durumu ona anlatır. Hakkı Bey:

" -Emin misin, kapı açılmıyor mu? Şimdi o zaman eşin anahtarı kapının üzerinde bıraktı galiba” dedikten sonra:

“ -Gel beraber bir deneyelim” deyip, Can Beyin kapısının önüne varırlar. Hakkı Bey anahtarı sokup çevrilmediğini görünce tekrar tekrar birkaç kez denerler:

" -Yok açıldı, açılacak şöyle yapalım" diye konuşurlarken kapı tıkırtısına ve konuşmalara içerden:

“ -Kim o, kim var gecenin bu saatinde kapıda?” diye bir ses gelir. Can ve İsmail Hakkı Bey:

" -Biziz açar mısın kapıyı?" derler ve kapı açıldığında Can eşine saatin kaç olduğunu sorar:

“ -Bak dörde geliyor, ben saat birden beri seni uyandırmak için uğraşıyorum” der, eşine karşı kızgınlığını yatıştıran ismail Hakkı Beyle gece yarısı bir kahve içerek sinirlerini yatıştırırlar.

Can eşinin uyuyakalmasına ilk defa tanık olmuştur. Bu kadar ağır uykudan sonra Can'ın eşi, bir daha kapının üzerinde anahtar bırakmamaya 'tövbe' eder.

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:58 PM
ilk tanışma

ewan 22 yasina o sene basmisti, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanin asaletini tasiyordu. 10 gün sonra Kore'deki bir savasa katilmak üzere Ingiltere'den ayrilacakti, hiç birseyden korkmuyordu ama duygusalligi nedeniyle, ülkesinden ayrilma fikri zor geliyordu ona.
"Holly'den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardi arkasina yazilmaya baslandi.
Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açiyorlardi. 2 sene bu sekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmis, her mektuptan ayri tatlar almislardi.
Ewan'in ülkeye geri dönme zamani gelmisti, son mektubunda Holly'i görmek istedigini yazdi. "Ancak seni taniyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen" diye ekledi. Holly bulusmayi kabul etti fakat resmi göndermedi. "Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz degil mi? Yakama kirmizi bir çiçek takacagim." dedi.
Günler birbirini kovaladi ve Ewan ülkeye döndü. Trenden indigi ilk anda gözleri Holly'i aradi. Bir müddet bakindi, sonra kalabaligin arasindan simdiye dek gördügü en güzel kadin belirdi. Uzunboylu, çok güzel vücutlu, uzun sari saçli, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhtesem bir kadindi. Kadina dogru bir adim atti, ama yakasinda hiç birsey yoktu. Kadin gözlerine bakti ve "Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?" diye sordu.
Tam o sirada güzel kadinin omuzunun üzerinden, yakasinda kirmizi çiçek olan kadini gördü. Kisa boylu, sisman sayilacak kiloda, gri kisa saçli, tozlu uzun pardisesü ve kalin bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan saskindi, az önce hayatinda gördügü en güzel kadindan bir teklif almisti ancak karsisinda da yüregine asik oldugu kadin duruyordu. Kendini toparladi ve yanindan geçen dünyalar güzeli kadina aldirmadan ilerledi. Elinde Holly'le birbirlerini tanimalarini saglayan kitap vardi. Elini uzatti, "Merhaba Holly" dedi gözlerinin içi gülerek. "Pardon" dedi kadin."Ben Holly degilim. Az önce buradan geçen sari saçli mavi elbiseli bayan yakama bu çiçegi takti ve bunun hayatinin sinavi oldugunu söyledi. Sizi garin çikisindaki cafe'de bekliyormuş
gece gozlum

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:58 PM
HERŞEYDE VARDIR BİR HAYIR

Bir zamanlar bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına
gelsin ister başkasının,ister iyi olsun ister kötü,her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi: "Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırdı:
"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu? "Ve sonrada kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini,ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir, bir anlattı.
"Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış.
İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir." "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum,değil mi? Ve sonrasını düşünsene? "

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:58 PM
askıda bır kahve

İtalya' da Napoli' nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar da, espressolarimizi içiyoruz.İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor.

Biraz sonra iki kişi içeri giriyor: "due caffee e un sospeso" (iki kahve ve bir askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar, barmen gene bir küçük kağıt daha asıyor tezgahın
üstündeki çiviye...

Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyor.
Derken üstü başı biraz eski, püskü, belli ki fakir biri bardan içeri girdi, barmene "un caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi, ve barmenin hazırladığı kahveyi içip, para ödemeden çıkıp gitti. Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi...

нüzüη çiçєği
09-21-2008, 11:59 PM
AŞKIMA ELVEDA

seni ne çok sevdim ben.ne çok gözyaşı döktüm senin için geceleri sen yatağında meleklerin kanatlarıyla uçarken ben penceremin önünde senin rüyana girmek için dua ederdim.bir bakışına bir dudak titreşine gülüşüne ulaşmak için dünyanın bütün çiçeklerini önne sererdim.
şiirler şarkılar sevgiler içinde tutuşan bir ateş yangımında senin için kül kesildim.adına yanlızlık dedim.sen beni bilmedin.beni tanımadın beni sevmedin.bu bir ölümdü bu bir fermandı.yaşamak mümkün değil.yanlızlık yanlızlık karanlık kapılarıyla üstüme kapandı.yankısı döndü dolaştı senin kapıların bana kapalı.kendi sesim bana ulaştı anladımki beni hiç duymayacaksın.
sana sitem edemem,sana kırılamam,bir tek dileğim var senden son bir tek isteğim oda mutlu olaman mutlu ol sevdiğim,biriciğim,aşkım,nereye kime gidersen gityeterki sen mutlu ol.kendine iyi bak.çünkü bundan sonra ben yanında olmayacağım yanında san bakacak ben olmayacağım.istesemde istemesemde.sevdim bir zamanlar seni,hala seviyorum ve benden sonrada mutlu olmanı istiyorum.olurda birgün dönersem seniiyi bulmak istiyorum.yaşanılan paylaşılan güzel şeyler hatrına sana yürekten mutluluklar diliyorumve ben birdaha seni sevmemek üzere bana seni sevmiyorum demeni bekliyorum.keşke böyle yaşanmasaydı herşey.keşke döndüre bilseydik zamanı geriye.gitmesen olmazmı?bitmesek olmazmı?senden kalan boşluğu kimile doldururum bilmiyorum.sen hayatıma renk katan sen hayatımdaki nedensin peki ozaman senin istediğin gibi olsun git .git ama sakın arkana bakma .ozaman dayanaman seni bırakamam.
gün olur seni unuta bilmek için bu şehirlerden çok uzaklara gitmek istiyorum.sokaklar parklar seni hatırlatmasın diye.gün olur anlıyorum senden ve bu şehirdnen kaşmanın faydasızlığını.çünkü biliyorum nereye gitsem benimle geleceksinyada gittiğim her yerde senden birşeyler olacak.sen unuttun fakat unutulmadın.bense unutulduğumu biliyorum.fakat unutamıyorum.inan unutabildiğim gün seni yeniden ve daha çok sevmeye başlıyacam.sen hiç kendini böyle gereksiz,böyle değersiz hissettinmi.ayrılık ölüm kadar acı ve soğuk.aynalara bakıyorum aynada gördüğümben değilim.yokluğun bedeli çok ağır sevgilim.düne kadar en yücesini yaşadım mutluluğun,ayaklarımın altında kayır gidiyordu toprak.güneşkadar yakındı aşk.bıraktın birden bire kanatlarım kesildi.şimdi hiç birşeyim.oysa herşey nekadar güzeldi yönümü yolumu şaşırdım.sen bensiz nasılsın bilmiyorum rahatmısın mutlumusun, bukadar çabuk beni unuturmusun.?...nasıl birden mazi olursun.
düne kadar aşkı içtiğim,dudaklarında yüreğimi erittiğim,uğruna yaşamayı göze aldığım nerdesin,kimlerlesin,ben burada terk edip gittiğin yerdeyim.
sevinçlerim hayallerim,umutlarım,renkli dünyam elveda.elveda yaşamak,yaşamın anlamı elveda.kimse farkında değil yokluğunun .sensiz ne hallerdeyim kimse bilmiyor.anlamıyor yitip giden bir aşkın kederi.sen seçtin bu yolu.bana ise sadece bu yollda ölmek kalır.yeterki sen üzülme
ELVEDA SEVGİLİMMM..

нüzüη çiçєği
09-22-2008, 12:00 AM
5 yıl oldu serseri daha unutulmadın...

evet tam 5 yıl oldu benden gideli benim tüm umutlarımı yıkıp terkedeli.. seni halen daha unutmuş değilim 18.06.2001 pazartesi günü saat 11:30 ve ilk defa seni gördüm dizlerim titremiş beynim uçup gitmiş kalbim yerinden çıkmıştı sanki elimde değildi aşık olmamak sana tutulmamak ama biliyordum beni sevemeyeceğini unutup gideceğini askerliğinin bitmesine tam 49 gün vardı ve ben 22 yıllık ömrümde ki en güzel günleri senle yaşamıştım sende bana karşı birşeyler hissediyordun biliyorum ama askerliğin bitti bu serseri aşkta bitti (sana göre) gittin bir daha dönmemek üzere ama yıkılmıştım sensiz olamıyordum nereye baksam kimle konuşsam hep sen vardın seni seviyordum şuan olduğu gibi şimdi evliyim ama sanmaki isteyerek veya severek evlendim her geçen gün bir kez daha ölüyorum seni unutamadım serseri benden gittiğin her ağustos 7 sinde ben bir kez daha yıkılıyorum evleneceğini duymuştum gülüp geçmiştim ve inanki Allaha yalvardım benden daha mutlu olsun diye inşallah mutlusundur serserim evli de olsam çocuklarımda olsa gün gelecek seni sevmediğim zamanlar olmayacak seni ömrüm boyunca unutamam ve yemin ediyorum ki seni son birkez olsa bile görmek için yaşıyorum ben sensiz olamıyorum olamayacağımda...
GECE GÖZLÜM

HayaLTeaM
09-22-2008, 12:01 AM
HERŞEYDE VARDIR BİR HAYIR

Bir zamanlar bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına
gelsin ister başkasının,ister iyi olsun ister kötü,her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi: "Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırdı:
"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu? "Ve sonrada kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini,ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir, bir anlattı.
"Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış.
İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir." "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum,değil mi? Ve sonrasını düşünsene? "


evet konu başlıgın da belirtigi gibi

yüregine salık.. kardeşim.. saygılarım'la

нüzüη çiçєği
09-22-2008, 12:07 AM
Harikasın ya kardeşim mükemmel bir paylaşım olmuş tebrikler.... :) saygılarım'la


BeGenmeNe SevinDim GüzeL YüreKLi KarDeSim Benim TsKLLeR...

нüzüη çiçєği
09-22-2008, 12:08 AM
evet konu başlıgın da belirtigi gibi

yüregine salık.. kardeşim.. saygılarım'la


SeninDe YüReGiNe SaGLiK GüzeL YüreKLi KarDeSim Benim TsKLLeR...

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:49 PM
Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmıs 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti? Herkes, onu dinliyordu...

Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:

„Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez...
50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.

Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım.

Her gece güneş doğmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye... Iyi gelirmiş derlerdi...

50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi

Taa ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım... Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim

Hayatımı, umudumu, herşeyimi verdim. Ondan hiçbirşey görmedim

Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

Hakim yaşlı adama dönerek: "Diyeceğin birşey var mı, baba?" dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi.

Tane tane konustu: "Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim

Fadime'mi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim

Ilk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm

Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa, boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi

Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi

Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yuz tuttu

Ben ona: „Gece çiçek sularsan geçer”, dedim. Adak dilettim...

Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki..." dedi adam

O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle…

„Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdakı suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım

Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi...

Suçlandım...Sesimi çıkartamadım...“

O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu…


Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kırmada oldukca cimri olalım”

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:50 PM
Yagmurkiz


Zamanların birinde küçücük dünyasında yüreğinin kocamanlığıyla başı dertte olan bir yağmur kız varmış... Her zaman mutsuz, her zaman hüzünlüymüş. Büyük yalnızlıklar yaşarmış kalabalıkların içinde... Kendi yalnızlıgında çoğullaşarak... Kimsenin onu anlamadığını düşünürmüş.. Tek çabası hayata bir iz bırakabilmekmiş oysa.. Ama başaramazmış..

Ve yorulur , tükenir, dağılırmış.. Sonra yeniden rüzgar olur eser...

Yağmur olup yağarmış.. Geceye ay... Gündüze güneş.... Bahara çicek olurmuş... Kendi gücünün altında ezilen bir güçsüzlüğü varmış . Kendi ağırlığının altında ezilirmiş.. Taşıyamazmış yükünü.. Birine yaslanma,bir diğerine dayanma ihtiyacı duyarmış.. Ama herkes onun çok güçlü olduğunu düşündüğü için yardıma ihtiyacı olduğu akıllarına bile gelmezmiş.. En sevdiklerinin bile......

Ve o mağrur kız yağmurluğuna, rüzgarlığına söz gelmesin diye başı dik ama içinde darmadağın gülümsermiş.... En çok kuşları kıskanırmış.. En çok onları severmiş.. Hayat ona mutluluktan uçma şansını çok gördüğü için belki... Oysa başkaları hiç bir derdinin olmadığını söylerlermiş ona.. Sevgisizliğin bir dert olmadığını düşündükleri için mi?? Ama yağmur kız parayla alınamayacak şeylerin sevdasındaymış.. Aşkla inandığı her değer için vazgeçermiş tüm varlığından.. Güzel evinden,sıcak yatağından,her rahatlığından vazgeçebilirmiş..

Çünkü aşk her türlü konforu barındırır içinde.. Aşkta denizler beslenir duygulardan...

Kuşlar öter.. Baharlar hüküm sürer.. Rüzgar ılıktır ve yağmur yumuşacık dokunur.. Hırslar yoktur..kavgalar ..didişmeler.. Bitmeyen bir kahkahadır aşk.. Ve dinmeyen bir çığlık... Ama aşk cesaret ister.. Tek korkuya yer yoktur!! Dünyası küçük yüreği kocaman o yağmur kız damlalarını tüketmedi hala... Hala yağıyor.. Ne zamana kadar yağabileceğini bilmeden.
Yalnızlık Paylaşılmaz. Paylaşılırsa Yalnızlık Olmaz

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:51 PM
Adın Aşk Senin..


Dokunma sonbaharıma adın aşk senin, çiçekli dallara yakışırsın. Kıpırtılı, renkli ufuklara yakışır gözlerin. Küskün “güz”lerime geç kalan, sevdalı sözlerini salma üzerime… Mahkum olma hesap soran gözlerime, dumanlı yarınlarda bugünü sorma bana sevgili. Geçmişin acılarından hızla kurtul yalvarırım… Saçlarımda gece, gözlerimde denizlerinin mehtabı, yüreğimse paramparça… Ama üzülme, güneş doğar elbet sevda mağduru olsa da yürek.
Bazen öksüz bir martı olur yürek sevdalı bir vapurun gölgesinde. Hiçlik sarılır bağrıma, üşürüm, ulu orta düşersin aklıma. Geçmişe gömdüğün yüreğinle yaşayamazsın günü, sevdayla kandırma kendini, dünü sorma sakın incinirim. Bırak sorgusuz sancılar bende kalsın. Satırlarca yankılansın fırtınalı aşkların bırak, belli mi olur en son satırda sıra bana da gelir sevgili. Sevdaya kanayan yıldızlarıma uzanır ellerin bir gün kim bilir… Şimdilik özlemin yazılsın avuçlarıma, düşlerim savrulsun rüzgarda… Sevmek suç nasılsa, bırak sevgili. Benim olacağın yarınlar gelecektir elbet…
Aşkın ortasından geçip yanmayan var mıdır ben gibi, söyle. Sen, yaşanmayan bir ömür gibi akıp giderken avuçlarımdan… İzlemek peşin sıra düşlerini, yüreğindeki yaşanmış ve bitmemiş sevdalara yenilmek. Kızma sakın yakamadığın aşk ateşime. Hesabı sorulacak kadar işlediğin yüreğimle, mağlubum ben sevdana. Olsun be olsun, yorma sen aşklarını, usta bir yüreğe yenilmek de güzel.
Haklısın deme, sakın hak verme ayrılıkla sızlayan satırlarıma, gücenmesin elvedalar. Yüzüme vuran umutsuz günlerde çaremdin benim, Allah biliyor. Unut gitsin gönül çelen bakışlarımı. Alev alev yanan dudaklarını daya yokluğuma, “ben” olmayan sevdalarını öp ve düşlerine düşür beni inadına.
Kimsesiz bir sessizlik giyindim. Ağır olsa da sevdanın suskunluğu, taşıdım omuzlarımda. Hak verdim "Aşk yalnız yaşanır" diyen şaire. Kangren olduğu yerden kestim attım geceleri, zemheri umutların kucağına düştüm. Külleri yaktım bahar arifesinde. Hiçbir sevda, geliyorum demez ve tükenmez hasret oldukça bunu bildim, bunu söyledim. Gecelerin hüzünlü dem saatinde teslim oldum yağmura, sevdiğime inandım. Yine de silmedim bahtımdaki karayı, beyaza boyadım.
Tükenişlerin rıhtımında, gözlerimin değdiği her yerde hatıran kaldı. Son bir acı sardı günlerimi. Cam kırığı sensiz nefeslerim, yalan değil. Aşka duran çaresiz hasretler dolandı saçlarıma. Savurdum hazanı gözlerindeki hayata. Yarım bir gözyaşı aktı kirpiklerimden. Sitemler bıraktım avuçlarına yoksun diye, hadi gülümse. Bensiz bir nefes daha çek yosun kokulu denizlerinden. Kapat gözlerini ve yüreğinle gör beni, düşlerinle okşa saçlarımı. Biraz sevdiysen eğer, hissederim saçlarımda sevdalı nefesini. Hadi, vur akreple yelkovanı, saatsiz bir ömürde yalan olsun geçen zaman. Gel… Her şeyden vazgeç. Varlığımla kendinden geç. Saklı bir kentte içimdeki acıları tüket. Gönlümün beşiğinde büyüt umutlarını.
Kirpiklerimden dökülürken mavi bir hüzün
Yaralı sevda kuytularında şiirlerini savur yüreğime
Gözlerimi çoğalt gözlerinde, yaralarıma tuz bas
Sararan yapraklarla güz gelirken üzerime
Bir bir düşecek özlemlerim dal ucundan yere
Kucakla beni kısalan günlerle birlikte
Dudaklarını daya yokluğuma
Yarım kalmış hüzünlerinle öp, ertelenmiş düşlerimi.

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:51 PM
Vur Vura Bildigin Kadar

Susma, beni uçurumlarda kendim ağlıyor bulmuşken susma ne olur. En bildiğin öfkeleri cümleler halinde haykır. Alevle yakılmış kelimelerinin biri bitmeden diğeri saplasın ciğerlerime. Her kelimen ayrı bir hançer acısı versin yüreğime. Patlamaya hazır azgın dalgaları üzerine giyinip çaresiz kıyılarıma vur. Vur, vurabildiğin kadar. Diş geçiremediğin en yakın insana karşı yıllarca biriktirdiğin ama bir türlü söylemediğin bedduaları benim için et..Yüreğinde yara bağlamasın çıplak öfkelerin. İçinde kalmasın en gariz küfürlerin..İşte bedenim burda; dilinin ucunda ne varsa say sayabildiğin kadar....

Boynumu yalnızlığın ayak ucuna bükmüşken, beni " bende " bu kadar zayıf yakalamışken ez ezebildiğin kadar. Öfkelerini kus avuçlarıma. Bana dair tek anı bırakma..Herşeyi kibritsiz yak, yakabildiğin kadar. Kır, hiçbir zaman yarası sarılmamış kanatlarımı. Kırılmış dallarımı ise içindeki kızgın kelimelerin lavlarında erit. İçindeki nefreti sesli kelimelerle haykır. Haykır ki, benden önceki yaralı geçmişinin tek sorumlusu ben bileneyim. Otuz küsür senelik ömrünün son beş ayına tanıklık eden beni hayatının en büyük hatası olarak yargıla emi. Hayatında en büyük hatan keşke ben olsaydım. Keşke !

Kendim düşmüşken uçurumlara; kendi yarınlarımı kendim hançerlemişken bir de sen vur, vurabildiğin kadar. Dürüstlük abidesi kelimeleri sırtına yükleyip en acımasızca yargıla beni. İnsanlığımı, sevdamı fütursuca yargıla. Sakın ama sakın kendini yargılama !

Aynalara bakarken benim çirkin yüzümü hatırla.. Ama hiçbir zaman aynalarda " kendinle " yüzleşme..Duvarlarda " yalancı" suretimi görüp öfkenin yumruklarıyla yarala yüreğimi. Hayatında biriktirdiğin tüm kavgaların sebebi olarak beni göster. Keşke, hayatındaki tüm kavgaların tek sebebi ben olsaydım.. Keşke !

Bu tek taraflı davanın yargıcı sen, savcısı da sen ol. Üç düğmeli darağacı elbisesini dikme gerek yok. Al senin olsun vücudum. Hayatının tüm öfkelerini benim bedenimden al. Hayata yenik başlamanın tek sorumlusu olarak gördüğin sevdamı yık, yıkabildiğin kadar..Ve mutlu olacaksan, şu canımı al diyeceğim ama bu canı sen vermedin ki sen alasın !

Tek bir kelime etmeden vur boynumu. Acıma, merhamet etme. Bir nefes kadar değerli bildiğin bu yüreği en kötü haliyle bil. Güya ömrünü mahveden tek kişi olarak gösterdiğin bana tüm günahlarını en güzel hediyen olarak bırak. Hayatında biriktirdiğin öfkelerin hesabını benden kes sevgili. Mahşere kalmasın hesabın.Yenik başladığın hayatın tek hatası olarak beni göster. Hançeri al, gözlerime sun. Giderken son hediyen olsun kanlı hançerin. Vur hadi, vurabildiğin kadar...

Ölümü kuşan hadi. Kır zincirlerini. Musalla taşım hazır. Yeter ki ölüm senin ellerinden gelsin. Gözlerin, göğsüme saplanan son kurşunum olsun..Yüreğim, diz çökmüş dizlerin dibine. Çökmüşken kır, kırabildiğin kadar. Haklısın, sana hayatı zehir ettim değil mi ? Hayatındaki onca acıyı, onca günahı ben vermişcesine sadece yüreğimi öldür. Otuz küsur senenin son beş ayına tanıklık eden bu adamı ömrünün hatası olarak addet. Sonuna kadar vur emi. Bir daha doğrulamayım sevgili..Unutmadan, kötüler çok yaşamaz sevgili. Güya ben senin yüreğinde en kötüyüm. Merak etme o zaman; yakındır ölümüm..Sevinebilirsin artık. Zaferini kutlayabilirsin. Lakin tek üzüntüm var sana dair; ben gidince hayatındaki tüm hatalari yükleyebileceğin yüreği bir daha bulamayacaksın ne yazik ki.. Ben ona üzülürüm sevgili...

Hakkın varsa eğer hesabın mahşere kalsın sevgili. Yok kalmasın diyorsan; bana gelen yolu ve yüreğimin adresini biliyorsun. Öfkelerini beline kuşanıp çık karşıma. Doğrulttuğun namluya yüreğimi usulca sürmezsem namertim sevgili !

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:52 PM
Firar


Herhangi bir şeyden kaçma ve uzaklaşma..

Ah bir an gelse ve tüm yaşamım ve anlarım herşeyim firar etse sana.
Kabul eder misin acaba?
Ah bir an gelse, firar etsek bize.
Biz olsak sadece, ben veya sen değil.
'BİZ'...
Kocaman hayatın içine sığabilecek bir döngü yaratabilir miyiz dersin?
Ah bir an gelse, firar edebilsek tüm tanımlardan...
İnsan üretisi olan bakışlardan...
Boyun bağı olup da bizi sıkan,
Nefes almamısı zorlaştıran,
Bakmakta olan gözlerimizi kör kılan dehliz karanlıklardan...
Bir an gelse, yaşama firar etsek..
Sadece yaşasak.
Hey sana sesleniyorum duyuyor musun beni?
'Anlaşılmadan benimsenme'ye firar edelim biz seninle...
Diğerleri,
'Tanımadan dışlasalar' bile...
Tutar mısın elimi?

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:52 PM
Korkunç bir canavar+18 NOT:Gerçek Bir Olaydır!!!


Bir gün babamla kasabaya gideriz.Babam kasabadan tarla için bir kaç lazımlık alır.Geceye kadar orada kalırız.Gece olunca köyde hırsızlık olayları olurdu.(hayvan ve eşya hırsızlığı)Babamda annemin tek başına korkucağını düşündüğünden dolayı beni köye yollar.Ama ben köye gitmeyi pek istemeden de olsa giderim.Kasabadan bizim köy 4 km. dir.Ama gece vakti araba bulamayacağım için yürüyerek giderim.Ve sonra köye yaklaşırım.Ama yol pusu olduğundan yolun hiçbir etrafı gözükmüyor. "V" şeklinde bir yol var ama bir tarafı bizim köye diğer tarafı başka bir köye gider.Bende rastgele sağ taraftan giderim.Ve o an hayatımda görmediğim bir yaratık 2.5-3 m. boyunda bir canavar.o kadar korkunç bir şey ki korkudan ne yapacağımı şaşırırım.Bir kayanın arkasına saklanır ve yerden bulduğum taşları atarım ama ne hikmettir ki hiç bir şey olmaz.Sonra birden benle konuşmaya başlar.Ama ben şaşkınlıktan dilim tutulur."Cafer annen nasıl bir durumda biliyor musun?Hiç düşünmüyor musun?"der."Sen nerden biliyorsun"derim.Ama yanıt gelmez bana kahkaha atarat gülmeye başlar ve birden yok olur ben ise koşarak köye varırım.Geldiğimde evin önündeki köpeklerimiz,koyunlar,keçiler,öküzler,inekler,anne m ve ev yanmış bir şekildedir ama çok ağladığım .Annemin ölümünden sonra o canavar bir daha gelir ve bu sefer eüzü besmele çekmeye başlarım ve yok. olur .Onun kim ve ne aradığını merak ediyorum.Umarım onu bir daha görmem.[alıntıdır](bunu yaşayan kişi 52 yaşında evli 2 çocuk babası bir öğretmendir) Olay hakkındaki düşüncelerinizi bekliyorum

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:52 PM
Bilinmeyen Varlık....


7 YAŞINDAYDIM.Bir gece odamda tek başıma yatıyordum.O zamanlar daha iki yaşında olan kardeşim geceleri arasıra yanıma geliyordu.Ve o gecelerden birini yaşıyordum yine.Yeşil kazağı ve kırmızı külotlu çorabıyla gece yarısı kardeşim yanıma gelmiş yatağımın başında durup bana bakıyordu.Bende yattığım yerde şöyle bir doğrulup kalktım.Kardeşimin suratına baktım.Suratı aynı televizyonda karıncalanan görüntüleri andırıyordu.Gözleri burnu pek belli değildi.Haif karıncalı ve buğulu görünüyordu suratı.Tuhaf birşeyler vardı yolunda gitmeyen.Sonra dokunmak üzere elimi kardeşimin suratına götürdüm.Kardeşimse elini elimin içinden geçirerek ellimi geri itti.Ne olduğunu anlayamadım.Eli elimin içinden geçmiş olmasına rağmen nasıl geri itebildi anlam veremedim.Sonra kardeşimin elinde dikkatimi çeken bir şey oldu parmeklarının arasında bağ doku vardı.Sonra ona "git yerine yat" dedim.O da yanımdan ayrılarak balkona doğru gitti.Ve ben ona 3-4 defa "yerine yatmaya gitsene pelin"diye bağırdım.O sırada benim bağırmamı duyan annem yatak odasından seslendi bana "pelin burda yatıyor sen niye bağırıyorsun"diye.Şok olmuştum.Kardeşim yerinde yatıyorsa yanıma gelen kimdi?Üstelik sabah kalktığımda kardeşim pijamalıydı kazaklı ve külotlu çoraplı değil.Bunu o zamanlar kime anlattıysam inanmadı hayal gördüğümü düşündüler.Şimdi 18 yaşındayım.Ve o zamanlar bana gelen her neyse bu 18 yaşımda tekrar yanıma geldi.
Anlatayım.Ben kardeşimle birlikte babannemde yatıyordum bir gece karşılıklı kanepelerde.Sabaha karşıydı.Evde loş bir karanlık vardı.Birden uyandım.Gözlerimi yavaşça açtımki kardeşim başımda bekliyor.Ama bu sefer kardeşimin 13 yaşındaki hali duruyordu karşımda.Hemen kardeşimin yattığı kanepeye baktım.Kardeşim yoktu.Ayak ucumda duruyordu.Üstünde lacivert bol penye ve siyah bir eşortman altı vardı.Ona baktım "tuvaletin geldiyse git yap ben burdan sana bakıyorum"dedim.(Babannemin evinde korkuyorduda tuvalete gitmeye beni uyandırıyordu bazen.)Sonra arkasını döndü ve koşarak banyoya gitti kardeşim.Ama koşuşu bir tuhaftı.Bacakları içe doğru çarpık ve sağa sola genişçe yaylanarak koşmuştu.Tabi o öyle koşarken ben üç kere gözlerimi ovuşturdum.Bu gördüğüm gerçekmi diye.Çok şaşırdım çünkü.O banyoya girdikten sonra ben kardeşimin kanepesine baktım tekrar.Osırada sanki kardeşimin üzerine sis bulutu çökmüştü.Birden yavaşça o sis bulutu çözüldü ve ben kardeşimin kanepede uyuduğunu gördüm.Üstelik kardeşim gecelikliydi....Bu daha taze yeni olmuş bir olay...Hadi küçükken gördüğüm hayaldi bu damı hayal...On sene sonra tekrar çıktı karşıma.Üstelik 18 yaşımda olduğum için aklım daha yerinde 7 yaşımdaki halime göre...İnanın oluyor buna benzer olaylar...Var böyle varlıklar çünkü bunu yaşayanlar var..."Bilen çekmez çeken bilir."misali..."Yaşayan bilir bilen yaşamaz...

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:53 PM
Ağır Uyku

Issız caddelerin loş ışıklarında yürüyen bir çift ayak sesinin yankılarıydı duyulan. Sekiz saatlik çalışmanın verdiği yorgunluk ve uykusuzluk sürükleniyordu gecenin sessizliğindeki kaldırımlarda. Bir vardiya dönüşünde eve çabuk gitmenin telaşını taşıyordu atılan adımlar. İnsan ömründen sanki bir güne karşı iki günlük tüketilen bir gündü vardiyada çalışmak.

Can işveren pozisyonundaydı ama işçiler temsilci seçmişlerdi kendisini fabrikada. Gazın, tozun, dumanın içersinde çalışmak kolay değildi.

Gecenin saat birinde, hani ne derler ‘in cin top oynuyor’ öyle bir şeydi, Can'ın evine döndüğü zamanki gecenin anımsattığı. Vardiya tutsaklığından kurtulup, uykuya susamış gözlerini zar zor açarak ve bir sarhoş gibi yalpalayarak ilerliyordu Can evine. 'Uykusuzluğun ne demek olduğunu gelsinler de bana sorsunlar' dedi içinden.

‘Bu vardiyalı çalışmalarda yatma, kalkma zamanına çok dikkat edeceksin. Gece işe gideceğin zaman gündüz uykunu çok iyi alacaksın.’ Hele bir keresinde gezer köprü vincin üzerinden az kalsın sıcak curruf çukurlarının üzerine düşecekti. Yürüme yolundaki korkuluk zincirlerine zor tutundu. İlk defa ölümü bu kadar yakın hissetmişti kendine.

Vardiya otobüsünün tor tor sesleri gecenin sessizliğini yırtarak kulaklarına kadar geliyordu hala. Biran evinin önünde buldu kendini. Evinin önüne kadar nasıl geldiğinin kendide farkına varamadı. Her zamanki vardiya dönüşünden farkı yoktu bu günkü evine gelişinin. Sokak kapısı her zaman açıktı. ‘Kimsecikler uyanmasın’ diye ayaklarının ucuna basarak çıktı basamakları. Üçüncü kata geldiğinde sönen otomat ışıklarına bir daha bastı, cebinden anahtarı çıkardı, anahtar deliğine soktu ama anahtar sağa sola dönmüyordu. Anahtarı çıkardı, tekrar tekrar denedi olmuyor, olmuyordu. Önce kesik kesik sonrada sürekli olarak bir hayli zili çaldı.

Açan olmuyordu. Vardiya otobüsünden indiği zamanki uyku mahmurluğu kalmamıştı üzerinde. Yerini tarif edilmez bir heyecana bırakmıştı. Binbir türlü vesvese geçiyordu aklından. Eşi ‘zehirlenmiş, herhangi bir ‘hastanede yatıyor’ olabilir miydi? Kafasında böyle düşünceler varken terasa çıktı.

Binanın en üst katında çatı yoktu. Üst kattaki iki dairenin üzeri beton terastı. Evinin ön kısmı sokağa, arka kısmı bahçeye bakıyordu.

Bahçe kısmına bakan yatak odasının kapısını sessizce dinledi. Üç yaşındaki kızının ağlama sesini duydu. Biraz rahatlamıştı. Önceki saydıklarının hiç biri olmamıştı. Çocuğunun sürekli ağlamasına eşinden hiçbir müdahale yoktu ‘demek ki uyuyordu’ eşi. ‘Olur ya, insanlık hali, çocuğunun ağıtını duymayacak kadar yorulmuş, uykusuz kalmış’ olabilirdi. Yatak odası bir balkona açılıyordu. Teras üstündeki inşaat sırıklarından cama vursa eşi duyardı herhalde. Onun için bir sırık aldı, cam kırılır düşüncesiyle önce hafif hafif vurdu ama ne gezer! kırılırcasına vurdu. ‘Kırılırsa kırılsın’dı. Ama ne cam kırıldı ne de eşini uyandırabildi.

Camdan gelen gürültüden ağlayan kızının bir iki dakika sesi kesiliyor, kızı sonra gene ağlamaya başlıyordu. Birkaç kez kalasla vurmayı denedi ama bir sonuç alamamıştı. Gene Can terastan bulduğu birkaç tane boş yağ tenekelerini balkonun betonuna attı. Çıkan gürültü dahi eşini uyandırmaya yetmemişti. Saat gecenin birinden üçüne kadar uğraştı. Gecenin o sessiz karanlığında çevredeki binalardan uyananları gördüğü zaman; Can, hiçbir şey yokmuş gibi gürültü yapmayı durduruyor, üç beş dakika sonra tekrar başlıyordu.

Can çaresiz alt kattaki komşuları tapu sicil muhafızı İsmail Hakkı beyi ‘uyandırmayı’ düşündü. Belki onun eşinin bir bilgisi olabilirdi, nihayet komşuydular. Evhanımı olarak birbiriyle gündüz görüşmüş olabilirdi. Biriki kez komşusunun zilini çalan Can Bey Hakkı Beyin kapıyı açmasıyla durumu ona anlatır. Hakkı Bey:

" -Emin misin, kapı açılmıyor mu? Şimdi o zaman eşin anahtarı kapının üzerinde bıraktı galiba” dedikten sonra:

“ -Gel beraber bir deneyelim” deyip, Can Beyin kapısının önüne varırlar. Hakkı Bey anahtarı sokup çevrilmediğini görünce tekrar tekrar birkaç kez denerler:

" -Yok açıldı, açılacak şöyle yapalım" diye konuşurlarken kapı tıkırtısına ve konuşmalara içerden:

“ -Kim o, kim var gecenin bu saatinde kapıda?” diye bir ses gelir. Can ve İsmail Hakkı Bey:

" -Biziz açar mısın kapıyı?" derler ve kapı açıldığında Can eşine saatin kaç olduğunu sorar:

“ -Bak dörde geliyor, ben saat birden beri seni uyandırmak için uğraşıyorum” der, eşine karşı kızgınlığını yatıştıran ismail Hakkı Beyle gece yarısı bir kahve içerek sinirlerini yatıştırırlar.

Can eşinin uyuyakalmasına ilk defa tanık olmuştur. Bu kadar ağır uykudan sonra Can'ın eşi, bir daha kapının üzerinde anahtar bırakmamaya 'tövbe' eder.



Ahmet Canbaba

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:54 PM
Askın gözü kördür

Bundan çok uzun yıllar önce dünyada yaratılmadan , insanlar dünyaya ayak basmadan önce, iyi huylar ve kötü huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez halde dolanıyorlarmış. Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha sıkkın bir şekilde otururlarken, ''SAFLIK'' ortaya bir fikir atmış NEDEN SAKLAMBAÇ OYNAMIYORUZ? orda bulunan herkeste bu fikre sıcak bakmış ÇILGINLIK çılgın olduğun için bağırarak ortaya atılmış - Ben ebe olmak istiyorum. ben ebe olmak istiyorum... oradakilerin hiç biri çılgınlık kadar atak olmadığı için oldukları yerde kalakalmışlar.
ÇILGINLIK bir ağaca yaslanmış ve başlamış saymaya - bir iki üç... ÇILGINLIK saymaya başladıktan sonra iyi huylar ve kötü huylar saklanacak yerler aramaya başlamışlar. ŞEFKAT ayın boynuzunu asılmış. İHANET çöp yığınlarının içine girmiş SEVGİ bulutların arasına kıvrılmış YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş ancak yine herkesi kandırıp gölün dibine saklanmış. TUTKU dünyanın merkezine girmiş PARA HIRSI bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış ve ÇILGINLIK sayamaya devam etmiş -yetmiş dokuz seksen seksenbir...
AŞK ın dışında bütün iyi huylar ve kötü huylar saklanmışlar AŞK kararsız olduğun için bir türlü saklanacağını bilemiyormuş ÇILGINLIK doksan yediye gelmiş -doksan sekiz doksan dokuz ve yüz' e vardığında aşk sıçrayıp etraftaki güllerin arasına girmiş ve oraya saklanmış ÇILGINLIK bağırmış sağım solum sobe saklanmayan ebe demiş... arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELİĞİ görmüş. TEMBELİK ayaktaymıs çünkü saklanacak enerjisi yokmuş ÇILGINLIK sonra ŞEFKATİ ayın boynuzunda görmüş ve İHANETİ çöplerin arasında,SEVGİYİ bulutların arasında, YALANI gölün dibinde ve TUTKUYU dünyanın merkezinde bulmuş sadece biri hariç herkes yavaş yavaş geriye dönmeye başlamış.
ÇILGINLIK umutsuzluğa kapılmış HASET son saklanan bulunamadığı için haset duyarak, ÇILGINLIĞIN kulağına fısıldamış. -AŞK ı bulamıyorsun ama o güllerin arasında saklanıyor.... ÇILGINLIK çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına sopayı çılgınca saplamış, saplamış,saplamış... ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar... haykırıştan sonra AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış ve parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş ÇILGINLIK , AŞKI bulmak için heyecandan aşkın gözlerini kör etmiş. -ne yaptım ben seni kör ettim. Ne yapa bilirim... AŞK cevap vermiş -gözlerimi geri veremezsin ama istersen bana kılavuzluk yapabilirsin... Ve o günden beri AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR VE HER ZAMAN ÇILGINLIK YANINDADIR!!

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:54 PM
ŞEHİT OLACAĞIM

Sinan kahvehanede çalışıyordu üniversite sınavını kaznamamıştı.Askerlik çağıda gelmişti o zamanlat teör çok vardı Sinan da anne ve babasına askere gitmek isdeğini söyledi.Annesi ve babası endişeliydi aneesi ve babası bişi diyemedi.O gün gelmişti annesi çok korkuyordu ve gittigi zaman uykusuz uykusuz savaşa girdi kurtuldu.O gün en büyük terör ekibini çökertmek için savaşa çıkacaklardı.Kışlada bütün eşyalrını arkadaşlarına dağıtıyordu .Bir arkadaşı:
-Sinan sen delirdinmi üstlerini neden dağıtıyorsun
Sinan:
-Ben şehit olcağım.
Arkadaşı
-Aman be Sinan
Ve savaş zamanı geldi çatışmada çok ateş vardı teröstler delirmiş gibi ateş atıyordu.Sinan bacağından vurulmuştu.Komutanı hemen yanına koşarak:
-Sinannnnn
-İyim komutanım
Komutan Sinana:
-Sen burda otur çatışmaya katılma
-Olmaz komutanım bütün arkadaşlarım orda çatışmadayken ben burda kalamam.
Sinan kalktı ve bu sefer yanağından vuruldu ve şehit oldu.Ve eniştesi haberi aldıktan sonra hemen Sinan ın anne ve babasını yanına gitti.
Eniştesi:
-Üzülmeyin size bir haber söyliyceğim
Sinan ın annesi telaşlı telaşlı
-Peki söyle yoksa Sinan ıma bir şeymi oldu
Eniştesi zorla:
Evet.
Sinan ın annesi yerlere kapanarak ağlıyordu babasıda ağlıyordu.1 hafta sonra Sinan ın tabutu geldi ve Sinan gömüldü.Ondan sonra annesi vefat etti ve babası tek kaldı.Babasıda kendini içki ve sigaraya vurarak hayatını kayıp etti

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:54 PM
şehitler ölmez,ölmemeli benim bildiğim şehit ana baba yüregine taş basıp yaşasa daha da iyi olurdu..

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:55 PM
A$K uydurduğumuz en güzel yalan..!

Bir gün içimden gittin, anladım. Nereye gittiğin değildi önemli olan... Kiminle gittiğin, hangi havayı soluduğun, hangi şehrin, hangi sokağında yürüdüğün önemli değildi. Sen içimden gitmiştin... İçimde ne varsa bana ait, seninle gitmişti.
Renklerim, ruhumdaki yaz, güneşim gitmişti.
“Bana kalan,
Beni kalansız bölen bu şehir.
Ah! bu şehir, yalan şehir ankara”
demek isterdim; ama yalan olan sendin. Benim yarattığım, inanmak için yıllarımı harcadığım kocaman bir yalandın sen. Gerçek olduğunu gördüm. Sen gittin...
Aslında içimden giden sevgili değildi. Ben sadece, yalanıma inanmıştım. O, gerçekti... Aşk bitmişti. Düşünüyorum da acaba aşk, ruhumuzun derinliklerinde yaratılan koca bir yalan mı? Şiirde, müzikte ya da sözde, nerede aşk varsa orada bir de yalan yok mu? Aşk ve yalan, güzel ile çirkin, iyi ile kötü gibi birbirini besleyen, değiştiren ve dönüştüren; biri olmadan diğeri varolamayan ya da anlamsız kalan evrimin temel dinamiklerinden ikisi olabilir mi? Ya da aşk, yalana sesdeş mi? “Seni seviyorum” derken, aslında içimizde yarattığımız en güzel yalana övgüler mi düzüyor, kendimize olan hayranlığımızı mı dile getiriyoruz?
“Bir gün içimden gittin, anladım.”
Aşk, uydurduğumuz en güzel yalan! Ve aşk, yalan varsa aşktı.
İnsanın doğasında var. Doğrular ne kadar da az cezbeder bizi. Yasaklı ya da yanlış ne varsa, yaptıklarımız hanesine yazmak isteriz. Durduralamaz bir dürtüdür bu. Yalanı bazen istem dışı kullanırız. Söyleyen biz değilizdir ama, söyleten ta kendimizdir
İçimizdeki yasaklı kimliktir O...
Mülkiyet duygusu ve egosu olağanüstü gelişmiş; ihtiraslı, doyumsuz ve aşka her zaman hazır. Pembedir, mavidir ve daha çok kırmızı. Cıvıl cıvıldır, yerinde duramaz. Yaz gibidir: Islak ve sıcak. Zaafları vardır, yasak ve güzel olan herşeye. O cennetteki en güzel meyveyi tadan, ilk ihaneti gerçekleştirendir. Kısacası O, yaşayan tarafımızdır. En güzel anılarımız, en heyecanlı anlarımızdır...
Bir gün içimden gittin, anladım. Nereye ve neden gittiğin değildi önemli olan... Kiminle gittiğin, hangi havayı soluduğun, hangi şehrin, hangi sokağında yürüdüğün önemli değildi. Sen içimden gitmiştin... İçimde ne varsa bana ait, seninle gitmişti.
Renklerim, ruhumdaki yaz, güneşim gitmişti.

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:55 PM
AŞK BUDUR İŞTE

]> > >>Yaşlı bir adam sabah erkenden evinden çıkmış yolda
>ilerlerken bir
> > >>bisikletin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış.
> > >>sokaktan geçenler yarası hafif olmasına rağman yaşlı
>adamı hemen en
>yakın
> > >>sağlık birimine ulaştırmışlar
> > >>adamcağızın yarasını pansuman yapan hemşire biraz
>beklemesini röntgen
> > >>çekilerek vücudunda her hangi bir kırık veya çatlak olup
>olmadığını
> > >>inceleyeceklerini söylemiş.
> > >>yaşlı adam huzursuzlanmış acelesi olduğunu belirtip
>röntgen filmi
> > >>istememiş hemşireler meraklanıp böyle acele etmesinin
>sebebini sormuşlar
> > >>karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı
>etmeye giderim geç
> > >>kalmak istemiyorum demiş...
> > >>yaşlı adam bunun üzerine karınız siz gecikince merak
>edeceğini
> > >>düşünüyorsunuz herhalde
> > >>isterseniz aryıp haber verelim önerisinde bulundular adam
>üzgün bir
> > >>ifadeyle teşekkür etmiş
> > >>ne yazık ki karım alzheimer hastası benim kim olduğumu
>bilmiyor
> > >>hemşireler hayretle birazda şaşırarak sormuşlar mademki
>sizin kim
> > >>olduğunuzu bilmiyor neden onunla hergün kahvaltı yapmaya
>koşturuyorsunuz
> > >>yaşlı adam gözleri dolu ve buruk bir sesle yanıtlamış
> > >>ama ben onun kim olduğunu biliyorum o yetmez mi?

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:56 PM
Sevmeyi Ögrenelim

Hayati guzel ve cekici kilan korkunun oldugunu ,hayati degereli ve ozel kilanin ise ölum oldugunu bana bir kez daha hatirlatan ak sakalli ,kafasinda kulahi,uzun ceketiyle ve her seyde gecmisten bir parca tanidik bir parca kendisinden ariyan yasli bir amcayla tanistim gecenlerde ,

Onu hep carsida kahvede yada ara sokaklarda aniden karsimda gorunce,bazen bu sehrin sahibi oldugunu gulerekte olsa dusunurdum.
Meragima yenilip mutlaka bu yasli dedeyle konusma firsati kollarken bir tas kahveile masasina gidip kahve ikram edip masasinda oturmak icin musade aldim.
Tabiki bir gencin bu sekilde kendisine yakinlasmasi ilgilenmesi o yasli yuzunde ki derin cizgileri nasirlasmis goz bebeklerinde kucuk sevinc damlaciklari olustugunu gordgumde benide mutlu etti.
Bahsettigim yasli dede aslinda turkler arasinda en eski ve en yanliz olan ali dede yani ali cakir idi.
Kendisi 1933 dogumlu ve 1962 den beride hollandaya gelenlerden ilk turklerden biri,
Ve hatta brabant bolgesinin onun degimiyle ilk turk insani .
Sohbetimizin arasinda bazen kolay olarak dusunup gececegim cumleler olsada ,dusunuldugu zaman hicte basit olmuyan bir omurun kisatilmis anilarla hafizadan nasil silindigine sahit olmaksa bir baska ic buruklugu yasatti bende,
Dede zamanin nasil geciyor memnunmusun hayatindan? Diye sordugumda ilginc bir cevap almistim ali dededen.
“bak ogul dedi ben brabant bolgesine ilk gelen turk yabancidim yanlizdim sonra burasi doldu simdi 3 yada 4 bin turk yasiyor ve aradan 45 yil gecti yine yanlizim “ dediginde koltuguna yaslandi usulca bir ah cekerek arkadaslarinin zaman icinde tek tek nasil olup gittigini ve eskilerin arasinda yanliz nasil kaldigini anlatti uzunca,
bir yil calisma icin geldigi yerde bir omuru nasil tukttigini anlatiyordu ,
27 yil bir is yerinde calisip emekli olmus ali dede .
ilk is tecrubesi belcikada bir maden ocaginda olmus ama orda is kazasinda arkadasinin olumune sahit oldugundan o is yerinde fazla calisamadan illegal hollandaya gelmis ,
zamaninda, dedenin soylemiyle fakir ve cok geri hollandadadki isci eksikliginden dolayi oturumu calisma suresini bir gunde hic elini oynatmadana is yeri sayesinde aldigini anlatiyordu.

103 guldene bir hafta calisiyormus.
Ali dede yasadiklarini anlatirken heycenlaniyor bazen bir cocuk gibi gulumsemelere kapilirken bazende zor gunlerin nasil asildigini yuzundeki o kati sonuk mimikleri ogle belirgin oluyorduki bir insanin uzakta yaslanmasina vatanindan uzaklarda yaslanmasina birazda olsa icim burkuluyordu dogrusu.
Hollandadan memnun. geldiginede ,burda bu kadar yasadigina ragmen hic pisman olmuyan yasli dede benim ikinci yurdum hollnda diye biliyor. .
Ama bu soruyu burda dogmus cogu yabanci genclere sordugumda nedense cok sert ve net hollnadayi ret edebiliyorlardi .
Gencler arasindaki bu kutuplasmanin mutlaka kultur ve uyum sorunundan kaynaklandigini biliyoruz ama ali dede ben bu uyum ve kultur sorununu 45 yil once astim diyerek aslinda olayin cok basit oldugunu .kendisine gore sorunu cozmustu.
Cunku ali dede nin en guzel yontemi belkide en dogru olanidi .cunku o yasadigi yeri seviyordu .
Evet sevgi belkide cogumuzda eksik olan bu ¡
Uysmamadaki ,integredeki kulturel uzlasmadaki inanctaki idolojideki en buyuk engel buydu ,,sevgi ..
Yasadigi yeri sevmek yasadigi ulkenin insanini sevmek .
havayi sagugu aciyi guzeli ve emegi sevmek yani hayati sevmek.
Hepimizdeki bu sevgi eksikligi bizi kavgaya kirginliga kutuplasmaya kamplasmaya bazende icimizden bazilarini olume goturdu ,
Ama her dilde sevgi ayni heyecan degilmidir .
Sevgi her dilde ve dinde ayni cosku mutluluk degilmidir?
oturup geri yaslaninldiginda dedenin soyledigi gibi seveceksin yontemiyle olaylari cozmenin mumkun oldugunu gorebiliyorum .
Belkide cok humanist bir yaklasim ama zaten amac mutluluksa toplumda,sevmek icin gec kalmadik demektir,.....
Sevmeyi ogrenelim

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:56 PM
Su Ve ÇİÇek

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.

İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin hatırın için ey su" diye...

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba
"Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.

Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya "Seni seviyorum
der. Su, "Ben de seni
seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.

Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben,
gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden
birşey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum...
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.


Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
"Seni seviyorum" demek yetmemektedir

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:56 PM
FERHAT İLE ŞİRİN

FERHAT IN DELDİGİ DAGLAR!




Geç Hellenistik - Erken Roma dönemine ait olan bu kanal, antik Amasya kentinin su ihtiyacını karşılamak üzere, kayalar oyulup tüneller açılarak, yer yer duvar örülerek ve arazi eğimine uygun, terazi sistemine göre yapılmıştır.

"Ferhat Su Kanalı" adı da verilen bu kanallar, 6 km uzunluğundadır. Kanalın, Ferhatarası mevkiinde, karayoluna paralel olan yaklaşık 2 km uzunluğundaki bölümü dışarıdan kolayca izlenebilmektedir.

Ferhat dağının eteklerinde bulunmasından dolayı, ünlü halk hikayesi Ferhat ile Şirin'e atıfta bulunulmuştur.



FERHAT İLE ŞİRİN
Efsaneye göre Ferhat, Persler döneminde yaşamış ünlü bir nakkaştır. Sultan Mehmene Banu'nun kız kardeşi Şirin için yaptırdığı köşkün süslemelerini yaparken Şirin'i görür ve birbirlerine sevdalanırlar. Ferhat, Sultan'a haber salarak Şirin'i istetir. Sultan, kız kardeşini vermek istemez. Ferhat'ı oyalamak için Elma Dağı'nı delip şehre su getirmesini şart koşar. Ferhat, sevdanın verdiği aşkla dağları delmeye başlar. Mehmene Banu, dağı delip suyun akacağı kanalı tamamlamak üzere olan Ferhat'ın yanına yaşlı dadısını göndererek, Şirin'in öldüğü haberini ulaştırır. Ferhat, bu acı haber üzerine, elinde tuttuğu külüngü havaya atar, düşen külünk Ferhat'ın başına isabet eder ver Ferhat orada ölür. Ferhat'ın acı haberini alan Şirin korku ve heyecanla olayın geçtiği kayalığa gelir.Ferhat'ın öldüğünü görünce bu acıya dayanamaz ve kayalıklardan aşağı yuvarlanarak, orada can verir. Her iki sevgiliyi, can verdikleri kayalıklarda yan yana gömerler.

Derler ki, her bahar iki mezar üzerinde iki gül bitermiş. Tam birbirlerine kavuşmak üzereyken, mezarların ortasında bir kara çalı peyda olur, iki gülün kavuşmalarını engellermiş.

нüzüη çiçєği
09-27-2008, 10:57 PM
Papatya , Seviyor mu? Sevmiyor mu?

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir
anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
"Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir
türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü
tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.

İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu

PyeNsEs
09-27-2008, 11:31 PM
Gece çöktü kapkara etraf… Yıldızlar parlamıyor bu akşam! Gökyüzü derin bir boşluk baktığımda, Yıldırımlar çakıyor, gök gürültüleri aydınlatıyor dizelerimi Delicesine düşüyor yağmur damlaları… Dinecek gibi hiç değil! Anıları diziyor cama vuran damlalar. Sana bir sözüm geliyor aklıma, Seneler öncesinden kalma. Bak yıllar geçti ve ben kayıp gittim avuçlarından. Esen fırtınada, işlemiyor soğuk içime Donmuştu ruhum, gittiğin o günde. Bu gece ilk kez yazmak istedim sana Gizlediğim yerden çıkardım tozlanmış anıları Oysa kaç kereler sabahladım, gözlerin aklımda, Hiç birinde hatıralar yoktu hatırımda, Haksızlıklarındı gecelerimi harcayan… Hatalarınaydı, döktüğüm gözyaşları. Bunca zaman gittiğim her yerde aradı gözlerim seni Hiçbir iz bırakmamışsın arkanda, Öyle dağıtarak, öyle derin olmuş gidişin Ne biz kalmışız ardında, Ne de sen ve ben diye bir şey… Biliyorum ne mutlusun ne de umutlu hayattan Sayende bende de yok olmuş her şey Alıp gitmişsin… Peşine takılan nefes alışlarımı. Tek gerçeği ölümü bırakmışsın bana Birde tek yalan senin olan hatırları…

PyeNsEs
09-27-2008, 11:37 PM
Kalbim Acıdı Sustun kayboldun yeniden Beklettin beni yine unuttuğum sokak köşelerinde Yalnız bıraktın beni yağmurla Ağlattın yine... Susuyorum Sonra en çok ben konuşuyorum Yalnız kalıyorum Kalabalıkta dolaşıyorum Resimleri yırtıyorum Sonra ağlayıp tekrar birleştiriyorum Sevdiğim şarkıları dinliyorum Sonra, hiç sevmediklerimi Seni çıkaramıyorum içimdenn Birgün yolda yürüyordum Bir şarkı duydum kalbim acıdı “ Seni Seviyorum “ diyordu şarkı Yüreğimde saklı kudretimle Hem ömürde hem ölümde Ben seni seviyorum Sen sevsende sevmesende, gönlüme gelmesende Ben seni Seviyorum Yeter artık yüreğimm Yapma bunu kendine Geçmişi göm artık bir daha bulamayacağın yerleree Çok zor değil mi ? Şarkılar , şiirler, resimler, bir ömür verebileceğin ufacık cümleler Beraber aldığın her nefes Yaşadığın her an Özlemler, tebessümler ayrılıp sonra dayanamayıp tekrar birleşmeler Hangi kalp alır saklar bunca yaşanmışlığı acı vermeden ? Dedim yaa Birgün yolda yürüyordum Bir şarkı duydum ... kalbim acıdı .

нüzüη çiçєği
11-02-2008, 07:38 PM
Bir Babanın Ogluna Mektubu...!!

Yarın, yedi yaşındaki oğlunun doğum günüydü.
Baba, dünya tatlısı minik oğlu için ne yapması gerektiğini uzun uzun düşündü.
Önce, özene bezene bir mektup yazmaya karar verdi.
Sonra, “Ne özenmesi? Süslü cümleler aramaya ne gerek var? İçinden geleni yaz” dedi kendi kendine...
Günlük iş koşuşturması hafiflediğinde, işyerindeki çalışma masasının üstüne bembeyaz kağıdı koyup, kalemi eline aldı.
El yazısı ile mektup yazmayalı ne kadar çok zaman geçmiş diye düşündü.
“Canım gözbebeğim,
Kardeşin duymasın ama ilk kez bu özel gün için sana torpil yapacağım minik aslanım:
Seni daha çok özlüyorum!
Hani, o küçük kollarını ardına kadar açıp ‘Baba, seni işte bu kadar seviyorum’ demen gibi, ben de kollarımla dünyayı kucaklayacak kadar açmak isterim, ben de seni bu kadar seviyorum demek için...
Yaptığımız bilek güreşlerini özledim evlat...
Yo yo, inan ki sen daha güçlü olduğun için kazandın hep... Ben mahsustan sana yenilmedim!
Benim doğum günümde yaptığın fedakârlığı hatırlıyor musun yavrum?
Hani dedenin sana aldığı ve senin çok sevdiğin badem şekerini yememiş, ‘Babam gelince ona vereceğim’ deyip, uyuya kalmıştın.
Bu hareketinle bana bir iyilik yapmak yerine içimi acıttığını nereden bilecektin?

Ne çok planımız vardı birlikte... Maça gidecektik, memleketimize gidecektik, Hindistan’a gidecektik. Bir türlü olmadı.
...
Şimdi, senin doğum gününde hatırladığım şeye bakar mısın oğlum; bir gün, ‘Yine geç mi geleceksin baba?’ diye sorup, sonra o tatlı yüzüne yerleşen hüzünle, ‘Olsun, uyumayacağım, bekleyeceğim seni’ deyişin canlanıyor gözümün önünde...
Uyu bebeğim, uyu meleğim, sen uyu...
Çünkü yanına ne zaman geleceğimi ben de bilmiyorum.
Baban.”
Ertesi gün mektubu götürüp, birkaç damla gözyaşıyla toprağını ıslattığı sevgili oğlunun mezarına gömdü...

нüzüη çiçєği
11-02-2008, 07:39 PM
Sevdiğimin Kollarında Uyumayı Dilerken...

Artik Seni Sevmiyorum
Artik Aglamiycam,firtinalara Yagmurlara
Musade Etmiycem Yuregimde Musade Etmiycem Gozyaslarima Paramparca Olan Yuregime Artik Senin Sevginin Tohumlarini Ekmiycem Kurutacagim Onlari Bida Acmasinlar Bidaha Yesermesinler Bir Daha Hic Cikmasinlar Diye
Ismini Silecegim Yazdigim Sevda Sokaklarindan Hasretini Ozlemini Yuklemiycem Yuregime Bombos Kalacak Hicte Kolay Olmayacak
Biliyorum Ama Yapacagim Kiracagim Icimdeki Zinzirleri Beni Sana Baglayan Tum Yollari Kesecegim Hasretinle Ozleminle Sevginle
Buyuttugum Narin Cicekleri Kokunden Kesip Atacagim
Bilmedigim Bilemedigim Ufuklara Yelken Acacagim
Belki Bir Daha Olmuycak Belki Birdaha Sana Demiycem Seni Ne Kadar Sevdigimi
O Iki Kelimeyi Ne Kadar Bildigim Kutsallik Ahdettigim O Iki Sihirli Kelimeyi Bida Anmiycam Sana Soylemiycem
Hayatta Hic Bir Seyi Ertelememeyi Ogretmeye Calistim Ogretemedim Olmadi Hayatinda Keskeler Olmasin Dedim Yapamadin Seni Ve Senle Olan Butun Yollarimi Kapatiyorum Kesiyorum Isyanlarim Bana Yeter Kalsinlar Benle Okuyanlar Anlasin Ne Kadar Seni Sevdigimi Bilsinler Adini Bile Koyamadigin Benim Sevgimi Sevgiye Inanmiyanlarin Yasadigi Bu Kahpe Dunyada Gun Gelsin Senin Yuregine Ekilsin Sevda Tohumlari Sevgiler Ozlemler Hasretler Belki Sevemeyen Yuregin Anlar Anlarda Aglar Belki Belki Beni Hatirlarsin Gunun Birinde Belki Beni Hep Hatirliycaksin Belki Diyceksin Elini Bile Tutamadigim Yuzunu Bile Goremedigim Beni Cok Seven O Insan Nerde Diyeceksin Belkide Belkide Bu Dunyadan Baska Dunyalarin Oldugunu Dusuneceksin Belki Gozlerinden Akan Her Damla Yasta Beni Goreceksin,belki Diyceksin Ben Ne Yapmisim Diye Ama Ben Olmuycam Hayatinda Oldugum Zaman Beni Kabul Etmedigini Kabul Edemedigini Yuregine Bir Turlu Yerlestiremedigini Sevgimi Yesertemedigini Hatirliycaksin Belkide Agliyacaksin Uzuleceksin Ama O Sevgi O Sevda O Ozlemleri Tasiyan Yurekte Olmuycaksin Artik Gozlerine Yasta Dolsa Her Akan Gozyasinda Benni Gormek Istemesen Bile Yagan Deli Yagmur Damlalarinda Yine Beni Goreceksin Her Esen Firtinada Yuzune Dusen Her Kar Tanesinde Her Yerde Beni Goreceksin Seninde Gun Gelecek Biri Yuregini Calacak Ozaman Beni Hatirliycaksin Ve Agliyacaksin.......dunyadaki Butun Mutluluklar Senin Olsun.........

нüzüη çiçєği
11-02-2008, 07:39 PM
Adalet

İstanbul'un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkumları serbest bırakmıştı. Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka yaptığı zülüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi.

Durum Hazreti Fatih'e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih\\\'e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti:

- Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketimi geziniz, müslüman hakimlerin ve müslüman halkımın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu isbat ediniz.

Hazreti Fatih'in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen Padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden biri Bursa idi... Bursa'da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar:

Bir Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.

Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan müslümanı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:

- Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını müslümana vermiş.

Papazlar islam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler.


Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik'e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar:

Bir müslüman diğer bir müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı öbür müslümana götürüp teslim etmek ister;

- Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiata bana satmazdın. Al şu altınlarını, der.

Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler:


- Kardeşim yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap, der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda da tekrarlarlar.

Kadı, her iki şahsada çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını cehiz olarak verir.

Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul\\\'a Hazreti Fatih'in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler:

- Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve biribirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz, derler.


Büyük Dini Hikayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

нüzüη çiçєği
11-02-2008, 07:40 PM
bir veda mektubu

Öğretmenim! Size 16 Ağustos'un yakıcı sıcağına yenik düşmüş Yalova'daki evimden yazıyorum. Saat gece yarısını henüz geçti. İçimde tuhaf bir his var. Sanki, size şimdi yazmasam, bir daha hiç yazamayacakmışım gibi geliyor. Hayatla hesaplaşmak için bu son fırsatımmış gibi hissediyorum.
Hatırlar mısınız, yurttan kaçtığımız akşam, bizi bilardo salonunda yakalamış ve yurda döndüğümüzde bana, "Fatih, bilir misin ki, dünyanın en mutlu cimrisi, edindiği gerçek dostlarını muhafaza edebilendir? Biz gerçekten dostsak, arkadaşlığımızı bilardoya değişemezsin." demiştiniz.

Sonra, uyuyor numarası yaptığım o gece, "Allah'ım, öğrencilerimi çok seviyorum! Bana, onların yüreklerine tesir edecek sözleri söyleyebilme gücü ver! Bilmiyorlar, bilseler böyle davranırlar mıydı?" diye dua edişinizi, battaniyemin altında akıttığım gözyaşlarımla dinlemiştim.
Ah öğretmenim! "Bu adamın bizimle ilgilenmesinden çıkarı ne?" diye, için için bir öfke duydum, ilk zamanlar. O zamana kadar ya bir karşılık beklenen "eğer" türü sevgiyle veya bir şeylere sahip olmanın sonucu olan "çünkü" türü sevgiyle karşılaşmıştım: "Eğer iyi bir çocuk olursan, ailen seni sever.", "Seni seviyorum, çünkü o kadar zengin ve ünlüsün ki..." Hep düşündüm; karşılıksız veya mevcut bir duruma bağlı olmayan gerçek sevgi yok mu, diye. Tâ ki, sizin bizimle paylaştığınız, "her şeye rağmen sevmek" duygusuyla karşılaşıncaya kadar...

Düşünsenize öğretmenim; sigara içmeme, size defalarca yalan söylememe ve birçok kötü alışkanlığıma rağmen sevdiniz beni. Ne güzel bir insanı; kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına rağmen sevebilmek! En çok ihtiyacımız olan sevgi de bu değil midir? Kalbinizin derinliklerinde dünyada kimsenin size aldırmadığını ve sizi gerçekten sevmediği düşünseydiniz, edindiğiniz mal veya şöhretin, başarı veya unvanların sizin için bir anlamı kalır mıydı? Dünya, başınızın üstüne çöküvermez miydi? Günün birinde gerçek ve doyurucu bir sevgiye ulaşabileceğiniz umudu olmasa, hayatınızın geri kalanını nasıl yaşayabilirdiniz?

Ne olur öğretmenim, hep böyle kalın! İnanın, üniversiteyi kazanamasam veya son dakikalarımı yaşıyor olsam da; bunu bize tattırmanızın verdiği mutluluk, her şeye bedeldi. Bundan sonra öğrenciniz olma mutluluğunu yaşayabilecek öğrencilerinize de, şu dileklerimi aktarabilir misiniz?

"Arkadaşlarım, kardeşlerim, ağabeylerim!.. Sizce bu yılınızı iyi geçirdiniz mi? Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi? Bu yıl kaç defa gün ışığıyla uyandınız? Kaç kişiye, sırf içinizden geldiği için bir hediye aldınız? En son ne zaman mektup yazdınız veya eski bir arkadaşınızı aradınız? Bunlar, aslında önemsiz gibi görünen küçük ayrıntılar değil mi? İyi bir hayatın, bunlar gibi birçok küçük şeye bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü? Öyleyse, bundan sonra bir düşünün. Yayılın çimenlerin üstüne. Acele edin. Er veya geç, çimenler yayılacak üzerinize!"

Canım öğretmenim!

Bilseniz, şu an o kadar rahatım ki! Saat 03:00'e geliyor. Artık uyuyabilirim, hem de bir daha uyanmamacasına... Hoşça kalın! Sizin "her şeye rağmen" sevginize lâyık olamayan ama, sizi her zaman sevecek olan yaramaz öğrenciniz.


Bu mektup 17 Ağustos 1999 depreminde vefat eden Mesut Fatih Çelik'in, depremden kısa bir süre önce öğretmenine yazdığı mektubudur. Fatih, üniversite imtihanında Bilkent Üniversitesi, İşletme (burslu) bölümünü kazandığını öğrenemedi. Mektubu Fatih'in annesi, enkazın altından bulup Fatih'in öğretmenine getirmiştir.

нüzüη çiçєği
11-02-2008, 07:40 PM
liseli kız

Yavaş yavaş tırmanıyordu merdivenleri birazdan dönüp sınıfa girecekti,anlamsız birgün daha başlayacaktı...
Kapıda bir süre seyretti liseli kız,sınıf aynı sınıf sıra aynı sıraydı.
Değişen tek şey liseli kızın umutlarıydı....
Birkaç gün canlandı gözünün önünde,her zamanki gibi camdan dışarıya bakıyordu,okul kapısında sevdiğinin gelmesini bekliyordu..
Son derse girdiklerinde yerinde duramıyordu,birazdan buğulu camdan sevdiğini görecekti..
Ders boyunca hep okul kapısına baktı liseli kız...
Ama boşunaydı gelmemişti...
Her zamanki coşkunluğuyla merdivenleri indi hızlı hızlı,
Uzakta evinin yolunda ne oldu,neden neden gelmedi bugün diyordu...
Belki bir işi çıkmıştı,belki geç kalmıştı...
Tesellilerle kendini avutarak mahalleye gelmişti.
Fakat o da ne!!!....
Neydi bu sevdiğinin evindeki kalabalık,bir anlam veremedi liseli kız...
Dayanamadı yolda oynayan bir çocuğa sordu...
Birden elindeki kitaplar düştü....
Öylece kalakaldı liseli kız.
Gözleri kararıyordu..Bir ağaç fidanı gibi sokağa düşüverdi...
Gözlerini açtığında annesini gördü,ne oldu hastamısın?? diyordu...
Konuşmak istememişti liseli kız ama tıkandı...
Birden hıçkıra hıçkıra aağlamaya başladı,Kimse bir anlam veremiyordu...
Ne oldu??,neden??,niye?? ağlıyordu liseli kız.....
Sevgilisine ağlıyordu!!!....
Genç yaşta sevgilisinin yanına geç kalmasın diye acele eden,
Ve yolda arabanın sesini bile duymayıp hain bir arabanın altında kalan,
Kara toprağa düşen sevgilisine ağlıyordu....
Sınıf aynı sınıf sıra aynı sıraydı....
Geçti oturdu cam kenarındaki yerine ve yine seyrediyordu okulun kapısını..
Bomboş bekliyordu..
O da ne!!!....
Sevgilisi kapıda el sallıyordu.
Hızla kalktı liseli kız,kırılan camların sesini duymadan...
Bırakıverdi kendini boşluğa...
Ağlıyordu sınıf arkadaşları,başına toplanmışlardı..
Oysa cam kırıkları içinde camlar arasında gülüyordu liseli kız...
Bembeyaz gelinliğini giymişti..
Belki hiç kimse öğrenemeyecekti,
Okulun kapısından el ele çıkan,
Liseli kızla sevgilisini...
Ecelin bile ayıramadığı bu sevgi,
Tüm sevenlere ibret olsun diyordu!!!....

нüzüη çiçєği
11-02-2008, 07:41 PM
Gerçek Aşk

Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.
Bir gün, adanın batmakta olduğu duygulara haber verilmiş.
Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.
Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş,
çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.
Ada neredeyse battığı zaman,
Aşk yardım istemeye karar vermiş.
Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde geçmekteymiş.
Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın ?" diye sormuş.
Zenginlik, "Hayır, alamam.
Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.
Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir 'den yardım istemiş.
"Kibir, lütfen bana yardım et !"
"Sana yardım edemem, Aşk.
Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin."
diye cevap vermiş Kibir.
Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş:
"Üzüntü, seninle geleyim."

"Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."
Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş;
ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış.
Aşk, birden bir ses duymuş. "
Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."
Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş.
Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki,
onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş.
Yeni bir kara parçasına vardıklarında,
Aşk 'a yardım eden yoluna devam etmiş.
Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk,
Bilgi 'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?"
"O, Zaman 'dı" diye cevap vermiş Bilgi.
"Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk.
Bilgi gülümsemiş: ve şunlar dökülmüş dudaklarından
"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir...

нüzüη çiçєği
11-02-2008, 07:41 PM
Sana kim verdi o kalbi

Henüz tanisali 3 ay olmustu, ama onlar birbirlerini o kadar cok seviyorlardiki, sanki yillardir tanisiyorlar gibiydiler. Gündüzleri beraber geciriyor geceleri ise telefonun basindan kalkmiyorlardi.

Bir gün cocuk cok agir bir hastaliga bulasir. Tedavi geregi yurtdisina gidip kalp nakli yaptirmak zorunda kalir. Gitmeden sevdigini son bir kez görüp vedalasmak ister.

Fakat sevdigi onunla vedalasmayi kabul etmez. Cocuk cok üzülür ve sevdiginin bu tavrini anlamaz. Cok hüzünlü bir sekilde yurtdisina gider ve orda ameliyat olur.

Aradan aylar gecer ve cocuk geri döner. Döner dönmez önce sevdigini arar fakat kendisine hic bir sekilde ulasamaz. Bütün cesaretini toplayip sevdiginin evine gider. Ama ordada kizin annesi kendisini karsilar. O SIMDI NERDE? NEDEN KENDISINE ULASAMIYORUM? diye sorar. Kizin annesi ise bitkin bir sekilde SANA KIMIN KALBI VERILDI SÖYLENMEDIMI? der.

нüzüη çiçєği
11-02-2008, 07:41 PM
Sevginin Dili

Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı..Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi.. gölgeyi sever menekşelerderdi..
Oysa ögretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara .Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı.Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi , her bitki güneşi severken,onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu Hande...Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler
bu yüzden bu kadar güzeldi.Herkesden farklı olursan, bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı.Daha o yıllarda farklı olmak için uğras vermeye başladı. ilk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer'in yanına oturmak istiyorum ögretmenim diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı. Ögretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer'in

yanına Hande' yi. Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye öğretmen Hande'nin annesini çağırdı. Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu :
- Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun?
Hande cevap verdi :
- Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekseler farklı, belki de bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer'in ya nına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum, dedi. Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının olgunluğuna hayran kalarak
- peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin, ' dedi.
Pazartesi Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi, hem Hacer.Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlarda soğumuştu Hande'den. Nasıl Hacer gibidağınık, bir şeyi, iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti.En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da kendi yerine Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin'in. Hande ile konuşmuyordu.Birgün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu.İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı ark adaşları ile arasının bozulmasına sebep olmuştu.Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede anlıyordu? Yoksa aptal mıydı?Sonra menekşeleri hatırladı hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu, Hande ile konusmuyordu. Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi eve dogru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti bu Hacerdi. Hande'ye gülümsüyordu.
- Hoşgeldin Hande buyurmaz mısın?, dedi.
Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi. Oda sıcacıktı odun sobası
her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi sadece Hande...
- Bu soğukta ?
Hacer gülümsedi ;
- Onlar annem için, annem onları çok sever.
Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.
'Annen hasta mı?' dedi.
'Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok, birtek ineğimiz var onunla
geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek vaktim olmuyor, dedi Hacer
utanarak. Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu he r gün yürüyorum o yüzden de çok yorgun okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çekiyorum. Hande'nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı, ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye tanıştırdı sıra arkadaşını. Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande annesine anlattı Hacer'in hayatını, ağlayarak. 'Bir şeyler yapalım anne' dedi. O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu, ne dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu.

Seneler geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık. Mor menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise hem Hande'yi, hem hayatı. Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir ögretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de ögretiyor. Bir kızı var adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande.


LÜTFEN SEVGiNiZE ÖNYARGI KOYMAYIN.
HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR
SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR

нüzüη çiçєği
11-02-2008, 07:42 PM
Bazı şeylerin bedelini yapmadan önce düşünmeliyiz...................



Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle,

_"Babacığım; kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm ” demiş

sonra babasına şu soruyu sormuş:
_“ Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?........“

Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş…….

Birisi masaya süt döktüğünde yada bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin

нüzüη çiçєği
11-02-2008, 07:42 PM
Gerçek dostluk böyle olur

Çok samimi iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir tanesi çok kurnaz atılgan ve hareketli, diğeri ise çok saf, dürüst ve sessizdi. Bir gün kurnaz olan arkadaş , diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir. Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok
beğendiğini ve kendisine vermesini ister. Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez.Fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardır ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir.

Zaman içinde Saf olanın işleri bozulur ve birden arkadaşı aklına gelir
ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım diyerek arkadaşının iş yerine gider
ve kendisine çalışması için iş vermesini ister. Arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadaşına kızamaz. Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için ilaç alamadığını söyler. Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir. Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar. Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını kendisine bırakmıştır.

Saf adam artık zengindir. Biraz da sevdiği dostuna olan kırgınlığıyla dostunun iş yerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir. Bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar. Yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister. Bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnını doyurur, Kimsesi olmadığını
öğrendiği kadına; Kendisinin de yanlız olduğunu söyler ve bu evde birlikte
yaşıyalım sen evin işlerini ve yemekleri yaparsın der, yaşlı kadın hiç
düşünmeden kabul eder. Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine
uygun bir kız bulup evlenmesini söyler. Bizimki böyle bir kızı nasıl
bulacağını, kendisinin tanıdığı olmadığını söyler.Yaşlı kadın ona uygun bir
kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler. Görüşmeler
sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır. Bizimkisi
kırgın olduğu halde çok samimi dostunu yinede unutamamıştır. Biraz da
geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderir .
Düğün günü gelir çatar. Saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek
isteğiyle mikrafonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya; Eskiden çok
sevdiğim bir dostum vardı. Bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi elimdeki bütün parayı verdim. Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden istedi. Çok üzülerek onu da kendisine verdim . Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim. işlerim bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi. çok üzüldüm, ama yinede arkadaşıma kızmıyorum .çünkü biz gerçek dosttuk. Bu konuşma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha
fazla dayanamaz mikrofonu eline alır ve başlar konuşmaya;
Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı.
İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını bana verdi.
Sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek nişanlısını da verdi. Nişanlısını
istememin nedeni o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı (Hayat kadınıydı)
Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu
şekilde kurtardım.İşleri bozulduğunda gelip benden iş
istedi, Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden iş vermedim.
Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı. Babam ölmek
üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım. Evine gelen dilenci kadın benim annemdi.Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için gönderdim. Şu anda evlenmekte olduğu kız de benim kız kardeşim. Onu arkadaşımla evlenmesine ben ikna ettim.

Değerli misafirler, işte biz böyle dostuz.

нüzüη çiçєği
11-02-2008, 07:43 PM
Babama....

Üzgünüm doğum gününü kutlayamadım geçen gün, oysaki tüm Türkiye “neşe doluyor insan” söylemleriyle kutluyordu günü.

Beş yıl doldu senden uzakta.... Üstelik benim tek tesellimde, artık senin yanında,
Bu acının bir tarifi yok, anlayabilmenin bir yolu yok...
Hani insanın paramparça kalbinden fışkırır ya acılar gözlerinden dışarı...
Hani boğazında bir düğüm son dakikanmışcasına boğar ya seni...
Aldığın her nefes azap olur ya, yaşadığın her dakikada katlanan...
Hani ağladığın hiçbir omuz yetmez ya...
Hani hiçbir acı artık canını acıtamaz ya...
Hani dünya yansa umrunda olmaz ya...
Hani gün doğmaz, gece bitmez ya...
Yüreğin çığlıklanır uçamaz ya...

İşte öyle birşey...

нüzüη çiçєği
11-10-2008, 11:15 PM
hayat güzeldir...(herşeye rağmen)

Bir esir kampında dahi olsan avunabiliyorsan geleceğe dair umutlarınla...

"Yaşamak" denildiğinde; sükredebilmen için yeterli gelebiliyorsa sağlıklı olupta söyleneni duyabiliyor olmak...

Bir hapishanedeysen mesela ve önünde varsa hala gökyüzünü görebilmek için en az yirmi yılın; ve sen yinede boyayabiliyorsan duvarlarını rengarenk...

Otuzlarında da olsan, bahçendeki elma ağacının ilk çiçeklerini verdiği günün sabahında; ona sarılıp ağlayabiliyorsan sevinçten...

Sevgilinin ellerini tutabilmek; senin olmayan biriyle sevişmekten cok daha anlamlı gelebiliyorsa sana, hala bu zamanda...

Dunya malına satmıyorsan; alnı açık, başı dik gezebilmeyi...

Hayatında, seni sadece yüreğin için seven kimsen olmasada; buna rağmen hala dopdoluysa bir ömre fazla gelecek denli sevgiyle kalbin...

Yesil bir dalın filizlenirken kirilmasi gibi kirilsanda tek kelime etmeksizin cekip gittiginde sevdigin; gozlerinin icinden sana bakan cocuk her sabah gulumsuyorsa hala manasizca...

Oyunlardan en cok sekseği, tatlılardan muhallebiyi seviyor olmak utandırmıyorsa seni...

Tum filikalar dolu da olsa, denizin ortasında az sonra batacak olan gemide; o güne kadar yaşamış olduğun için, mutlu olabilecek kadar dolu dolu yaşayabilecek bir ömür sürmekse gayretin...

Mutluluğun acı duymamak değil; bilakis acıların insana kattığı değerleri görebiliyor olmakta olduğunu anlayabildiysen...

Yanında bir nefes kadar uzak olmaya dayanamadığın biri varsa ve onunla önündeki ekmeğe tuz ekip yerken; aynı sofrada üç kap yemeği biran evvel yiyip kalkmayı istediğin, biriyle olmaya yeg tutuyorsan bunu...

Adı aklına geldiğinde; mesela yalnız başına bir film izlerken... elele olabilmeyi hayal ediyorsan onunla...

Sırf seni istedikleri için başkalarıyla olmaya yeg tutuyorsan, onu beklemeyi...

Yargıladığın her kim ve her ne olursa olsun, gün olup benzer şartlarda kalıp daha ağırıyla yargılanabilecek olanın sen olabileceğini unutmadan yaşayabiliyorsan hayatını...

İyi olmak için değil; içinden geldiği için iyiysen...

Kötü giden bir günün herhangi bir yerinde; sevdiğin şarkıyı duymak ve gülümseyebilmek, sevdiğinin sesini duyduğunda kahkaha atabilmek, kendini tekrar mutlu hissedebilmek için yeterli geliyorsa sana...

Onu özlüyor ama yanında olamıyorsan; pencereni açıp gökyüzündeki aya yüzünü dönüp:" Onu da, aynı ayın ışığı aydınlatıyor, penceresini açıp o da göğe baktığında gördügümüz şey aynı olacak" demekle yetinebiliyorsan...

Ona sarılamadığın akşamlarda, hayal ettiğinde gülümseyen gözlerini görebiliyorsan sanki kanlı canlı yanundaymış gibi; ve bu dahi içini ısıtabiliyorsa yokluğunda... yanındaymışçasına var kılabiliyorsa o an içinde hissettiğin sıcaklık sevdiğini...

Ama yalnız, ama sevdiğinle fakat mutlaka; yağmur altında ve çıplak ayak kumsalda yürümek, paranın satın alabileceği en büyük eğlenceden daha keyif verici geliyorsa sana...

Bir bir basamakları inerken üzerinde takım elbisen; kaymak geliyorsa içinden trabzanlardan ve çekinmeden etrafından bunu yapabiliyorsan...

Ve bir aşk filmini izlerken engel olmuyorsan kendine, usul usul süzülebiliyorsa gözlerinden yaşlar uluorta...


Hayat güzeldir...yalnız başına da olsan...
Hayat güzeldir...yüz yaşında da olsan...
Hayat güzeldir...güzellikleri görebilecek bir ruh taşıyorsan...

нüzüη çiçєği
11-10-2008, 11:15 PM
AyRıLdıĞıNı SöyLeMeK iÇiN aRaMıŞtI.AmA

AyRıLdıĞıNı SöyLeMeK iÇiN aRaMıŞtI.AmA DElİkAnLı aYrIlMAk iStEmİyOrDu.ÇüNkÜ;oNu ÇoK SEvİyOrdU.O SöZü DuYdUğU zAmAn GöZLeRi doLuYOrDu.EvEt AğLıyOrDu DelİkAnLı.GeNç kIz Bi ArA DElİkAnLınIn HıÇkIRıK seSiNi dUyDu.GeNç kIz'Ne o aĞlIyOrMuSuN?dEğEr mİ?'dEdi.DeLikAnLI;'bOşVEr sEn aLdIrMa bEnİm AğLaMaMa dEdİ.gEnÇ KıZ PiŞmAn olDu sÖzÜ SöYlEdĞiNe.oNuNdA DeLiKaNlIyA KaRşI BiRaZ SeVgİsİ VaRdI.AmA SeVgİsİnİ BiR KeNeRa AtTı.GUrUrLuYdU.dEvAMıNı geTiRemEyECeKtİ.((ELVEDA))dEdİ DElİkaNlIyA.dElİkAnLı GuRuRUnu aYaKl aR aLtInA aLaRaK.gEnÇ KıZa bİr KeZ DaHa ((SENİ SEVİYORUM))DeDi.sOnRa tElEfOnLaRı kApAtTıLaR.GeNç kıZ BiRaZ dÜşÜnDü ve pİşmAn OLdU.deLiKaNlIyI TeKrAR ArAdı.AmA ÇoK GeÇtİ DelİkANlINıN tElEFoNunA kİmSE CevAp vERmEyİnCe kıZ DeLikAnLıNın eVİnE GiTtİ.kAlAbAlIğI GöRüNcE ŞaŞıRdI.gEnÇ KıZ BR aRa aĞzInnDaN kAn GeLeN CeSEdİ gÖrdÜ.eVeT o dElİkANlIyDı.DeLiKaNlInIN ElİnDe buRuŞtUrUlMuŞ bİR kAğIt VaRdI.gEnÇ KIz kAğIDı aLdı ve kAğIttA((BENİM ÖLÜMÜM SEVİPTE AYRILANA İBRET OLSUN)) yAzIyOrDu...

нüzüη çiçєği
11-10-2008, 11:16 PM
YIKILDIM SEVGİLİM KALDIRIR MISIN

basimdan gecen ve hayatima damga vuran ve hatta baska bir insan olmama sebep olan bir ask hikayemi sizinle paylasmak istiyorum. Biraz kendi yasadigim hayati size anlatmak istiyorum.hollandada yasiyorum.yasim daha 17 iken cok deli ve hizli bir hayat yani gunden gune yasiyan biriydim.Icki ,esrar gece hayati,hafta sonlarida barda calisiyordum.lise ikideydim okulum hep iyi giderdi aslinda ama gittikce kotulesiyordu,bu hayat ile okul gitmezdi tabiki,ogretme nde hep oyle derdi bana ya okul ya o hayat ikisi bir arada gitmez ama dinlemezdim.kendimi hic asik olmaz ve evlenmeyecek birisi zannederdim.cok kiz arkadaslarim olmustur ve hic birine baglanmazdim ve bir kac tanesinin duygularinlada oynardim,kullandiklarim da vardi.bazen iki veya uc tane kiz arkadasim birden olurdu iliskiye girmek icin coguna yalan soylerdim ama hic bir zaman gercekci olmazdim.Evde hic huzur yoktu annem babam benle konusmak istemiyordu her gun kavga ediyorduk kardeslerim daha kucuktu ve ayni evde oturmamiza ragmen nerdeyse hic birini gormezdim bazen 3 gun eve gelmezdim orda burda yatardim.Amcalarim dayilarim hic biri beni sevmezdi cunku hic birine ugramaz hal hatir sormazdim.yasadigim sehirdeki turk ailelerin nerdeyse hepsi cocuklarina onunla gezmeyeceksin diye tembih ederdi.hapise 3 kere girdim ve toplam 9 ay hapis yattim.Hapisten ciktiktan sonra babam beni karsisina aldi ve bana bak oglum dedi,artik yeter,bundan sonra ya okursun vede kendine ceki duzen verirsin ozaman seni eve alirim.yok hayir ben gene ayni hayata devam edecegim dersen senin yuzunden bu evin huzurunu bozamam ve seni evlatliktan reddederim dedi.Sonra tekrar okula baslamaya karar verdim ve hayatim ondan sonra degisti cunku onu gormustum….lisede okuldaydim ve bizim bu yapilan okul 3 okula bagli bir okuldu ve tam 100.000 ogrenci bulunuyordu.ben o senesi dorduncu yilimdayim ve o gunu arkadasla sinifa giderken yanimdan o gecti ilk orda gormustum ve o ani su an uzerinden 14 yil gecti halen unutmadim.nasil guluyordu nasil guzeldi saclari uzun esmer mavi gozlu bir kizdi.icime bir sicaklik vurdu ve kalbim cok fena atmaya baslamisti hic bir kizda bu duyguyu hissetmemistim.sinifa gittim ama hic konsantre olamiyordum aklim hep ondaydi ve ogretmene tuvalet gidecegim bahanesiyle ciktim ve o kizin sinifini aramaya basladim.disari camdan siniftan iceri bakiyordum hep ona oyle bir dalmisimki onun arkadaslari davayi caktiydi ve bana guluyorlardi ama ben gozlerimi ondan alamiyordum oda bana pas vermiyordu ve hep onune bakmaya calisiyordu.ondan sonra bana olanlar oldu.Onun pesine gitmekten onu dusunmekten baska hic birseye vakit ayiramazdim.ona kiz arkadaslariyla mektuplar yolladim hic birine cevap vermezdi.Calistigi isyerine tam 50 gul yolladim yinede pas vermedi.Sonra calistigi isyerine kendim gittim mecburi bana yardim etti.Ona beni bir kerecik dinlermisin dedim bana orda biraz sinirlenerek benim pesimi birak dedi ben sana sevgili olamam dedi ve bana orda dunyada sen tek ben tek kalsam kendimi oldurur ve sana yinede yar olmam dedi.Cok agir bir sozdu ,soktaydim,nedenini bile soramadim.bu kiz bana neden boyle yapiyor neden benim soyleyeceklerimi dinlemek istemiyor dedikce kendimi yedim bitirdim.ama ona oylesine bir duygu hissediyordumki bana ne dediysede ne ettiysede ne kadar kotu davrandiysada hic bir zaman ona kizmadim, sinirli bakmadim, her zaman guldum ve senin pesini birakmayacagim dedim.ona kaset doldurdum ona nasil bir sevgi duydugumu kasete cektim sarkilar cektim ve arkadasiyla ona gonderdim dinledigini biliyordum ama ne inatci kizdi ve kaseti bana kirmis haliyle geri gonderdi.Onu herkesten cok kiskanirdim birisiyle konusurken gorseydim hemen ona dusman kesilirdim ve onun icinde herkes bilsin diye okulun en kalabalik gununde gizlice okulun mikrofonun arkasina gectim,ve ben alattin ben aslıyı cok seviyorum o benimdir seni cok seviyorum askim,ve herkes bunu boyle bilsin diye bagirdim.buna cok bozuldu ve bana okul disinda bunu nasil yaparsin sen kim oluyorsun diye bana cok kizdi ve demedigini birakmadi bende ona seni bu gonlum cok sevdi napim benim olacaksin ve pesini hic birakmayacagim dedim,bana tokat atti ve yanimdan hizla ayrildi.o bana inat ettikce ben ondan daha inat oluyordum vede dahada cesaretleniyordum.gunler geciyordu ve hayal ediyordum illa bir kere onunla ben okula el ele yuruyecegiz diye.herkes halimi goruyordu ve bana manyaksin sen bir kiz yuzunden hayatini maf ettin diyordu, napacaksin onun gibi bin tane var derdi ama dinlemezdim cunku kalbim sevdi bir kere onu dusunmeden edemiyordum ve bazen baska kizlara yaptiklarim aklima gelirdi ve onlarin halini daha iyi anlardim deli olurdum.buna ragmen bu kizin pesini hic birakmadim her tarafta ona gozukmeye calistim,nereye gittiysede bende onu resmen takip ettim,ve en sonunda bana arkadasiyla mektup gonderdi ve soyle yaziyordu.sen beni cok sevdigini soyluyorsun ama ben sana inanmiyorum cunku senin yasadigin hayati biliyorum.seninle nasil arkadaslik yapmami istersin,sen yalancisin sen kendine git baska bir kiz kandir ve benim pesimi birak diye yazdi.Mektuptan sonra o kizlarla yasadigim hayat gozum onunden gecti ve onlarin haline bu sefer ben dusmustum.Yinede bu beni caydirmamisti ve ona baska bir dugyu duydugumu ve onu gercekten sevdigimi mecbur soylemeliydim.iki gun sonra sevgililer gunuydu ve ona bir surpriz yapacaktim.14 subat 1992 sabah saatlerinde elime bir gul alip okulun yolunu tuttum,herkes siniftaydi butun cesaretimi toplayip onun sinifina girdim,ogretmen bana ne oldu dedi lutfen 5 dakkanizi alacagim dedim lutfen musade edin.sinifin onunde kip kirmizi olan yuzumle ona yazmis oldugum siiri okudum ve yanina gidip onunde diz coktum ve ona gulu verdim.Seni cok seviyorum aslı dedim,seni gordugum anda hayata bakis acimi degistiren tek kiz oldugunu soyledim ve bana bir sans tanirsan seni cok mutlu edecegimi ve hic bir zaman birakmayacagimi soyledim.Gozlerinin icine bir kac saniye bakarak siniftan ayrildim.Disari ciktigimda kalbim duracak gibiydi,rezil oldugumu zannediyordum ama icimde rahatdi cunku sevdigim bir kiz icin bunu yapmistim.Ondan sonra kiz bana bir mesaj gonderdi,aynen soyle yaziyordu.Bana gonul verdigini soyluyorsun ve beni her kizdan ayridigini vede cok sevdigini soyluyorsun,yaptigin surpriz beni inan cok sevindirdi.Su ana kadar senin hakkinda duyduklarimi degistirmen icin sana bir sans veriyorum insallah sozlerinin arkasinda durursun.Bu kizida senin oyuncagin zannetmez vede beni kullandigin mendil gibi atamayacagina dair soz verirsen bende seni cok mutlu edecegimi yemin ederim.Bu yazmis oldugu kagit halen bendedir.En sonunda aramiz oldu,ve onunla yasadigim o gercek aski yasamaya basladim,elini ilk tuttugumda onu bir kez olsun yanaktan opmek ve ona sarilmak demek ne kadar guzel ve acayip bir histi.Bu boyle nerdeyse bir yil gitti taki abileri bu nu duyana kadar.Zaten aradan birkac gun gecmeden iki abisi beni buldu ve bana aslı nin pesini birakacaksin yoksa seni gebertiriz dediler,yok oyle sen diyarbakırlı olupta gelip istanbuldan kiz alacaksin,bende onlara siz naparsaniz yapin ben onu sevdim ve onu birakamam dedim ve beni iyi bir dovduler,ama genede birakmadim,onunla hep gizli bulustum ve hayatimdan cok mutluydum.Cagla dort gun sonra turkiyeye gidecekti nasil ayrilacaktim ondan.gitme diyordum ama abisi ve babasi o kadar sert insandiki yapamazdi mecburdu gitmeye.gun geldi havalaninda ailesinden uzak onu seyrediyordum passport kontrole girdiklerinde gozlerimden yaslar gelmeye basladi nasil agliyordum.oda bana bakip ne kadar uzuldugumu goruyordu ama napabilirdi.gozden kayip oldugunda cok agladim arabada eve giderken gozlerim agriyordu yuzum kizardiydi napacagimi bilmiyordum.6 hafta uzak kalacaktim sevdigimden hep resmine bakar ona konusurdum ne numarasi varidi ne birsey ona ulasmak icin hepsini babasi almisti ondan.Sonunda kiz arkadasini aradi ve yengesinin numarasini verdi burayi arasin diye.aradigimda babasinin maksati onu orda baska bir erkekle evlendirmek istedigini soyledi ve hungur hungur agliyordu.bana gel beni kacir diyordu ve babasi onu cok zorladigini abileride ona cok kotu davrandiginii soyledi tek siginabilecegi annesi idi ama o da onlardan cok korkuyordu.onu hergun arardim.bazen bulurdum bazen bulamazdim.Bir gun aradagimda yengesi bana caglanin rahatsiz oldugunu ve durup dururken bayildigini soyledi.Neyi var sordugumda basi donuyor bazen dedi ama onemli birsey olmadigini soyledi.yengesi bana telefonda o seni cok seviyor dedi ve kapatti.bunlari duyunca onu ne kadar yanimda istiyordum ve hatta turkiyeye onun yanina gitmeyi bile goze almistim.cunku aklima kotu kotu seyler geliyordu ,acaba bir daha goremicekmiydim onu diyordum kendi kendime.yengesini bir gun yine aradim ve bana aslı yok dedi babasi onu doktora goturdu, cok fenalasmisti dedi.doktor babasina bir hastaneye gitmesini soyledi ama babasida turk hastanelerine guvenmiyordu ve hollandaya zorunlu donecegini soylemisti.Caglanin bir kac gun sonra hollandaya donecegini ogrendigimde cok sevinmistim.Ve o gunu tam 13 saat havalaninda sadece onu gormek icin bekledim.geldi o da beni gordu ona kosup doyasiya sarilmak istiyordum ama napalim olmuyordu kader degilmis.sonra onunla bulustuk ve bana bayildigini arasira bas donmesi oldugunu ama onemli birsey olmadigini soyledi ve babasiyla burda doktora gidecegini soyledi.bundan sonra olan oldu ve burdaki doktorlar beyninde tumor varmis dediler ben bunu duydugumda dizlerim tutmuyordu ayaklarmin uzerinde duramiyordum ve hep agliyordum oda hastanede yatiyordu ve cok riskli bir ameliyat ama zorunlu oldugunu soylemisler.onun yanina gitmek istiyordum ama oda arkadaslarina sakin gelmesin beni boyle gormesin diye tembih etmis.ameliyat oldu ameliyattan sonra hic gozlerini acamamis vede hic konusamamis dediler.Daha dayanamadim ve gittim hastaneye onu orda gordugum anda yere yikili verdim.abileri annesi hep agliyordu ve annesi bana sadece senin ismini soyledi dedi.yaninda oturup elini tuttum ve yuzunu sevdim ne kadar agliyordum iyi olacaksin gezecegiz seni seviyorum diyordum kulagina, ve elime verdigi reaksiyonu hissediyordum.iki gun orda kaldim doktorlar en son muayenede artik geri donus olmadigini ve bitkisel hayata girdigini soylediler ve fisi ne kadar zorda olsa cekmemizi soylediler cunku ona su an sadece daha cok aci cektiriyoruz dediler.herkes agliyordu nasil yapariz diye ama doktorlar bunun mecburi oldugunu soylediler ve biraz dusunmemiz icin bize zaman tanidilar,bunu nasil yapabilirdik ben hep hayir dedim,olmaz dedim ve yaninda hep durdum en sonunda hic kimse fisi cekmeye cesaret edemedi ve doktorun fisi cekmesine karar verdiler.Aslı nin basini aldim koynuma ve bir kac dakka sonra dunya hayatindan goz yumdu.nefes almiyordu bana konusmuyordu daha bana gulmuyordu artik.bagira bagira agliyordum ama nafile geri gelmeyecekti gozumun onunden soyle ilk gunler gelip geciyordu nasil guluyordu nasil seviyordum onu ama simdi ise koynumda cansiz bir kizdi.Doktorlar artik elimden almak istiyorlardi ama ben ona oyle bir sarildimki herkes cok ugrasti,ama ben ondan ayrilamiyordum sonrasinda bana cok igne yaptilar sakinlestirdiler.Zaten ondan sonrasi hep huzun bu detaylara artik girmeyecegim ve bu gercek yasanmis bir hikayedir.Bazen halen kendi kendime dusunuyorumda bu bana bir dersmiyti acaba,ve bu olay beni gercekten degistirdi.simdi ise evliyim ve bir kizim var ve ona baktikca her zaman dua ederim insallah buyudumu benim gibi bir erkege rastlamaz diye. buda benim ask hikayem.su an yasim 34 ve onun gibisini hayatimda hic kimseyi sevmedim sevemeyecegimde.Onun atesi kalbimde halen yaniyor ve turkiyeye her sene gider onun mezarini ziyaret ederim ve her defasinda goz yaslarimi tutamam ALATTİN ÜZEL ELAZIĞ MADEN

нüzüη çiçєği
11-10-2008, 11:16 PM
Yavaş yavaş tırmanıyordu merdivenleri.Birazdan sağa dönüp sınıfa girecekti.Anlamsız bir güne daha başlıyordu.Kapıdan seyredildi bir sürü liseli.Sınıf aynı sınıf,sıralar aynı sıralar.Değişecek bir şey vardı,o da LİSELİ KIZ'ın ümitleri!!!Bir kaç gün öncesi saklandı gözlerine.Her zaman ki igbi camdan bakıyordu,okulun kapısının çiftlerini ezberlemişti,ne olmuştuda gelmemişti SEVDİĞİ.Oysa her zaman ki gibi söz vermişti.Çıkış zili çaldığında son kez baktı kapıya ama boşunaydı gelmemişti .Her zaman ki gibi neşesinden uzaktı.Ağır ağır inmişti merdivenleri belki işi çıkmıştı,belki geç kalmıştı tesellilerle kendini avuturken mahalleye gelmişti...Fakat o da ne!!!Neydi bu sevdiğinin kapısının önünde ki kalabalık...!!!Neden ağlıyordu herkes bi anlam veremiyordu LİSELİ KIZ...Dayanamadı yolda ağlayan bir çocuğa sordu...Birden elinde ki kitapları yere düştü...Gözleri kararıyordu,bir ağaç fidanı gibi yere yığıldı kaldı kaldı LİSELİ KIZ...Konuşmak istiyordu,birden hıçkırıklarla ağlamaya başladı...Kimse anlam veremiyordu neden ağladığına...SEVDİĞİNE AĞLIYORDU LİSELİ KIZ...Genç yaşta toprak olan sevdiğine ağlıyordu.Sonra okula geldi,sınıf aynı sınıf,sıralar aynı sıralar...Geçti oturdu camın kenarındaki yerine...!!!!O DA NE!!!!SEVDİĞİ KAPIDAYDI VE EL SALLIYORDU...HIZLA KALKTI KIRILAN CAMIN SESİNİ DUYMADI BİLE ,HIZLA BIRAKTI KENDİNİ BOŞLUĞA...Sınıf arkadaşları toplanmıştı başına ağlıyordu.!!!!O İSE CAM KIRIKLARIYLA KANLAR ARASINDA GÜLÜMSÜYORDU!!!!KIRMIZI GELİNLİĞİ GİYMİŞ OKUL KAPISINDA SEVDİĞİYLE''ELELE DURUYORDU LİSELİ KIZZ''!!!!!!Gencecik yaşında toprak olan iki sevgilinin gerçek olmuş yaşanmış hikayesidir........

нüzüη çiçєği
11-10-2008, 11:16 PM
Gözlerini üzerime dikmiş yüzünde gülümseme bana doğru ilerliyordu. " Merhaba" dedi O dakikalarda bu kelimenin hayatımı ne denli değiştireceğini tahmin edemezdim. 2 yıldır arkadaşlığımız devam ediyordu. Fındık kabuğunu dolduramayacak bir sebepten bilmem kaçıncı kez ayrılmıştık.
Bana inat olsun diye arkadaşlarımdan birine çıkma teklif etmişti. Aylardan sonra beni bir cafeye davet ettiğinde her şeyden habersiz barışmak için çağırdığını düşünerek gittim. Saatler boyu flörtünden bahsetti. Sahte gülümsemeler takılıyor, gözümün önüne düşen göz yaşlarımı engellemeye çalışıyordum. Artık gücüm tükenmişti. Hızla ayağa kalktım. O da hızla kalktı, kolumu tuttu ve gitmeme izin vermedi. Beni deliler gibi sevdiğini söylediğinde etrafımdaki meraklı gözlere aldırmadan hıçkırıklarla ağlamaya başladım. En kısa zamanda diğer kıza her şeyi anlatıp ayrılacaktı.
Bu olaydan sonra 2 hafta geçti. Beni hiç aramadı acaba o kızı mı tercih etmişti. Bir telefon kulübesinden onu aradım. Karşımdaki ses onun trafik kazası geçirdiğini yoğun bakımda olduğunu söylüyordu. Ona " senin için döktüğüm her damla gözyaşının cezasını umarım çekersin" demiştim. Ama böyle olsun istememiştim. Bu kez onu tamamen kaybetme korkusundan ağlıyordum. Ankara'^da bir hastanedeydi. Doktorlar yaşaması için şans vermiyordu. Cenaze işlemleri başlamıştı. Tabutuna konulacak yakaya takılacak fotoğraflar hazırlanmıştı. Eş dost hastane kapısında bekliyordu. Bu bekleyiş üç ayı tamamlamıştı. Doktorlar anneyi hastanın yaşam destek ünitelerinden çıkarılması için ikna etmeye çalışıyordu. Çünkü onlara göre yaşasa bile eski sağlıklı günlerine dönemeyecekti. Anne kararlıydı son nefesine kadar yanında olacaktı. Günlerce yanından ayrılmadan onunla konuştu. Ellerini tutmuş yine gelecekten söz ederken parmaklarını kıpırdatarak oğlunun tepki verdiğini fördü. Sevinçten hastane koridorlarında kahkahalar atıyordu. Doktorların " Olmaz" dediğini ana-oğul başarmıştı.
2 yıl olmuştu onu bu süre içerisinde hiç görmemiştim. Bu süre içerisinde onu hiç görmemiştim. Şimdi karşımdaydı, çok değişmişti. Bazı zamanlar beni çileden çıkartıyordu, ona katlanamıyordum. Psikolojik tedavi görüyordu. Yine bir ayrılık zamanıydı telefonda evlenme teklifinde bulunduğunda ciddiye almamıştım. Israrla kendisini görmeye gelmemi istiyordu, yine bir ameliyat geçirmişti. Ziyarete gittiğimde evlenme teklifini yineledi. Hayatımızın 3 yılını bu kaza yüzünden kaybetmiştik. Artık başka vakit kaybetmenin bir anlamı yoktu.

Rüya gibi bir düğünle hayatımızı birleştirdik. Tabuta konması için hazırlanan fotoğrafı duvara astık. Ona her baktığımızda küçük kızımıza ve hayata sımsıkı sarılarak bize verdiği mutluluk için Allah'a şükrediyoruz. Tüm mutluluklar sevenlerin olsun...

нüzüη çiçєği
11-10-2008, 11:16 PM
selam.. sen daha 15 yasındasın Canım daha önüne bir çok kişi çıkacak ; O kişi aklına bile gelmiyecek ama o O unutamayacak sana yaptığını ne olursa olsun bir gün ansızın aklına gelecek Ben neden yaptım ona diye.. işte o zaman senin ona verdiğin değeri anlıyacak ama ben eminimki o anlayınca sen başka birine aşık olcaksın veya seveceksin yaşın daha 15 miş en fazla 1 sene sonra unutursun.. bilirim unutulmayan sevgiler vardır yaşın büyük olsa bişey demem ama sen kendini toparlamaya bak... Giden gitmi ştir gittiği gün bitmiştir ben gideni değil giden beni kaybetmiştir .. de ve gözlerini kapat tekrar gözlerini açtığında UnUt hatırlama bile çünkü bırakıp gidenler Hatırlanmayı haketmezler!! Bırak arkalarından beddua etme mutlu olsunlar inşallah ama şunuda unutma , aldatan,çekip giden bir gün olur aynı muameleyi kendiside görür işte O zaman anlar AŞK SEVGİ ne demekmiş Benden sana tavsiyeydi
Hayatında hep mutlu olman dileğimle .. hiç kimseye hakettiğinden fazla değer verme !!!

нüzüη çiçєği
11-10-2008, 11:16 PM
Ben şu anda 16 yaşında bir genç kızım.Çok karamsar,kimseyle konuşmayan,herşeyi kendi içimde yaşayan bir genç kızım.Hiç kimseye güvenememem benim için kötü bir başlangıçtı.Ben yunus adındaki arkadaşımın abisini tam 4 sene sevdim.Ama o beni hiç farketmiyordu.Daha sonra benim yeğenim durumu benden habersiz yunus'a anlatmış.Ben bu durumu öğrendiğimde ise mahvolmuştum,yıkılmıştım.Çünkü herşeyi nasıl kendi içimde yaşıyorsam ben bu aşkı da kendi içimde yaşamak istiyordum.Aynı zamanda benim çok yakın bi r akrabam Emre de benden hoşlanıyormuş.Bende Yunus'u unutmka bahanesiyle Emre'yle çıktım.Ama kendi kazdığım kuyuya kendim düştüm.Çünkü Emre benden ayrı tam 4 kızla daha çıkıyormuş.Bunu öğrendiğim zaman hiçbişey yapmadım.Tamamen kendimden vazgeçtim,hep sustum ,konuşmadım...Şimdi Yunus'la ilgili kime bişey sorsam hep abuk sabuk cevaplar veriyorlardı.Bende en yakın arkadaşım olan yüsra'ya sordum.O da bana bırak artık o çocuğu o senden ''nefret ediyor'' dedi.Ben bu kelimeyi duyduktan sonra daha ne yapabilirdimki.Tabiki hiçbişey.Yunus beni nerede görse hep gözlerini kaçırıp,yüzünü çeviriyor.Bende artık onu unutmak bahanesiyle yaşayıp hayatımı sürdürmem gerek.O benim onu sevdiğimi asla benim ağzımdan öğrenemeyecek.ÇÜNKÜ belki de o zaman ben olmayacağım.Ama şunu iyi biliyorki ben onu hala çok ama çok seviyorum.ÖMRÜMÜN SONUNA KADAR DA ONU SEVECEĞİM...

нüzüη çiçєği
11-10-2008, 11:17 PM
belkide ilk görüşte aşktı bizimkisi...yada bana öyle geliyodu..7.sınıfta tanışmıştım onunla günlerden salıydı galiba..tenefüsteydik...bi arkadaşını gönderip bana teklif etiiğini söylemişti...ben çok şaşırmıştım çünkü peşinde okdar kız varken beni seçmişti..neyse teklifini kabul etmiştim ama sonra bunu yaptığım için kendime çok kızmıştım çünkü çıkmaya başladığım ilk günlerde onun ismini hep bi kızla duyuyodum ama o herdefasında bana inanma sakın böyle bişey yok diyodu herdefasında da inanıyodum g ün geçtikçe onunla çıktığım için pişmanlık duymaya başlamıştım ve sonunda ayrıldım çünkü daha fazla yapadım...8.sınıftaydık onu hala unutamamıştım unutmak için neler yapmadımki 2,3 kişiyle çıktım belki ama yinede unutmayı beceremedim bana seni hala seviyorum unutamam diyodu ben yine inandım söylediklerine tam son bi şans veriyim dedim ama yine olmadı...çünkü ben onun beni sevdiğine hiç bi zaman inanmadım inanmıycamda o hernekdar seni seviyorum desede bunun bi yalan olduğunu biliyodum ona seni unutucam dedim ama unutamadım o benm ilk aşkımdı nasıl unutabilirdimki ...şimdi arkadaşız belkide böylesi daha iyi ama benm tek bildiğim bi şey var onu belkide ondan daha çok sevdim ama o sevgimi hakedicek kadar bana değer vermemiş demekki....ben yinede ilk aşkımı unutucam belki çok uzun sürücek ama UNUTUCAM.....

нüzüη çiçєği
11-10-2008, 11:17 PM
Slm ben ankaradan rumuz (enver) bu aşkı herkezle paylaşmak istiyotum ve söyle başlıyorum ben lise 2e gider ken ansızım karsıma bır kız çıktı ve onu görunce ınanın elım ayagım bırbırıne dolaştı ve o andan sonra hep o kız vardı kalbımde ve ben bu kıza bır turlu açılamıyordum bırgun cesaret topladım yanına gıtım teklıf etım ve dusundu olmaz dedı sen 1 sene içinde okulun butun kızları ıle çıktın ben senın sevgıne ınanmıyorum dedı ben o anda dıyecek bır kelıme bulamıyordum çünkü haklıydı aradan zam anlar geçtıkçe geçtı ben ısrarcıydım ve bu zamanlar içinde çok teklıf ettım ve cevabı olumsuz oluyordu ben lise 3 e geçtım oda lise 2 ye geçti ve bu zamanda 2mizde hiç kimse ile çıkmadık bana msn adresını verdı ve hergun gece yarılarına kadar konusuyorduk çünkü onunla konusunca zamanın nasıl geçtıgını anlamıyordum bır gun bana dedı sen bana guven cımı ver ben senınle çıkacagım çünkü 2 sene ye yaklasacagız sen hala benım pesındesın bıkmadın dedı bende tamam senın guvencını kazanmak için elımden geleni yapacagım ve guvenı tam kazanıyordum okulda bır takım laflar çıktı benım hakkım da ve bana butun olan guvencı bıttı msn konuşmalarını kestı ve enson msn de konustugumuzda enver benım hayatımdan çık dedı bende tek cümle yazdım senın hayatındanda çıkacagım ve kendı hayatımıda bahfedecegim dedım ve çıktım dısarı aşırı derecede sınırlırdım ve çok içkiliydim aklımdan sadece ölmek geçıyordu ve ölmeye karar verdım o dama çekıldım evde ne kadar hap varsa hepsini topladım ve içtim son kez resmıne baktım bır sıgara yaktım ve bırden bıre kalbıme bır acı geldı ve ben bayılmısım ve ailem benı ankara hastanesıne götürmüş ve komada 8 gun kalmısım ve benı müsade odasına taşıdılar ve benım belden aşagı tutmuyordu yanı felç olmustum ve bızım aile ve okuldakı ler benım sevdıgımın ustune gidiyorlarmıs bu çocuk sana ne yaptıda sen bunu bu halleye getırdın ben hasataneden çıktım dırek okula gıtım ve onu görunce kendımden geçtım ve benım yanıma geldı BENIM LE ÇIKARMISIN dedi bende sevgı var ama evet dıyeıyorum ve evet dedım ben onu görmek için sakat sakat okula gidiyordum ve bız çıkarken okulda benım hakkımda agıza alınmıyacak laflar çıkıyordu hergun ve hocalar benımle çıkmamı ıstemıyordu ve kız benı öyle çoksevıyordukı çünkü benı yanlış tanımıslar ve yanlıs tanıtmıslar her boş kaldıgımda onun resmını çizip ona verıyordum vede önceden çizdigim resımlerı vermıstım ve bız hocalardan habersiz dısarıda çıkma ya karar verdık benım ayaklar iyileşmeye başlıyordu tekerlıklı sandelye ıle gezıyordum ve hocalar bızı dısarıda göruyor ve kız arkadasıma kızıyorlar ve tehtıd edıyorlar oda bızz bır bırımızı sevıyoruz engel olamazsınız dıyor müdür orada bır tokat atmış ve ben bunları 1 saat sonra duruyorum ve bende sakatlık bakatlık kalmıyor o lafları durunca ve hoca ile bır bırımıze gırıyoruz o arada yemek yıyorlarmış dırek bıçaga gıttı elım ve 6 yerınden bıçakladım hocayı ve kaçmadım elım kanlı kanlı kız arkadasımın yanına gıttım ve bızı kımse arıyamaz ve benı cebeci karakoluna göturduler ve 1 gun sonra mahkemeye gıttım ve hakıme anlatım neden yaptıgımı ve hakım bana kendını mutafadan 2 yıl ceva verdı ve benıu afyon emırdag metrıs ceza evı ne götürdüler orada 2 yıl geçer geçmesınede sevdıgımın hasretı o 2 yılı 20 sene gıbı yapıyordu ve durdumkı bu kız arkadasım sana bırdaha mektup yollamıyacagım dıyor bıtsın bu ılıskı benım elım kolum baglı mektup yoluyorum cevap yok her görüşte ailem yerıne o gelsın ıstıyordum vce gelmedı ve 2 yıl bıttı bıtmesınede o 2 yılda neler çektıgımı bır allah bılır bırde ben okulu bıtırmiş ve alıesı ıle bodruma tasınmışlar ve bodrumdada buldum onları ve şu anda anlatıgım kişi BENIM EŞİM OLDU VE OGLUMUN ANASI OLDU .... HERKEZE TAVSIYE SEVIYORSAN SEVDIGIN İÇİN HERŞEYİ YAPACAKSINIZ BEN YAPTIM VE ŞİMDİ ÇOK MUTLUYUM BU HIKAYE DE BURDA BITTI BIZ MUTLULUK YOLUMUZA DEVAM İNS BENIM ÇEKTIGIMI KIMSE ÇEKMEZ.....

нüzüη çiçєği
11-10-2008, 11:17 PM
Affet BabaciĞim...

Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve "Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti... Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.

Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu.

Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak,böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.

Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can, "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can, sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.

Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi.Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.

Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı.Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.

Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.

Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü.Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler.

Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.

Can: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "Beni affet baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı.

Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!" diye hatasını belli ediyordu...Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu..."Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum

büşra29
11-11-2008, 10:17 AM
Emegine sağlık çok güzel Etkiliyici

aycha
11-11-2008, 01:31 PM
:( :( çok etkilendim.zaten sulu gözlüyüm

büşra29
11-11-2008, 06:20 PM
kıyamam sana ben sen ağlama dayanama ağlama göz bebegim sana kıyamam kimse ağlamasın kimse ağlatılmasın

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:13 PM
HASTANE ÖNÜNDE İNCİR AĞACI TÜRKÜSÜNÜN HİKAYESİ

Komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç asker'de vereme yakalanır. Hava değişimi olarak Yozgat'a (Akdağmadeni) gelir. Sözlüsünün ailesi gence kızlarını göstermek istemez. Genç tedavi için İstanbul'da hastaneye yatar, pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla aşağıdaki türküyü söyler.Yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayarak hastanede ölür. Ailesi cenazesini Yozgat'a getiremez., İstanbul'da kalır.

Hastane önünüde incir ağacı

Doktor bulamadı bana ilacı

Baştabib geliyo zehirden acı

Garip kaldım yüreğime dert oldu

Ellerin vatanı bana yurt oldu

Mezarımı kazın bayıra düze

Benden selam söyleyin sevdiğim gıza

Başına koysun, karalar bağlasın

Gurbet elde kaldım diye ağlasın

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:14 PM
Misket, ufacık tefecik bir elma türü... Huriye de Ganizadeler'in ufakcık tefecik şipşirin kızlarının adı. Huriye, sık sık evlerinin önündeki elma ağacına tırmanır, yolu gözler; sebep, Osman Efe...

Ankara'nın sayılı efelerinden Osman, genç, yakışıklı, geniş omuzlu,burma bıyıklı... Huriye'nin gönlü bu Osman Efe'de. Osman Efe, evin önünden geçiyor; Huriye atlıyor bahçeye, tırmanıyor misket ağacına. İkisinin de yüreğinden ılık bir şeyler akıyor. Osman Efe, Huriye'yi adıyla çağırmıyor hiç, ''misket'' diyor Huriye'ye.

Yörenin ünlü ağalarından Kır Ağa, bir gün Huriye'yi su doldururken görüyor çeşme başında. Aradan bir hafta geçmeden Kır Ağa, Huriye'yi istetiyor. Babası, ''Kır Ağa, yiğit insandır, malı mülkü yerindedir'' diyerek Huriye'yi vermek ister. Annesi, Huriye'nin ağzını arar, fakat Huriye ''ölsem Kır Ağa'ya varmam'' cevabını verir.

Huriye, akşamı zor eder. Bahçeye çıkıp, Osman Efe'nin yolunu gözler. Uzaktan atını görünce, tırmanıp çıkar elma ağacına. Durumu bildirir Osman Efe'ye.

Osman Efe, çılgına döner. Kır Ağa'ya haber gönderir, ''Kendini sever, sayarım. Yiğit kişi bellerim. Yolumdan çekilsin. Sonu iyi olmaz'' der. Haberi Osman Efe'den Kır Ağa'ya götürenler, bire bin katarak anlatırlar ''Osman diyor ki, Kır Ağa kim oluyor da benim yavuklumu alacak. Leşini sararım'' diye...

Kır Ağa, ''Demek dünkü çocuk bize meydan okuyor. Kendine güveniyorsa karşıma çıksın'' diye Osman Efe'ye haber gönderir. Tabii haberi götürenler Osman Efe'ye de bire bin katarak anlatıyorlar. Osman Efe Kır Ağa'ya, Kır Ağa Osman Efe'ye kinlenir. Sonunda kıran kırana kavga etmeye, sağ kalanın Huriye'yi yani Misket'i almasına karar veriyorlar.

Belirlenen gün ve yerde karşılaşıyorlar. Bıçaklar çekiliyor. Huriye ise durumu merakla bekliyor. Çıkmış elma ağacı üstüne, yoları gözlüyor. Bir yandan da Osman Efe için dua ediyor. Osman Efe ise Kır Ağa karşısında aslanlar gibi dövüşüyor. Kır Ağa birden duruyor. ''Benimle böylesine boy ölçüşen yiğide, ben kıyamam. Koç olacak kuzuya bıçak çekemem. Vur bıçağını bağrıma. Misket senin olsun'' diyor. Osman Efe önce şaşırıyor, sonra oda bıçağını yere atıyor ve koşup ellerine sarılıyor Kır Ağa'nın.

Kadın-kız da yollara dökülmüş uzaktan görünen kalabalığı bekliyor. Misket ise çıktığı elma ağacında duramıyor heyecandan. Daldan dala geçip, gelenleri seçmeye çalışıyor. Derken kalabalık yaklaşır, önde Kır Ağa, arkasında kalabalık. Gözleri Osman'ın arıyor, göremiyor. Birden başı dönüyor, gözleri kararıyor, tepe üstü ağaçtan aşağı düşerek cansız yere yığılıyor.

Çok geçmeden kalabalık elma ağacına ulaşınca, bir feryattır kopuyor. Osman Efe, sığmıyor oralara. Kadınlar kızlar perişan. Misket kızın yani Huriye'nin hikayesi dilden dile dolaşıp türkü oluyor.


Güvercin uçuverdi
Kanadın açıverdi
Elin oğlu değil mi
Sevdi de kaçıverdi

A benim aslan yarim
Duvara yaslan yarim
Duvar cefa götürmez
Sineme yaslan yarim

Güvercinim uyur mu
Çağırsam uyanır mı
Yar orada ben burda
Buna can dayanır mı

A benim hacı yarim
Başımın tacı yarim
Eller bana acımaz
Sen bari acı yarim

Caminin müezzini yok
İçinin düzeni yok
Çok memleketler gezdim
Misget'ten güzeli yok

Daracık daracık sokaklar
Misget şeker topaklar
Pul pul olsun dökülsün
Seni öpen dudaklar

Caminin ezan vakti
İçinin düzen vakti
Ben Misget'i yitirdim
Sonbahar gazel vakti

Gökte yıldız sayılmaz
Çiğ yumurta soyulmaz
Üçer avrat almayan
Hiç erkekten sayılmaz

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:14 PM
Yozgat şehri 1760 yılı başlarında Bozok Yaylasının, yeşillik, etrafı ormanlarla çevrili içinde binbir çeşit kuşun ötüştüğü bir sahada kurulurken; Yozgat halkı o zaman yarı göçebe ve sürülerini besleyerek hayvancılıkla uğraşır, hayatlarını bu yoldan sağlarlardı. Bu ozanların çoğunluğunu Sorgun ilçesindeki ozanlarımız oluşturmaktadır.

Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörüğü otlatırdı. Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı, sırtında sazı Yozgat'tan Akdağmadeni'ne uzanan ormanların içinde sürüsünün içinde dolaşırdı. Bazen bir çamın dibine rastlanır. Sazının tellerini konuşturur bazen bir derenin kenarında kavalını çalar, aşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü.O sevgili ki güzelliği Bozok yayla'sına yayılmış, ahu gözlü, sürmeli kaşlı, ay yüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey, ailesini salarak, babasından sevdiğini istetir, mağrur adam, kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler, ağalar girer ama boşuna, bir türlü gönlü olmaz kızın babasının ve iki sevgili birleşemezler.

Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey alır sazını eline beşçamlar mevkiinde kendine bir dergah kurar. Aşkını, yanık türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına, obasına ve Akdağlar'a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediği, işli sazına söylettiği nameler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey'in türküleri.




Dersini Almış Da Ediyor Ezber
Dersini almış da ediyor ezber
Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler
Aman aman ben yarelendim aman

Bu dert beni iflah etmez del'eyler
Benim dert çekmeye dermanım mı var
Aman aman sürmelim aman

Kaşın çeymelenmiş kirpik üstüne
Havada bulutun ağdığı gibi
Aman aman ben yarelendim aman

Çiğ düşmüş de gül sineler ıslanmış
Yağmurun güllere yağdığı gibi
Aman aman sürmelim aman

Yozgat'ı sel almış Soğluk'u duman
Sıtkınan severim billahi inan
Aman aman ben yarelendim aman

Ölünce mezara girdiğim zaman
Ben susuyum kemiklerim söylesin
Aman aman sürmelim aman



Nida Tüfekçi
Akdağmadeni

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:14 PM
YÜKSEK YÜKSEK TEPELERE

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun
Ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı
Ben köyümü özledim

Babamın bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsada gelse
Kardeşlerim yollarımı bilsede gelse


Çok eski bir söylentiye göre Malkara köylerinden birinde Zeynep adında çok güzel bir kız vardr. Onun güzelliği dillere destandır .

Günün birinde , Zeynep´in köyünde büyük bir düğün olur.Bu düğüne çevre köy ve kasabalardan insanlar cağrılır.oyunlar eğlenceler yapılır.Gösterilerin en önemliside at yarışlarıdır . Bu düğüne ,üc gün üc gece yol teperek gelen Ali adında bir genç iyi bir at yarışçısıdır.Bu gencin gözü bir ara Zeynep´ e ilişir ..Yüreğinde sıcak nehirler dolaşmaya başlayan Ali köyüne döndüğünde durumu babasına açar, aldığı olumlu cevap karşısında aile büyükleri ile Zeynep´i istemeye gelirler.

Kız babası-anası kızlarını uzak yere vermek istemeselerde kısa zamanda düğünleri olur..
Zeynep gelin olduktan sonra yedi sene ailesini kardeşlerini ve köyünü göremez ...
Tüm yalvarmaları boşa giden Zeynep´in yüreğindeki hasret günden güne büyüyerek dayanılmaz bir hal alır.
Zeynep artık teselliyi Türkülerde bulur .Ezgiler yakmaya başlar .Kına gecelerinde ve düğünlerde söylediği türkülerle gelinleri kızları büyüler..

Zeynep´in evi köyün en yüksek tepesindedir ,türkülerini oradan söyler..
Kocası Zeynep´in hasretine aldırış etmez sevgisi çoktan bitmiş itip kakmalar başlamıştır ..
Zeynep kocasının bu tutumundan yataklara düıer ...Sonunda köy halkı Zynep´in anne ve babasının gelmesine karar verir, kocasının da baska çaresi kalmamıştır ..
Uzun yolculuktan sonra Zeynep´in anne ve babası gelirler ..Zeynep son nefesinde yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar türküsünü anasına babasına mırıldanır .Çevresindeki tüm insanlar duygulanıp göz yaşı dökerler .
Hasretini biraz olsun gideren Zeynep için çok geç kalınmıştır .O bir daha yataktan kalkamaz.Türküsü de o günden bu güne söylenip durur.

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:14 PM
Tekirdağ'ın Kayı köyünden genç bir kız ve bu kızın bir sevgilisi vardır. Fakat kızın ailesi istemeye geldiklerinde kızlarını bu gence vermezler. Aynı köyden bir başka genç ile kızlarını evlendirmeye karar verirler. Düğün günü gelip çatar ve kına gecesi geline kına yakılır. Gelin bu evliliğe karşı olduğu için ertesi gün sabaha karşı herkes uykuda iken kendini denize atar. Halk arasında genç kızın arkasından sevgilisinin de kendisini öldürdüğü söylenmektedir.


ARDA BOYLARINDA KIRMIZI ERİK


Arda boylarında kırmızı erik
Halime'nin ardında on yedi belik

Ah anneciğim ah anneciğim yaktın ya beni
Şu genç yaşta denizlere attın ya beni

Alıverin feracemi anneciğim diksin
O gıymatlı İsmail’ e kendisi gitsin

Ah anneciğim ah anneciğim yaktın ya beni
Şu genç yaşta denizlere attın ya beni

Uy uyan Recebim senin olayım
Ardalar aldı ya nerde bulayım

Arda boylarına ben kendim gittim
Dalgalar vurdukça can teslim ettim

Ah anneciğim ah anneciğim yaktın ya beni
Şu genç yaşta denizlere attın ya beni


Nihat Kaya
Rumeli

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:14 PM
Dillerden düşmeyen türkülerimizden birisi de "Bir Cigara İç Oğlan" dır. Bu türkü de Siverek'e ait yer adları, yörenin şivesi ve deyimleri bulunduğu için başka yörelere mal edilmesi mümkün olmamıştır.

Siverek'in meşhur mevkiilerinden Hacı Pınar düzünde dükkanı olan Bakkal Mahmud'un güzel mi güzel bir kızı vardır.

Olayın yaşandığı dönemde Siverek'te bulunan Süvari alayında askerlik görevini yapan bir genç Hacı Pınarındaki Bakkal Mahmud'un dükkanının önünden geçerken, babasına yardım için dükkanda bulunan kızı görünce mıhlanır kalır.
Gözü kızdan başka birşey görmez olur. Kız da bunun farkına varır. Asker bundan sonra sık sık alışveriş bahanesi ile oradan gelir gider. İki genç birbirine vurulmuşlardır. Gençlerin tavırları komşularının da dikkatini çeker. Kizin babası da işin farkına varır. Asker kızı babasından ister. Ancak bu yabancı gence verecek kızı yoktur babanın. Kız derdini türküye döker ve oğlana "Şimdi söyleyeceklerini duyunca üzülmemesi için", "Bir cigara(sigara) iç oğlan" iç ki üzüntün biraz azalsın, "Gel kapıdan geç oğlan", "Beni sehen(sana) vermezler" boşuna uğraşma beni sana vermezler der. Bu sevdaya dayanamazsın ,erimeni ve yıkılmanı istemiyorum. "Bu sevdadan geç oğlan" diye sevdiğinin umudunu kesmesini ister. Oğlan ise, içindeki sevda ateşini "Hacı Pınar'ın düzü, felek ayırdı bizi" deyip kızı vermeyen anne babayı feleğe benzeterek sitemini dile getirir. "Bakkal Mahmud'un kızı, yaktı yandırdı bizi" dizeleriyle bu sevda ateşinin yüreğini yakıp kavurduğunu dile getirir. Kız ise oğlanın kendisine de sitem ettiğini sanarak "Oğlan seni seviyem, kimselere demiyem" diyerek oğlana sevdalı olduğunu belirtir. "Anam babam vermiyor da onlara edemiyem" sözleriyle, istemeyenin kendisi olmadığını, anasının babasının vermediğini ve onlara da gücünün yetmediğini anlatmaya çalışmaktadır.

Nihayet babasının kızı vermeyeceğini anlayınca kızla anlaşarak kaçmaya karar verirler. Sözleştiği bir gece kızı atına attığı gibi kaçırır ve kendi memleketine götürür. Araya yıllar girer. Çoluk çocuk derken barışırlar. Daha sonra Şanlıurfa'nın Ceylanpınar ilçesine yerleşirler. Hayatlarının sonuna kadar burada yaşarlar.



Bir Cigara İç Oğlan

Bir cigara iç oğlan
Gel kapıdan geç oğlan
Beni sehen vermezler de
Bu sevdadan geç oğlan di gel gel

Oğlan seni seviyem
Kimselere demiyem
Anam babam vermiyor da
Onlara edemiyem di gel gel

Hacı Pınar'ın düzü
Felek ayırdı bizi
Bakkal Mahmud'un kızı da
Yaktı yandırdı bizi di gel gel

Kekliğim avla beni
Dağlara salma beni
Gece yanında uyut
Gündüzler bağla beni di gel gel


Ramazan Özgültekin
Siverek

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:15 PM
Gaziantep" dendi mi, ne düşer aklınıza? Yiğitlik mi, Antep fıstığı mı, baklava mı?

Bana, bunların yanısıra folkloru anımsatır, bu sevilesi ilimiz. Kızlı-erkekli halk oyunları gelir gözümün önüne; dizgisi de, ezgisi de sağlam türküleri gelip konar dilimin ucuna. Dalar gider; Antep türkülerinde Muzaffer Akgün'ü, Lohan'lı Ökkeş'i, Şerif Akbağ'ı dinler gibi oluyorum: "Antep'in etrafı gül ile diken, ayrılıktır benim belimi büken" ya da anlı-şanlı "Karayılan". Sonra, öyküye sığmayıp türküleşen; ağzınıza layık bir çorbaya bile ad olan "Ezo Gelin", Antep yöresinde anıldığı adıyle "Özey Gelin".

Bu ünlü ve paylaşılamayan halk türkümüzün öyküsünü, kalemimin döndüğünce özetlemek istiyorum size. Hemen belirteyim: Bu konudaki bilgileri, Kilis'li folklor uzmanı dostumuz Mazlum N. Kılıçkıran'la birlikte taradığımız Barak ovası köylülerinden; Gaziantep kültürünün rakipsiz avukatı Cemil Cahit Güzelbey'den; Gaziantep Kültür Derneği Başkanı Hulusi Yetkin'den ve Gaziantep folkloru konusunda çok değerli yapıtlar ortaya koyan Mehmet Solmaz'ın "Ezo Gelin" adlı kitabından aldım.

Asıl adı "Zöhre" olan Ezo Gelin, 1909'da Oğuzeli ilçesinin Uruş köyünde doğdu. Babası, Bozgeyikli oymağından Emir Dede, anası Elif'tir. Nüfus kaydında halen bekar görünen Ezo'nun, üçü erkek, üçü kız, altı kardeşi daha vardır.

Ezo, erken gençliğinden itibaren, güzelliğiyle dikkatleri üstünde topluyordu. O kadar ki; düğünlerde gözler, gelinden çok onun üzerinde gezinirdi. Ezo'yu, birçok zenginin yanısıra, (o zamanki) Halep (ilimiz)in Carablus ilçesinin Kozbaş köyünde oturan teyz'oğlu Memey (Mehmet) istiyordu. Takdirde yazılan tedbirde bozulmazmış; Ezo'nun ilk evliliği ne bu ağalardan biriyle oldu, ne de teyz'oğluyla...

Anlatanlar, Ezo'nun güzelliğini nereye koyacaklarını bilemiyorlar. Öykümüze geçmeden, Ezo'nun güzelliği üstüne dillerde dolaşanları özetlemeye çalışalım:

-Öylesine güzelmiş ki Ezo; görenler, iki yanağına birer elma oturtulmuş sanırlarmış.
-Öyle güzelmiş ki Ezo, bakanlar bakmaya doyamazlarmış.
-Öyle güzelmiş ki, bir yaz günü kapısını çalıp bir kap ayran isteyen gurbetçi bir çerçi, Ezo'nun güzelliği karşısında şaşalayıp, Ezo'nun uzattığı ayran tasını yere düşürüp kırmış.
-Öyle güzelmiş ki Ezo; gülümseyerek bakmasıyla, düşmanları barıştırırmış,
-Öylesine güzelmiş ki Ezo; olursa o kadar olurmuş...

Ezo'nun güzelliği söyleyen dillere söylence (efsane) olurken, Barak ovasında bir genç adamın adı dillerde dolaşır olmuştu. Bu, komşu Beledin köyünden, "Şitto" Hanefi Açıkgöz'dü. Şitto'nun bağlaması, akarsulara "Siz şırıldamayın, ben şırıldayım"; sesi de bülbüllere, "Siz şakımayın, ben şakıyayım" diyen cinstendi. Tekmil Barak ovasında düğünler kambersiz oluyordu da, Şitto Hanefi'siz olmuyordu. O sıralar Hanefi 30; ay'a "Sen doğma ben doğayım" diyen güzeller güzeli Ezo da 20 yaşlarındaydı.

Gün o idi ki; Uruş köyünde Hacı Mamuş'un düğünü vardı. Düğüne Zöhre (Ezo) de, Şitto da çağrılıydılar elbet. Düğünde tüm gözler gelini de güveyiyi de unutup, Ezo ile Şitto'yu izledi. Şitto, Ezo'ya gönlünü kaptırdı. Şitto Hanefi'nin gönlüyle kafası aynı telden çalıyordu. Bu nedenle, Ezo'ya dünür yolladı.
Hanefi, ala ala "Düşünelim"cevabı aldı.

Araya acımasız zaman girdi. Bu ara Şitto, kendi köyü Beledinden Mehmet Örtürk'le, yörenin töresi olan "Değişik" uygulamaya karar verdi. (Bu töreye göre, bir erkek,hısımlarından bir kızı bir arkadaşına verir, arkadaşının hısımı bir kızı alır. Böylece iki tarafta çevrede "Kalın" diye anılan başlıktan kurtulmuş olur.) Şitto halası Hazik'i (Hatice'yi) Mehmet'e verecek; buna karşılık, Mehmed'in kızkardeşi Selvi'yi alacaktı. Araya girenler girdi; bu "Değişik" gerçekleşemedi. Öyle ki; Şitto Hanefi, eş-dostla acı-yüz (yani onların yüzüne bakamaz) oldu.

Derler ya; "İnsan sarayda olmamalı. Saray insanda olmalı..." Şitto'nun doğru dürüst evi bile yoktu ama, yüreğinde Ezo geziniyordu. Eşin dostun araya girmesiyle, Ezo Şitto'ya çatıldı. "Ele gelin gelir, bize kalın gelir" demişler. Bu evlenmede Şitto'ya kalın (başlık) da gelmeyecekti. Çünkü, Şitto Ezo'yu almasına karşılık, Ezo'nun ağabeyi Zeynel'e halası Hazik'i verecekti. Alan razı, veren razı....

Güzün ortanca ayında iki düğün birden kuruldu. Şitto'yla Ezo'nun düğünü Beledin köyünde; Zeynel'le Hazik'in düğünü Uruş'ta kuruldu. Zurna öttü davul vuruldu... Alındı, verildi; iki köyde, gerdeğe girildi. Sen sağ ben selamet. Bu demektir ki iki köy de iki mutlu yuva kuruldu.

Şitto ile Ezo, sizlere layık bir mutlu yaşamı sürdürüyordu. Ağızlarının tadı yerindeydi yani. Gel gelelim, mutlulukları göze geldi.

Daha doğrusu aralarına arabozucular girdi. Yemediler - içmediler, dedikodu yaptılar. Atalarımız "Söz taşıma, taş taşı" demiş ama, bazı kendini bilmezler söz taşıdılar. Hatta kendileri söz uydurup getirdiler, götürdüler...

Bir harman sonu evlenmişlerdi; ikinci harman sonuna dek birlikte yaşayamadı Şitto ile Ezo, Şitto öykülerini bir cümlede özetler. "Kötü talih geç buldum; tez yitirdim..."

Şitto,Ezo'yu boşayınca "Değişik" töresince halası,Hazik de geri döndü. Şitto Hanefi,bu acı ayrılışı da yarısının ağzından şöyle anlatır; "Bizim böyle olmamız dostlarımızı acındırıyor,düşmanlarımızı sevindiriyordu."

Efsanesel güzel Ezo, Şitto Hanefi (Açıkgöz) den ayrıldıktan sonra altı yıl dul kaldı. Yörenin ağızbirliği etmişcesine anlattıklarına göre Ezo, bu süre içinde daha bir serpildi, daha bir güzelleşti. Öyle ki; görenin gözü kalırdı. Nasıl anlatmalı; O bir ışıktı da, tüm erkekler, onun çevresinde pervane kesilmişlerdi.

Genç-yaşlı, zengin-fakir, nice talibi çıktı Ezo'nun. Her talibi, tek tüy isteyen Hz. Süleyman'ın önünde tüm tüylerini döküverdiği söylenen yarasa örneği, neyi var neyi yoksa önüne seriyorlardı Ezo'nun. Ezo, tam altı yıl, evlenme önerilerini geri çevirdi.

Sonunda, ailesinin de ısrarı üzerine, kendisine genç kızlığından beri talip olan Teyz'oğlu Memeyle evlenmeye yanaştı. Türkmen oymağından olan Memey Suriye'nin, Carablus ilçesinin Türkiye sınırına yakın Kozbaş köyünde oturuyordu.

Ezo 1936 yılının güzünde, Uruş'tan Kozbaş'a gelin gitti. Bu evliliği de değişik töresine göre olmuş; onu alan Memey, bacısı Selvi'yi, Ezo'nun ağabeyi Zeynel Bozgedik'e vermişti.

Ezo'yla Meme'yin iki kızları oldu. İlki, fazla yaşamadan öldü. "Celile" adlı ikinci kızları halen sağdır ve Suriye'de yaşamaktadır.

Ezo'nun, ikinci kocasıyla geçimi yerindeydi. Ne var ki; "Gurbet" denilen bir ateş yüreğini yakıyordu da. Türk köylüsü "Çalının ardı gurbet" der. Ezo da, Kozbaş'tan Türkiye'yi, Uruş'u görüyordu. Hatta ara sıra doğduğu köye gidip geliyordu ama, bunlar özlemini azaltmıyor, pekiştiriyor, dayanılmaz hale getiriyordu. Yakınları onun "Vara öleyim, tek yurdumda kalaydım" dediğini anlatırlar.

Ezo bir de "Göreceksiniz, gurbetlik beni öldürecek" der ve öldüğünde, hiç olmazsa Türkiye'yi; Uruş köyünü görecek bir yere gömülmesini dilerdi.

Dediği de oldu. Suriye'ye gidişinin yirminci yılında, 1956 güzünde Ezo yatağa düştü. Hastalığının ince hastalık (verem) olduğunu, herkes gibi kendisi de biliyordu. Ezo, kızı Celile'yi yatağının başından ayırmak istemiyordu. Ecelle kavil gününün gelip çattığını anlıyor, tek avuntuyu güzel kızı Celile'de buluyordu.

Ve Ezo Gelin, güz yağmurlarının düştüğü bir cuma, yatsı vakti son soluğunu soludu.

Eşi ve yakınları, vasiyetini dikkate alarak, onu; arasıra tepesine çıkıp yaşlı gözlerle Türkiye'yi seyrettiği Bozhöyük'ün en yüksek noktasına gömdüler.

Mezarı oradadır şimdi... O kum ülkesinde.

Kaynak: Öyküleriyle Halk Türküleri (Notalı) - Hamdi Tanses


Cemil Cahit Güzelbay
Gaziantep



Ezo Gelin 1

Ezo gelin, benim olsan seni vermem feleğe
Güzel yosmam başın için salma beni dileğe
Anası huridir de kendi benzer de meleğe
Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle

Çık Suriye dağlarına bizim ele eleyle
Gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılım gel

Ezo gelin çık Suriye dağlarının başına
Güneş vursun da kemerinin kaşına kaşına
Bizi kınayanın bu ayrılık gelsin başına başına
Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle

Çık Suriye dağlarına bizim ele eleyle
Gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılım gel

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:15 PM
Ahmet, Abdal Deresi'nin kıyısındaki yoksul köylülerden birinin oğluydu. Kara sevdası karşılık bulmuş, Melek ona kalbini açmıştı. Nişanlandılar ve Ahmet askere gitti. Ağa oğlu Mehmet Ali, Melek'e göz koydu. Melek, Mehmet Ali'yi reddedince, ağa oğlu ve adamları tarafından dağa kaldırıldı. Kötü haberi alınca firar eden Ahmet, silahını alıp, yollara düştü. Gece gündüz Melek'i aradı. Bir gün yağmur yağdı, Yeşilırmak taştı. Çarşamba bir anda göle döndü. Sel, Canik Dağları'ndan aşağı bir çığ gibi, önüne kattığı herşeyi sürükledi. Selin ardından hayat yeniden normale döndü. Abdal Deresi'nin Yeşilırmak'a döküldüğü yerde ahali toplandı. Derenin nehre bağlandığı yerdeki kayanın üstünde, selin getirdiği iki kişinin cesedi görüldü. Cesetler, Melek ve Ahmet'e aitti. Elele tutuşmuş öylece yatıyorlardı. Rivayete göre büyük kaya parçası, yedi yerinden ayrıldı ve her birinden bir servi boyu su fışkırdı. Ahali dua etti. Dualar, yıllardır can alan, insanların acısını dile getiren dizelere dönüştü.' Çarşamba'yı sel aldı' türküsü de, o acı mırıltılardan doğdu. Kayanın bulunduğu yere daha sonra bir su değirmeni kuruldu ve o yöre 'Değirmenbaşı' olarak anıldı. Ahşap değirmenin yedi taşı vardı. Yedi oluğuna su veren set üzerinden yedi kez yürümek, sağ ve sol omuz üzerinden yedişer kez su atmak uğur sayıldı. Her Hıdırellez'de tekrarlanan gelenek, 1970'lerde değirmenin yıkılmasına kadar sürdü.





Çarşamba'yı sel aldı
Bir yar sevdim el aldı
Keşke sevmez olaydım
Elim koynunda kaldı

Oy ne imiş ne imiş
Kaderim böyle imiş
Gizli sevda çekmesi
Ateşten gömlek imiş

Çarşamba yollarında
Kelepçe kollarımda
Allah canımı alsın
O yarin kollarında

Oy ne imiş ne imiş
Kaderim böyle imiş
Gizli sevda çekmesi
Ateşten gömlek imiş

Çarşamba yazıları
Körpedir kuzuları
Allah alnıma yazmış
Bu kara yazıları

Oy ne imiş ne imiş
Kaderim böyle imiş
Gizli sevda çekmesi
Ateşten gömlek imiş

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:15 PM
Türkü, öldürülen Cemal'e, karısı Şerife tarafından yakılmıştır. Şerife, 90 yıldan fazla yaşamış, 30 Kasım 1993 günü vefat etmiştir. 14-15 yaşlarında Cemal'le evlenmiş, mutlu geçen birkaç yılı Cemal'in öldürülmesiyle sona ermiş, bu hadiseden sonra bir oğlu ile ortada kalmıştır. Bu hadisenin oluş şekli ve ona yakılan ağıtı/türküyü bana, Şerife'nin daha sonra evlendiği Hayrullah'tan olan oğlu İsmet Aksoy göndermiştir. Cemal'in öldürülme hadisesi ve türkünün tam metni şöyledir:

Ürgüp'ün Karlık köyünün eşrafından ve varlıklı bir ailesinden olan Cemal, kalleşlikle öldürülür. Herkesçe sevip sayılan Cemal'in ölümüne yanmayan kalmaz. Eşi Şerife acılarını yaktığı ağıtla hafifletmeye çalışır. Yetim kalan oğlu Mustafa da, birkaç yıl sonra hasat zamanı bir atın tepmesi sonucu ölmüştür.

Ağıt, Şerife'nin ikinci kocası Hayrullah'ın sonraki yıllar Refik Başaran'a "Herkese bir türkü okudun ama, bana okumadın." diye sitem etmesi üzerine Cemal türküsünü plağa okur. Cemal Hayrullah'ın aynı zamanda amcasıdır. Onun öldürülüşü Şerife kadar Hayrullah'ı da etkiler. Şerife'nin türkünün her çalınışında gözünden iplik iplik yaşlar akıtmasını, Cemal'i bir türlü unutamamasını daima anlayışla karşılamıştır.



Cemalim

Şen olasın Ürgüp dumanın tütmez
Kıratım acemi konağı tutmaz
Oğlum da pek küçük yerimi tutmaz

Cemalim Cemalim algın Cemalim
Al kanlar içinde kaldım Cemalim

Ürgüp'ten de çıktığımı görmüşler
Taşkadı'nın pınarına inmişler
Beni öldürmeye karar vermişler

Cemalim Cemalim algın Cemalim
Al kanlar içinde kaldım Cemalim

Cemal'in giydiği ketenden yelek
Al kana boyanmış don ile gömlek
Bize nasip değil ecelnen ölmek

Cemalim Cemalim algın Cemalim
Al kanlar içinde kaldım Cemalim

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:15 PM
Burdur’dan Antalya’ya doğru giderken yaklaşık 38 km. uzaklıkta bulunan Arvallı, yeni adı ile Bağsaray köyünde geçer hikaye.

Hikayeye göre Hatçe isminde bir güzel kadın köyün meydanındaki duvarında çift oluklu pınar bulunan bir evde oturur. Türküde sözü geçen pınar bu pınardır.

Hatçe güzel ve alımlı bir köy güzelidir. Köyün çobanı Hatça’ya gönlünü kaptırır. O da çobanı sever. Ne var ki Hatçe evlidir.Kader onları bir türlü bir araya getirmemiştir. Her ne kadar olumsuzluklar çok olsa da aşklarına engel olamazlar ve bir zaman sonra birlikte kaçmaya karar verirler. Çobanla birlikte kaçarak Antalya’ya yerleşirler. Yaklaşık 5 ay sonra yakın bir köyde (Kayış) de buna benzer bir olay gerçekleşir ve İbrahim Can isimli mahalli sanatçı bu türküyü yakar.


Denizin Dibinde (Hatça)

Denizin dibinde demirden evler
Ak gerdanın altında çiftedir benler
O kınalı parmaklarda o beyaz eller
Yolcuyu yolundan eyleyen dilber

Ovalara duman inmiş göremedin mi
A kız kendi saçını öremedin mi
Alçaklara karlar yağmış yükseklere buz
Gel seninle gezelim ince belli kız

Arvalı'nın önünde pınarlar harlar
Hatçam çıkmış pencereye ay gibi parlar
Ben Hatça'yı yitirdim dumanlı dağlar
Gözlerimin pınarları durmadan çağlar

Dalga dalga dalga dalga dalgalanıyor
Hatça'yı görenler sevdalanıyor
Onu onu onu onu onu onuna
Ben de yandım Hatça'nın basma donuna

Yüce dağbaşında ekin ekilmez
Yağmur yağmayınca kökü sökülmez
Ellerin köyünde kahır çekilmez
Doldur doldur ağuları içelim Hatçam

Ovalara duman inmiş göremedin mi
A kız kendi saçını öremedin mi
Alçaklara karlar yağmış yükseklere buz
Gel seninle gezelim ince belli kız

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:15 PM
Şu Milas'ın İçinde


Yüksel, Milas Orta Okulu’nda okuyan körpecik güzeller güzeli bir kızdır. İbrahim ise astsubay okuluna gitmeye hazırlanan bir delikanlı.

İbrahim genç kızın güzelliğine hayran kalır ve ona delicesine aşık olur. Aşkını kabul ettirebilmek için aylarca okul çıkışlarında Yükseli bekler. Her akşam onu evine kadar takip eder ve yolun sonuna geldiğinde arkasından buruk bir şekilde bakarak sessizce geri döner.

Her karşılaştığında genç kıza aşkına ısrarla anlatır ama hiçbir zaman karşılık bulamaz. Tek taraflı platonik bir aşktır İbrahim’in aşkı. Öte yandan kızın aile yapısıyla delikanlının aile yapısı arasında dağlar kadar fark vardır. Üstelik Yüksel, İbrahim’e hiçbir zaman yakınlık duymaz, hiçbir zaman olumlu cevap vermez. Durumu ailesine bildirir, rahatsızlık duyduğunu, önlem alınmasını ister.

Gönlü genç kızın gönlüdür. Sevmez sevmez.

Ama işin içinde bir kara sevda vardır. Zaten nedenleri olmasa bazı sevdalara "kara sevda" denir miydi hiç?

İbrahim’in Yüksel’e yaklaşması yasak, ama gönül ferman dinlemiyor ki. Bir gün İbrahim’i Askeri okuldan ararlar. Astsubay olmak için her şey hazırdır. İbrahim gitmeden önce son kez Yüksel’in yolunu keser ve onu ne kadar çok sevdiğini defalarca söyler, ısrarla kendisini beklemesini ister. Ama kızın cevabı her zamanki gibi çok sert ve net olur; "Hayır!... Seni istemiyorum. Zorla güzellik olmaz."

Bundan sonra her şeyi göze almış olan İbrahim kızın evinin kapısını zorlayarak açar, mutluluktan ve yaşamdan ümidini kesmiş, gözü kararmıştır. Elindeki bıçağı genç kıza defalarca saplar.

Ortaokul öğrencisi güzeller güzeli, körpecik bir kız olan Yüksel hayatının baharında ölümle kucaklaşır. İbrahim ise sonucu biliyormuş gibi yanında getirdiği zehiri içerek kendi hayatına da sonlandırır ve acılar içinde can verir.


Şu Milas'ın İçinde

Şu Milas'ın içinde ben bir tek güldüm
Goncalarım açmadan soldum döküldüm
Gençliğime doymadan yar için öldüm
Hazan yaprağı gibi birden döküldüm

Gönül verdiğim kızın adı Yüksel'di
Can verirken feryadı da arşa yükseldi
Kabahat ne ondaydı ne de bendeydi
Alnımıza yazılmış bu bir eceldi

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:16 PM
Neşet Ertaş'ın en sevilen türkülerinden biri de "Zahide'm" . Ertaş'a "Zahide'nin kim olduğunu sorduk". "Herkesin bir Zahide'si var" yanıtını verdi. Yine sorduk:
-Sizinkisi hangisi?
-Sevdim kavuşamadım... Zahide'm türküsünü çığırdım... Türkü çok tutuldu... Sonra baktım, başka türkücüler, Zahide'm türküsüne yeni yeni dörtlükler eklemeye başladılar... Zahide'm türküsü uzadıkça uzadı.. Sanki destan olup, çıktı... Meğer, herkesin bir Zahide'si varmış.
-Ya sizinki?
-Benimki, boynumu bükük koyan bir eski aşk hikayesi.

(Kendi ağzından)





Zahidem

Zahide kurbanım n'olacak halim
Yine bir laf duydum kırıldı belim
Gelenden gidenden haber sorarım
Zahidem bu hafta oluyor gelin

Hezeli de deli gönül hezeli
Çiçek Dağı döktü m'ola gazeli
Dolaştım alemi gurbet gezeli
Bulamadım Zahide'den güzeli

Gurbet ellerinde esirim esir
Zahide kurbanım hep bende kusur
Eğer anan seni bana verirse
Nemize yetmiyor el kadar hasır

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:16 PM
Rize'nin şimdiki adı Portakallık olan Haldoz mahallesindeki bir düğünde kardeşinin bıçakla karnından yaralanması üzerine, kendisine haber verilen Sandıkçı Şükrü olay yerine giderek kardeşini kanlar içinde buluyor ve kardeşini yaralayan Abdi Ağa'nın uşağını (bir anlatıma göre de Abdi Ağayı) orada vuruyor.

Bu olay üzerine hapishaneye düşen Sandıkçı Şükrü bir süre sonra bazı arkadaşlarıyla birlikte hapishaneden kaçıyor ve dağa çıkıyor.

Sandıkçı Şükrü, dağa çıktıktan sonra, yönetimle işbirliği yaparak kendisini hileyle zehirlemek isteyen biriyle karısı Fadime'yi elinden almak isteyen başka birini öldürüyor. Sandıkçı Şükrü'nün adı bu olaylardan sonra daha da yaygınlaşıyor. Fakirlere bir şey yapmaması zenginlerle mücadele etmesi yüzünden halk tarafından da seviliyor ve destekleniyor. Bu ve benzeri erdemleri yüzünden kendisine yardım edenler çoğalıyor.

Sandıkçı Şükrü'nün türküde adı geçen Perilizade adında zengin birine haberler göndererek, yoksullara mısır dağıtmasını istediği, yoksa kendisini cezalandıracağı tehdidinde bulunduğu söylenir. Nitekim Sandıkçı Şükrü'nün isteğini yerine getirmeyen Perilizade'nin mısırlarını adamlarına toplattırdığı ve yoksullara dağıttırdığı yaşlılarca da anlatılır.

Rize'nin Camiönü (Arkotil) mahallesinden Hüseyin Kutlu adında Sandıkçı Şükrü dönemine yetişmiş bir yaşlı "Çevrede başı belaya giren Sandıkçı'nın yanına geliyordu. Sandıkçı hem geleni koruyor, hem yardım ediyordu" diyor.

Kardeşiyle birlikte, türküde adı geçen Urusba (şimdiki adı Uzunkaya) köyünde eski bir kahvede otururken, zaptiyeler çevresini sarıyorlar. Zaptiye Çavuşu Abbas Çavuş Sandıkçı'nın teslim olmasını istiyor, ancak Sandıkçı kabul etmeyerek Abbas Çavuş'tan çekip gitmelerini istiyor. Zaptiye Çavuşu da bunu kabul etmeyince çatışma çıkıyor. Sandıkçı ve kardeşi Zaptiye Çavuşu ile birkaç zaptiyeyi öldürerek kaçıyor.

Sandıkçı Şükrü'nün bu olaydan sonra bir ara yakalanıp zincire vurularak batıya gönderildiği fakat kapatıldığı yerden atlayıp Rizeli sandalcılar tarafından kurtarıldığı anlatılır. Sandıkçı Şükrü'nün Sinop kalesinde tutukluyken denize atladığı ve kurtulduğu anlaşılıyor.

Sandıkçı Şükrü'nün yakalanmaması ve her geçen zaman içinde daha çok halk desteği sağlaması üzerine Trabzon Valisi Kadir Paşa önemli sayıda adam toplayarak Sandıkçı'nın üzerine gönderiyor. Sandıkçı'nın üzerine gönderilen süvariler, Kolcu kayıklarının Reisi Varilcioğlu Sadık'ı da yanlarına alıyorlar. Sandıkçı Şükrü Of ilçesinin İkizdere köyü yakınlarındaki Sanlı adlı bir mezrada bir yaşlı kadının evinde otururken ihbar ediliyor. Çevresi atlılarca sarılıyor. Varilcioğlu da yanlarında.

Sandıkçı Şükrü teslim olmak istemiyor. Fakat eskiden tanıştığı Varilcioğlu Sadık teslim olursa öldürülmeyeceğini söyleyerek onu ikna ediyor. Sandıkçı Şükrü de buna inanarak tüfeği elinden teslim oluyor. Fakat Varilcioğlu ile zabtiyeler teslim olarak önlerinde yürüyen Sandıkçı Şükrü'yü arkadan kurşunlayarak öldürüyorlar.

Türkülerden, gövdesinin şehre getirilerek halka gösterildiği anlaşılıyor.

Sandıkçı Şükrü'yü doğrudan gören ve tanıyan Refii Cevat Ulunay, ondan "Yaptıklarına pişman olmuş, fakat affedilmeyeceğini bildiği için teslim olmayan mert bir insan" olarak sözediyor.

1843-1909 yılları arasında yaşamış Rizeli Kahya Salih adında dinci ve tutucu bir şairin de Sandıkçı Şükrü'yle ilgili bir destanı bulunuyor. Karadeniz Türkçe'siyle yazılan destanda "Şükri dedikleri bir merd eşkıya"nın "Devlet hükümatina" kurşun attığı için öldürüldüğü anlatılıyor.

Kaynak: Öyküleriyle Halk Türküleri (Notalı) - Hamdi Tanses


Eşkiya Dünyaya

Sene 1341 mevsime uydum
Sebep oldu şeytan bir cana kıydım
Katil defterine adını koydum
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

Sen üzülme anam benim dertlerim çoktur
Çektiğim çilenin hesabı yoktur
Yiğitlik yolunda üstüme yoktur
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

Çok zamandır çektim kahrı zindanı
Bize de mesken oldu Sinop'un hanı
Firar etmeyilen buldum amanı
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

Sinop kalesinden uçtum denize
Tam üç gün üç gece göründü Rize
Karşı ki dağlardan gel oldu bize
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

Bir yanımı sardı müfreze kolu
Bir yanımı sardı Varilcioğlu
Beşyüz atlıylan kestiler yolu
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:16 PM
Sarı Gelin 1


Eski bir türkü, son günlerde yeniden sık çalınır ve dinlenir oldu. Günlük bir gazetede çıkan yazıdan, türkü hakkında çeşitli iddiaların ortalıkta dolaştığını öğrendik (Hürriyet-2000). Önce bu iddialara bakalım: "Azerbaycanlılar, bu türkünün Azerî türküsü olduğunu ifade ediyorlar. Azerbaycan Büyükelçisi, "Ermenicede sarı ve gelin kelimeleri yok. Bizde iki üç yüz yıldan beri söyleniyor. Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu, bu türküyü Ermenilere mal etti!" diye dert yanıyor.

Sarı Gelin türküsü, Kuzeydoğu Anadolu coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Türklerin büyük bir kolunu teşkil eden Kıpçakların diğer adı da Kuman'dır. Diğer kavimler, Kıpçakları "sarışın" anlamına gelen "Kuman" adıyla veya bu anlama gelen başka kelimelerle anmışlardır.

Sarı Gelin, eski çağlardan beri Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Hristiyan Kıpçak beyinin kızıdır. Bölgeye gelen Arap din adamlarından birinin âşık olduğu bu sarışın güzel etrafında gelişen efsaneler, Kars ve Erzurum yörelerinde yaşamaktadır.

Türk kültüründen etkilenen Ermeniler arasında birçok şifahî halk edebiyatı ürünümüzün yaşıyor olması, Sarı Gelin türküsünün, bir Ermeni türküsü olduğu iddiasının ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Bu yazıda, Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Kıpçak Türklerinden bahisle, onların izlerini taşıyan bir efsanenin varyantları üzerinde durulmuştur. Sarı Gelin'in bu efsaneyle birlikte, birkaç varyantını tespit edebildiğimiz bir türküye konu olması ve hatta bölgede bu adla anılan bir halk oyununun bulunması, tesadüf olamaz.

Eski bir türkü, son günlerde yeniden sık çalınır ve dinlenir oldu.

Günlük bir gazetede çıkan yazıdan, türkü hakkında çeşitli iddiaların ortalıkta dolaştığını öğrendik (Hürriyet-2000). Önce bu iddialara bakalım:

"Azerbaycanlılar, bu türkünün Azerî türküsü olduğunu ifade ediyorlar. Azerbaycan Büyükelçisi, "Ermenicede sarı ve gelin kelimeleri yok. Bizde iki üç yüz yıldan beri söyleniyor. Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu, bu türküyü Ermenilere mal etti!" diye dert yanıyor.

Türkü tartışmasına katılan bir Erzurumlu: "Sarı Gelin, Ermeni kızıdır. Türkü, bir dadaşın bu kıza olan âşkının nağmeleridir." diyerek, türkünün hikâyesini Kurtuluş Savaşı yıllarına dayandırıyor. Bir Erzurumlu da, "Bu türkü, dadaş türküsüdür." diyor.

Bir başka Erzurumlu, türkünün, bir filme meze yapıldığını, güftesinin çarpıtıldığını belirterek öfkesini dile getiriyor.

Milletvekili olan bir vatandaşımız, yazdığı senaryodan bahsederken, "Ermeniden beter Ermeni" üslûbuyla devletimizin Ermenilere haksızlık yaptığı noktasında duruyor. Bu noktayı senaryosunun merkezi hâline getiriyor. Sarı Gelin türküsünü de, Erzurumlunun dediği gibi "meze" yapıyor! Milletvekilinin ifadelerinde şunlar da var: "Sarı gyalin anbele pare pare... Ermenice sarı, dağlı demekmiş. Dağlı gelin yani. Ermenilerin Erzurum'dan ayrılırken Sarı Gelin'in müziğini götürmelerinden daha doğal ne olabilir ki?"

Bir başka yazar söze karışıyor: "Ulusal aidiyet tartışmasını abes buldum doğrusu. Müziğin vatanı olur mu? Sarı Gelin, kime ait olursa olsun, güzel bir türkü." diyor.

Müziğin vatanı olur veya olmaz; ama siz gidip onun bunun dillerde dolaşan şarkısına, benim derseniz gülerler! Çok eski bir musıki tarihi olan milletin, kalkıp Ermeni'den türkü devşirmesi mümkün mü? Ama yüz yıllarca tebamız olmuş Ermenilerin bizden çok şey aldıklarını söyleyebiliriz. Bunun tersi de olabilir. Yani hakim halk, tebadan da alabilir. Türkçedeki kelimelerin kökenine bakarsanız görürsünüz. Bunlar olağan şeyler ama yüz yıllardan beri söylene gelmiş bir türkü söz konusu olursa, burada söyleyeceklerimiz vardır.

Bir başka gazetede çıkan habere de göz atalım: "Yavuz Bingöl ve Yeşim salkım, Sarı Gelin'in sinema uyarlamasında Ermeni düşmanlığına karşı bayrak açacak." deniliyor. Bu filmde, türkücü Yavuz Bingöl, Ermeni kızı rolündeki Yeşim Salkım'a âşık Türk subayını canlandıracakmış (Milliyet-2001).

Kıpçakların bir adı da Kuman'dır. Bunlara Ruslar Polovets, Ermeniler Xartes, Almanlar Falben derlerdi ki, bu kelimelerin hepsi sarışın anlamına gelmektedir (Rasonyı-1971: 136). Kumanlarla temasa gelen üç kavim, Ruslar, Almanlar ve Ermeniler, Kumanları sadece "sarışınlar" diye isimlendirmişlerdir (Kurat-1992: 70).

Kıpçakların, güzel, sarışın, mavi gözlü, yakışıklı oldukları, birçok kaynakta belirtilmektedir (Kurat-1992: 70-72). Büyük şair Genceli Nizamî, İskendername adlı eserinde, Kıpçak güzelliğini dile getirmiştir. Ayrıca şairin karısı Afak/Apak da Derbentli bir Kıpçak kızıydı. Apak'ın güzelliği, şairi derinden etkilemişti. Nizamî, eserlerindeki kahramanlarda onu canlandırmıştır (Resulzade-1951: 48-49).

Kumanlar, XII. yüzyılda Gürcistan'da faaldiler. Gürcistan'ın parlak çağının başbuğu Kubasar, bir Kıpçaklıdır. Devletin, asker, maliye ve devlet işlerinde Kıpçaklar söz sahibiydiler. Kraliçe Tamara'nın damarlarında da (annesinden dolayı) Kıpçak kanı vardır (Rasonyı-1971: 145).

Selçuklu Türkleri tarafından sıkıştırılan Gürcistan, onlara karşı savunmasız ve çaresiz kalmıştı. Gürcistan Kralı, Kuzey Kafkasya ve Kıpçak Eli'nde yaşayan göçebe ve savaşçı Kıpçakları ülkesine davet etti. Bunlar arasından çıkarılan 45.000 kişilik güçlü bir orduyla Selçuklulara karşı saldırılara başladı. Gürcüler, Kıpçak ordusu sayesinde Tiflis şehrini yeniden ele geçirdiler (Berdzenişvili-Canaşia-2000: 142-143).

Sarışın, insan güzeli ve Türk ırkının en yakışıklı soyundan olan Kıpçaklar, Selçuklular tarafından ezilen Gürcistan hakimi Bagratlı hanedanını, büyük bir kudretle canlandırdılar. 1080 yılından itibaren Selçuklu ülkesi durumuna gelen Ahıska, Ardahan ve Göle dolayları, 1124'te Kıpçakların eline geçti. Gürcülerle aynı dini, Ortodoks Hristiyanlığı paylaşan Kıpçaklar, kendi hesaplarına fethettikleri Kür ve Çoruh boylarına (Ahıska, Ardahan, Artvin ve Ardanuç dolaylarına) yerleştiler (Kırzıoğlu-1953: 377). Bugün Kür ve Çoruh ırmakları boyu ile Çıldır Gölü çevresinde yaşayan halk, Kıpçakların torunlarıdır (Kurat-1992: 84).

Gürcistan'a bağlı bir beylik iken bölgeye gelen İlhanlıların da yardımıyla 1267 yılında Tiflis'ten kopan Kıpçak Atabekliği Hükûmeti, III. Murat zamanında, 1578 yılında Serdar Lala Mustafa Paşa ve Özdemiroğlu Osman Paşanın fethiyle Osmanlı Devleti'ne katıldı (Zeyrek-2001). Bugün Ahıska, Ardahan, Artvin ve Erzurum'un kuzey ilçelerindeki kilise kalıntıları, Osmanlı zamanında Müslüman olan bu Ortodoks Kıpçakların hatıralarıdır.

Azerbaycan'da Kür ırmağı boylarında yaşayan bir efsane, edebî eserlere de konu olmuştur. Azerbaycanlı şair Hüseyin Cavid, Şeyh San'an adlı manzum piyesinde, konusunu halk arasındaki yaygın efsanelerden almıştır. Arabistan'dan bu bölgeye gelerek İslâm dinini yaymağa çalışan din adamlarıyla ilgili bir efsanede, Şeyh San'an'ın Tiflis-Gürcü Padişahının güzel kızı Humar Hanıma karşı duyduğu aşk macerası anlatılır. Bu kız uğruna Hristiyan hayatı yaşayan Şeyh, yedi yıl sonra kızı Müslüman eder. Birlikte kaçmağa karar verirler. Bunları takip eden kralın askerleri yetişince, âşıkların dileğiyle yer yarılır, âşıkları içine alır. Âşıkların girdiği yerden kaynar sular çıkar. Kızına ve yaptıklarına üzülen kral, bu suyun üzerine bir kilise yaptırarak hatıra bırakır (Kırzıoğlu-1953: 379-380).

Ortodoks Kıpçaklardan kalan hatıralardan biri de Kars ve Erzurum çevresinde anlatılan "Şeyh San'an ile Kralın Sarı Kızı" efsanesidir. Bu efsaneyle birlikte bir de türkü, günümüze kadar gelmiştir. Türküye geçmeden önce, Ortodoks Kıpçak Türklerini Müslüman etmek için çalışan İslâm misyonerlerinin macerasını ve sarışın Kıpçak kızlarının hatıralarını yaşatan bir efsanenin iki varyantını özetleyelim:

Abdulkadir Geylanî'nin arkadaşı olan Şeyh San'an, bir bedduaya uğrayıp yolu Penek'e düşmüş. Şeyh San'an, çobanlık yapıyor, Penek padişahının domuzlarını güdüyormuş. Şeyhin nefsine ağır gelen domuz çobanlığı aynı zamanda eziyetli bir işti.

Şeyh, bu şekilde çile doldurmakta iken, Penek padişahının biricik evlâdı olan güzeller güzeli Sarı Kız'a da âşık olmuş. Hristiyan kız, şeyhin aşkından habersizmiş. Bu duruma üzülen şeyh, Allah'a yalvararak kızın gönlüne kendi aşkının düşmesini dilemiş. Dileği kabul olmuş. Kız da şeyhe ilgi duymaya başlamış, hatta Müslüman olmuş. Yedi yıllık çilesi dolan şeyh, bir gün Allahuekber dağlarından tef sesi geldiğini duydu. Bu ses, çilesinin bittiğine işaretti. Meğer tefi çalan, Geylanî'nin gönderdiği kırk mücahit müritmiş.

Şeyh, tef sesinin geldiği dağa doğru koşmuş. Onu gören Sarı Kız da arkasından koşup yetişmiş. Bunu gören saray halkı, durumu padişaha bildirmiş. Ordu, kaçak âşıkların ardına düşmüş. Şeyhle kız, Allahuekber dağındaki kırk müride yaklaşmış. Bu durum, Mısır'da Abdulkadir Geylanî'ye mâlum olmuş. Oradan attığı teber, şeyhe ulaşmış. Şeyh, bu teberle kâfir ordusuyla vuruşmaya başlamış. Penek güzeliyle kırk mürid de cenge girmişler. Kırk mürit şehit düşmüş. Şimdi onların yattığı yere Kırklar, Kırk Şehitler Mezarlığı deniyor. Dağın tepesine yetişen Şeyhle sevgilisi de tam tepede şehit düşmüşler. Bunların yattığı yer şimdi ziyaretgâhtır. Buraya ağzı eğri gidenin düz geldiği, dileklerin kabul olduğu inancı yaygındır (Kırzıoğlu-1949).

Bu efsanede geçen olayların yaşandığı yer, Gürcü tarih kaynaklarında Bana olarak geçen Penek'tir. Penek, eskiden kalesi olan bir taht şehriydi. Dede Korkut Oğuznamelerinde, "Ban Hisarı" denilen yer de burasıdır (Kırzıoğlu-2000:76) Osmanlı zamanında, merkezi Ahıska olan Çıldır Eyaletine bağlı bir sancak olmuştu. Burası günümüzde, Erzurum'un Şenkaya ilçesine bağlı bir köydür.

Sarı Gelin türküsünün kaynağı olan bu efsanenin diğer bir varyantı, önce mahallî bir gazetede, sonra da bir kitapta yer almıştır. Hüseyin Köycü tarafından derlenen efsane, Şenkaya gazetesinin dokuz sayısında tefrika edilmiş (Köycü-1950-51); bundan birkaç yıl sonra da Ali Rıza Önder'in kitabına girmiştir (Önder-1955: 73-76).

"Şeyh Abdülkadir Geylanî'nin müritlerinden Sananî, şeyhine darılarak firar etti. Yolu Erzurum ve Oltu'ya düştü. Burada tanıştığı bir dervişle yola çıktılar. Penek suyu kıyısına geldiklerinde, derviş, genç Sananî'den kendisini karşıya geçirmesini istedi. Sananî, bu teklifi kabul etmeyince, dervişin, "Benden esirgediğin omuzlarına, domuz yavruları binsin!" bedduasına uğradı. Misafir oldukları Hristiyan Penek beyinin güzel kızına vurulan Sananî, misafirliği uzattı ve sarayın hizmetçileri arasına katıldı. Kendisi sarayın domuz çobanı olmuştu.

Şeyhi Geylanî, müridi Sananî'nin bu hâlini öğrendi ve çok üzüldü. Beş yüz müridinden, onu kurtarmalarını, gerekirse sevgilisiyle birlikte getirmelerini istedi. Müritler, Sananî'yi, domuz güderken buldular; şeyhin isteğini Sananî'ye bildirdiler. Sananî, ancak sevgilisiyle birlikte gelebileceğini söyledi. Bir sabah erkenden kızı aldığı gibi, kendilerini bekleyen müritlere doğru yola çıktı. Hep birlikte karlı dağa doğru yürüdüler. Onların yokluğunu anlayan saray görevlileri, çevre köyleri aradılar, bulamadılar. Dağlara yöneldiler. Âşıklar ve müritler, takip edildiklerini anlayınca kaçmaya başladılar ve dağın güneyine sarktılar. Takipçiler yetişince çetin bir savaş oldu. Bugünkü Allahuekber dağları, adını bu müritlerin "Allahuekber" sedalarından almıştır. Âşıkların ve müritlerin mezarları da ziyaret yeridir."

Bu iki varyant arasında küçük farklar olsa da, olayın özü ve motifler aynıdır. Günümüze kadar gelen Sarı Gelin türküsünün kaynağı işte bu efsanedir. Sarı Gelin, Penek beyinin kızı, Sinan da San'an veya Sananî'dir. Görülüyor ki burada Ermeni yok!

Efsaneler, tarih değildir; onlardan bilimsel sonuçlar çıkarılamaz. Bununla birlikte efsaneler, muhayyelesinden çıktığı milletin hangi değer yargılarını benimsediğini gösterir. Onu ortaya koyanların nelere inandığını, ne gibi ahlâk esaslarına değer verdiğini açıklar. Efsaneler, bir milletin manevî nabzının ölçüsü, toplumsal mizacının ifadesidir. Efsanelerde toplumun şuuraltı hazinelerinin anahtarları saklıdır (Uyguner-1956).

Efsaneler, sebebi ve kaynağı bilinmeyen birçok olayın izahında, halk muhayyelesinin meydana getirdiği hikâyelerdir. Bir folklorcunun dediği gibi, efsaneler hayallerde doğar, gönüllerde beslenir, dudaklarda ve kalemlerde yaşar (Önder-1955: 6). Zamanla yeni unsurlar alır ve büyür.

Sarı Gelin türküsüne konu olan efsane de, halkın dilinde yaşarken, kim bilir, ne zaman ve hangi yeni olay üzerine türküye dönüşmüştür... Türkünün ve efsanenin merkezinde bulunan kahramanlar aynıdır: Sarı Gelin ve Şeyh San'an/Sinan.

1918 yılında, bir hey'etle birlikte kuzeydoğu illerimizi gezen tarihçi Ahmet Refik Bey, Sarı Gelin türküsünü, Göle'nin Okçu köyünde tespit etmiştir. Bu seyahat notlarından meydana gelen kitabında şunları yazıyor:

"Okçu köylü Ali'nin en güzel söylediği, Diyarbekir'de, Erzincan'da, Erzurum'da Kürdî nağmelerle okunan bildiğimiz bir türkü. Fakat ezgiler burada daha hüzünlü, daha kederli. Türkünün konusu gayet şâirane: Bir Türk delikanlısı köyünde yaşayan bir Hristiyan kızını seviyor. Sabahleyin tarlaya giderken peşinden ayrılmıyor. Akşamları sürüler ağıllarına dönerken sevgilisinin güzelliğini seyrederek ruhunun ateşini dindirmeye çalışıyor. Kalbi ve kafası o derece meşgul oluyor ki, sonunda taptığı haçı, sevdiği salibi/haçı görmek istiyor. Kalbi heyecan içinde çarparak bir pazar sabahı kalkıyor. Güneş yamaçlara altınlar serper, kuşlar tatlı cıvıltılarla ortalığı şenlendirirken kiliseye gidiyor. Bir köşeye çekiliyor. Sevgilisinin taptığı haçı, kilisede yapılan ayini seyrediyor. Türkü şöyle başlıyor:

Vardım kilsesine baktım haçına
Mâil oldum bölük bölük saçına
Kız seni götürem İslâm içine
Vay Sinan ölsün Sarı Gelin
Âh seni vermem dünya malına.

Şarkının nakaratı o kadar hazin, o derece tesirli ki... Ali, elini şakağına koymuş, gözleri yaş dolu, ruhundan kopan acılarla feryat ediyor:

Vay Sinan ölsün Sarı Gelin
Vay Sinan ölsün Sarı Gelin
Seni vermem dünya malına...

dedikçe güya ağlamak istiyor. Sarı Gelinler orada da mı bedbaht âşıkları bu derece büyülemişler (Altınay- 2001: 71-72)

Sarı Gelin türküsünün halk ağzında dolaşan ikinci dörtlüğü de şöyledir:

Vardım kilsesine kandiller yanar
Kıranta keşişler pervane döner
Tersa sevmiş deyin el beni kınar
Vay Sinan ölsün Sarı Gelin
Seni saran neyler dünya malın.
(Seni alan neyler dünya malın)

Ünlü "Kars Tarihi" adlı eserinde, Kıpçaklardan bahsederken, Sarı Gelin türküsüne de değinen Kırzıoğlu, bu türkünün Kars ve bir zamanlar halkı Türklerden meydana gelen Erivan'da söylenen bir başka varyantını da verir:

İrevan çarşı pazar
İçinde bir kız gezer
Elinde divit kalem
Dertliye derman yazar.

dörtlüğü ile başlayıp:

Sarı Gelin, sarı kız
Ettin ömrüm yarı kız

nakaratlarıyla ve bar/halay havası olarak da söylendiğini belirtir (Kırzıoğlu-1953: 380-381).

Kırzıoğlu, türküde:

Sarı kız, Sarı Gelin
Dünyanın varı gelin

nakaratı olduğunu da şifahen belirtmiştir.

Burada bahsettiğimiz on birli ve yedili heceyle söylenen iki çeşit Sarı Gelin türküsü olduğu anlaşılıyor. Her iki türküde de Sarı Gelin ve Sinan isimleri geçiyor. Bu isimlerin efsanedeki Şeyh San'an ile sevgilisinden geldiği açıktır. Ünlü Türkolog Prof. Dr. Kırzıoğlu, "Sarı Gelin türküsü ve Şeyh San'an efsanesi, XII. yüzyılda Kafkaslar kuzeyinden gelen Ortodoks Kuman/Kıpçakların hatırasından kalmıştır." diyerek türkünün kaynağını kesin şekilde belirtiyor (Kırzıoğlu-1958: 133).

Ünlü şair ve yazar Ahmet Hamdi Tanpınar, Erzurum halk havalarından bahsederken, "Erzurum çarşı pazar, diye başlayan bu türkünün canlandırma kudretine daima hayran oldum." Demektedir (Tanpınar-1976: 201).

Sarı Gelin, bir oyun havası olarak, Kars oyunları arasında da geçmektedir (Bugün-1959). Gazimihal'in, "Yurt Oyunları Kataloğu" ile Kırzıoğlu'nun, "Kars İli Halk Oyunlarının Adları"nda Sarı Gelin'i de görüyoruz (Tan-1977; Kırzıoğlu-1960).

Azerbaycan'da söylenen Sarı Gelin nakaratlı türkünün ilk kıtası şöyledir:

Saçın uzun hörmezler
Gülü gonçe dermezler
Bu sevda ne sevdadır
Seni mene vermezler
Neynim aman Sarı Gelin (Namazeliyev-1993: 62).

Sarı Gelin türküsünün bir Türk eseri olduğunu böylece ortaya koyduktan sonra, meselenin Ermeni tarafına da bakalım. Şunu hemen belirtmeli ki, türkünün ortaya çıktığı coğrafyada Türk unsuru hakimdir. Ermeniler ise bir azınlıktır. Büyük imparatorluklar kurmuş bir milletin, kendi himayesinde yaşayan bir azınlıktan türkü, hele oyun havası alması uzak bir ihtimaldir.

İkinci bir husus da türkünün dayandığı mevcut folklor malzemesidir. Bu malzeme olmasaydı, türkünün kaynağı meçhul kalacaktı. O zaman, bir propagandaya malzeme olsa da, türkünün Ermeni mahsulü olup olmadığı tartışılabilirdi. Hâlbuki durum öyle değil. Türküyü ortaya çıkaran kuvvetli halk edebiyatı verimlerine sahibiz.

Osmanlı Devleti zamanında, Türk'ün sadece kuvveti değil kültürü de üstündü. Bu üstünlük, diğer kavimleri de derinden etkilemiştir. Klasik müziğimizdeki Ermeni besteciler, bunun açık delilidir. Bizim ruhumuzu terennüm eden nağmeleri onlara çaldıran ve söyleten, bizim kültürümüzün zenginliği ve derinliğidir.

Ermenilerin âşık edebiyatımızdaki yeri üzerinde lâyıkıyla durulmamıştır. Bilhassa XIX. yüzyılda çok güçlü olan âşık edebiyatımızın etkisinde kalan Ermeni âşıklar bulunmaktadır. Buna en canlı örnek, Ahılkelekli Kenziya'dır.

Posoflu ünlü halk şairi Yusuf Zülâlî, defterlerinden birinde, Kenziya'dan bahsetmektedir. Zülâlî, Kenziya'yla 1892 yılında Batum'da karşılaşmıştır. Bu sazlı sözlü karşılaşma esnasında, Kenziya şöyle demektedir:

Bir anadan bir babadan gelmişiz
Biz buna etmişiz iman Zülâlî
Eğer böyle ise niçin olmuşuz
Biz size siz bize düşman Zülâlî?

Kenziya, bir yerde de şöyle demektedir:

Cami, kiliseyi birleştirelim
Bu halkı oraya yerleştirelim
Allah Allah diye dilleştirelim
Birdir, iki değil Sübhan Zülâlî

İki âşıkın karşılıklı söyleşmesi, bu dostluk havası içinde devam etmektedir. Bu deyişmenin büyük bir bölümü elimizde bulunmaktadır.

Zülâlî (1873-1956), eski yazıyla kaleme aldığı hatıralarında, Kenziya'nın çok iyi Türkçe konuştuğunu, saz çaldığını, Âşık Kerem hikâyesini Ermeniceye çevirdiğini ve Bayburtlu Zihnî'nin şiirlerini pek sevdiğini haber vermektedir.

Ermenilerin, Türk halk hikâyelerini kendi dillerine çevirdiklerini, bunu yaparken İslâmî motifleri değiştirdiklerini biliyoruz. XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında, Ermeni halkı arasında, hayli ilgi gören halk hikâyelerimiz, defalarca basılmıştır.

Türk halk hikâyelerini Ermeniceye çeviren iki önemli isimden biri halk şairi Civanî (1846-1909), diğeri de Agek Muhtaryan'dır. Bunlar, Âşık Garip, Kerem ile Aslı, Şah İsmail, Ferhat ile Şirin, Asuman ile Zeycan, Köroğlu, Emrah ile Selvi, Leylâ ile Mecnun vb. gibi ünlü halk hikâyelerini, "tercüme, tebdil ve neşr etmişlerdir."

Civanî'nin çevirdiği, Kerem ile Aslı hikâyesi, 1888 yılında Gümrü'de basılmıştır. Bu eser, sonraki yıllarda birkaç defa daha basılmıştır. Muhtaryan, Civanî'den farklı olarak, yaptığı tercümelerde, bu hikâyelerdeki şiirleri, eserin aslında olduğu gibi muhafaza etmiş ve bu koşmaları her iki dilden vermiştir. Azerbaycanlı İsrafil Abbasov, bunları uzun bir makale çerçevesinde tahlil etmiştir (Abbasov-1977: 54-137). Bu tahlillerden şu sonuç çıkıyor: Ermeniler ne şekilde tercüme ederlerse etsinler, bu hikâyeler, aslî sahibi olan Türk milletine aittir.

Ermeniler, yüzyıllarca aynı coğrafyada yaşadıkları Türklerin kültüründen derinden etkilenmişlerdir. Papazlar, mahallî örf ve âdetleri Türk etkisinden kurtarmak için çok çaba göstermişlerdir. Bu çabalarında kısmen başarılı olmuşlarsa da, Türk halk musıkisini terennümden vazgeçirtip Ermeni halk şarkıları icad etmek hususunda başarılı olamamışlardır. Bu bilgileri aktaran tarihçi ve musıki araştırmacısı Kösemihal (1900-1960), 1929 yılında basılan kitabında:

"Tahkik ettik, (Erzurum Ermenileri) bundan otuz sene evvel yalnız bizim türküleri söyleyip bar oynarlarmış. Yozgat, Bayburt Ermenilerinin yalnız Türkçe türküler kullandıklarının en güzel delili, bu havali Ermenilerinin bundan yetmiş sene kadar evvel Ermeni harfleriyle yazıp E. Litman'ın neşrettiği Türkçe türkü güfteleridir." demektedir (Kösemihal-1929: 34-36).

Sarı Gelin, Kars ve Erzurum çevresinde efsane, türkü ve oyun olarak yaşamakta; halk kültürümüzün birden çok unsurunda yer almış bulunmaktadır.

Birbirini çok seven iki âşıktan birinin, başka bir kavimden, başka bir dinden olması, halkımız tarafından olumlu karşılanmıştır. Bu hoşgörüyü dile getiren manilerden biri şöyledir:

Bahçelerde mormeni
Verem ettin sen beni
Ya sen İslâm ol ahçik
Ya ben olam Ermeni

Kerem ile Aslı Hikâyesi'nin Aslı'sı, bir Ermeni keşişinin kızıdır (Banarlı-1971: 729). Bu Ermeni kızının adı, yüz yıllardan beri Türk kızlarına isim olmaktadır. Bir başka hikâye veya efsane kahramanının Ermeni olması da mümkündür... Sarı Gelin de gerçekten Ermeni olsaydı, öylece kabul edilebilirdi.

Bütün bu açıklamalardan sonra, Sarı Gelin türküsünün, nerede söylenirse söylensin, hakim toplum olan Türklerden alındığı kesin olarak anlaşılmaktadır. Bu türkünün hiçbir yerinde Ermeni unsuru yoktur. Ermeniler, bir gün oluyor, el dokumalarımızdaki motiflere, bir gün oluyor ünlü bir mimarımıza sahip çıkıyorlar. Şimdi de Sarı Gelin türkümüzün, kendilerine ait olduğunu söylüyorlar. Bu iddianın da, Anadolu toprakları üzerindeki hayallerinden farkı yoktur.

Bir politikacı tarafından yazılan romanın, Ermeni bir vatandaşımız tarafından senaryo hâline getirilmesiyle, güzel bir türkümüzün Ermenilere mal edilmesi meselesi, iki yıldan beri tartışılmaktadır. Gazeteciler, türkücüler, şarkıcılar, kahveciler ve dernekçiler konuşuyor.

Halk edebiyatı sahasında çalışan bilim adamlarımız, bu tür konulara eğilmelidir.



Sarı Gelin 1

Erzurum çarşı pazar
Leylim aman aman leylim aman aman
Leylim aman aman sarı gelin

İçinde bir kız gezer
Hop ninen ölsün sarı gelin aman
Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

Elinde divit kalem
Leylim aman aman leylim aman aman
Leylim aman aman sarı gelin

Katlime ferman yazar
Hop ninen ölsün sarı gelin aman
Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

Palandöken yüce dağ
Leylim aman aman leylim aman aman
Leylim aman aman sarı gelin

Altı mor sümbüllü bağ
Hop ninen ölsün sarı gelin aman
Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

Seni vermem yadlara
Leylim aman aman leylim aman aman
Leylim aman aman sarı gelin

Nice ki bu canım sağ
Hop ninen ölsün sarı gelin aman
Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:17 PM
Çanakkale İçinde

Anadolu halkının kahramanlığını destanlaştırdığı savaşlardan biri de Çanakkale cephelerinde olur. Büyük imkansızlık içinde verdiği bu çetin mücadelede, bağımsızlığı için gerektiğinde çok şeyler yaratabileceğini bütün Dünyaya bir kez daha anlatmıştır.

Birinci Dünya Savaşı İtilaf Devletleri dediğimiz İngiltere, Fransa ve Rusya ile, İttifak Devletleri dediğimiz Almanya, Avusturya ve İtalya'nın birbirleriyle savaşmasıyla başlar. Almanya'ya saldırabilmesi için Rusya'nın silah ve cephane ihtiyacı vardı. Bunun için Boğazlar yoluyla Rusya'nın İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle birleşmesi gerekiyordu. Oysa ki Osmanlı Devletinin harbe girmesi üzerine Çanakkale boğazını geçmek için Osmanlı Devletine Çanakkale'de cephe açmaları gerekti. İtilaf Devletlerine ait bir donanma 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazı'nı geçmeye kalkıştı. Burada kahramanca çarpışan Türk kuvvetleri karşısında büyük kayıplar vererek geri çekildi. Bu sefer Gelibolu yarımadası'nın çeşitli yerlerine kuvvetler çıkararak karadan İstanbul'a yürümeyi denediler. Ne yazık ki yapılan sayısız hücumlar Türk süngüsü karşısında eriyip gidiyordu. Son olarak büyük bir taarruzla Gelibolu yarımadası üzerinden Marmara'ya ulaşmayı denediler. Ansızın yaptıkları bu taarruz da Anafartalar ve Arıburnu, bölgelerinde benzeri görülmemiş bir müdafaa ile durduruldu. Türkleri bu cephelerde yenemeyeceklerini anlayan düşman buraları terk ederek çekilmek mecburiyetinde kaldı.

Yüzbinlerce şehit verdiğimiz bu savaşın bütün Anadolu'da heyecan uyandırması, bu savaşa doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden hasılı yurdun dört bucağından gönüllü asker gitmesindendir.




Çanakkale İçinde

Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyom düşmana karşı
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde bir uzun selvi
Kimimiz nişanlı kimimiz evli
Of gençliğim eyvah

Çanakkale üstünü duman bürüdü
On üçüncü fırka harbe yürüdü
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde toplar kuruldu
Vay bizim uşaklar orda vuruldu
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde bir dolu testi
Analar babalar umudu kesti
Of gençliğim eyvah

нüzüη çiçєği
11-14-2008, 03:17 PM
Zeki Urfa'lı Musa ise Antep'li iki samimi arkadaştır. Sık sık birbirlerini memlekette ziyaret ederek hasret giderirler. Günlerden bir gün Zeki Antep'e giderek Musa'ya misafir olur. Hal hatır sohbet ve akşam yemeğinden sonra Musa arkadaşını ağırlamak için gece saza davet eder.

Yer içer eğlenirken Musa sazda çalışan bir kızı masalarına davet eder ve sohbet ederler. Ancak aynı sazda bulunan kızın dostu çok sarhoş bir vaziyette masalarına gelerek, kendilerine hakaret etmeye başlar.

Zeki hakaretlere dayanamaz, aralarında münakaşa başlar ve kavgaya dönüşür. Zeki kavgada bıçakla ağır yaralanır ve arkadaşı Musa tarafından hastahaneye götürülürken yolda ölür.

Bu olay üzerine türkü yakılır.

Kaynak: Öyküleriyle Şanlıurfa Türküleri - Necati Aydınlı




Mezarımın Taşı Urfa'ya Karşı

Mezarımın taşı Urfa'ya karışı
Başucuma koyun yazılı taşı
Üstümdeki çimenler gözümün yaşı

(Bağlantı)
Ağlama sen garip anam bu işler olur
Beni yakan zalim Allahtan bulur
Neneyle neneyle zekim nen eyle
Cenazen gidiyor kalk şivan eyle

Meyhaneden çıktım yan basa basa
Ciğerim delindi kan kusa kusa
Bana sebep olan Antep'li Musa

Bağlantı

Cenazem üstüne güller ektiler
Yeni gelin gibi kefen biçtiler
Bütün ahbaplarım boyun büktüler

Bağlantı

Mezar arasında harman olur mu
Kama yarasına derman olur mu
Zeki'yi vuranda iman olur mu

Bağlantı


Cemil Cankat
Urfa
__________________

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:43 PM
İşte erkeklerin birer melek olduklarının kanıtı!


Bir gün ormancının biri dalları nehrin üzerine sarkan ağacın dallarını keserken baltasını suya düşürür.
"-Aman tanrım" diye bağırdığında bir peri belirir ve "-Ne diye bağırıyorsun?"der.
Ormancı baltasını suya düşürdüğünü ve yaşamını sürdürebilmesi için o baltaya ihtiyacı olduğunu söyler.
Peri, suya dalar ve elinde bir altın balta ile tekrar belirir.
"-Baltan bu muydu?" diye sorar. Ormancı "-Hayır" diye yanıtlar.
Peri suya tekrar dalar ve bu sefer elinde gümüş bir balta ile tekrar belirir ve yine sorar.
"-Baltan bu muydu?"
Ormancı yine "-Hayır" diye yanıtlar. Peri suya tekrar dalar ve bu sefer elinde demir bir balta ile belirir ve yine sorar.
"-Baltan bu muydu?" Ormancı "-Evet" der.
Ormancının dürüstlüğü perinin çok hoşuna gider ve baltaların üçünü de kendisine verir. Ormancı mutlu bir şekilde evine döner.

Bir zaman sonra ormancı eşiyle birlikte nehir boyunca yürürken karısı suya düşer. Ormancı "-Aman tanrım!" diye bağırır.
Peri yine belirir ve sorar: "-Ne diye bağırıyorsun ?"
Ormancı "-Karım suya düştü der. Peri suya dalar ve Jennifer Lopez ile birlikte geri döner.
"-Senin karın bu mu?" diye sorar.
Ormancı "-Evet" der.
Peri sinirlenir, "-Yalan söylüyorsun, bu senin karın değil" der.
Ormancı "-Özür dilerim peri, ortada bir yanlış anlaşılma söz konusu. Eğer Jennifer Lopez için hayır deseydim bu sefer Catherine Zeta-Jones ile geri dönecektin, ona da hayır deseydim karımla dönecek ve her üçünü de bana verecektin. Ben fakir bir adamım ve üç karımın sorumluluğunu taşıyabilecek durumda değilim. Jennifer Lopez'e evet dememin sebebi budur..."

Bu hikâyeden alınacak ders: Bir erkek ne zaman yalan söylüyorsa, bunun iyi ve saygın bir nedeni vardır ve bu başkalarının yararı içindir.
Kendileri için bir şey istiyorlarsa ekmek çarpsındır...

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:43 PM
İnsanlığın ilk var olduğu dönemde , adamın biri şeytanı yakalamaya karar vermiş. Ancak bunun için Tanrıya 40 yıl ibadet etmesi gerekiyormuş.

Karısıyla , dostlarıyla ve bütün dünyayla ilişkisini kesmiş ve kendisini ibadete adamış.
40 yıl sora Tanrı , ibadetinin karşılığı olarak ona ağzı kapalı bir şişenin içinde şeytanı sunmuş.

Artik özgürmüş adam.

Dünyada neler olup bittiğini görmek, nelerin değiştiğini öğrenmek için sabırsızlanıyormuş. Şişeyi karısına teslim etmiş, ona iyi sahip olmasını söylemiş ve dışarıya çıkmış.

Kadıncağız şeytanı çok merak ediyormuş ve merakına yenilip şişenin ağzını açıvermiş...

Açar açmaz da şeytan şişeden fırlayıp çıkmış ve gülmeye başlamış.
'-Merakına engel olamadın ve kocanın 40 yıllık emeğini boşa çıkardın ' diye alay etmiş kadınla.
'-Yok canım ' demiş kadın. '-Sen hiç o şişenin içinde olmadın ki.'

'-Nasıl olur?' diye haykırmış şeytan. '-Sen de gördün...şişeden çıktım ben!'
'-Hiç o şişenin içinde değildin, inanmıyorum buna.Nasıl küçücük şişeye girebilirsin ki?'

Kafası atmış şeytanın . '-Gireyim de gör!' demiş ve yeniden şişenin içine girivermiş.

İste böyle... Adamın şeytanı hapsetmesi 40 yılını, kadının ise yalnızca 5 dakikasını almış.

Şeytan da söyle isyan etmiş Tanrı'ya :

'-TANRIM , MADEM KADINI YARATACAKTIN, O ZAMAN BENİ NEDEN YARATTIN ?

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:43 PM
Yazılar bitince denizi seyret biraz.Sözler bitince anlatamadıklarına üzülme!Yorgunsan konuşma istersen.Ama saat kaç olursa olsun;Ben gözlerini dinliyor olacağım..

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:44 PM
tekrar yatağa dönüp biçare girde yorganın altına.dizlerini karnına çekip üşüyen ellerini bacaklarının arasına aldı.dudaklarında tatlı bi gülümseme vardı.çünkü aklında biricik anılarından biri vardı.kenanın ilk elini tutttuğu an gelmişti şimdi karmakarışık olan aklının en kırık yerlerine.8 ay sadece telefonda görüşmüştü onunla.daha önce kimsiyle birlikte olmadığından mıçocukluktan yeni çıkmanın verdiği utangaçlıktan mı bilinmez yalnız resimlerini görmüşlerdi 8 ay birbirlerinin.ve bu süre zarfında bile özlemişlerdi henüz tertemiz el değmemiş yüreklerini birbirlerinin...buluşmaya karar verdiler.yağmur başka bi şehirde olduğu bir akşak gizli gizle buluştular.ilk yağmur gördü yektanın bankta dayanmış lahzasını.yaklıştıkça daha hızlı çarpan yüreği kenanın dönüp gözgöze gelmeleriyle durmuştu sankı...8 ay hiç yaşanmamış gibi yabancıydılar o gün birbirlerine.yürüdüler yürüdüler...sanki gece dolunayı onlar için böyle parlatmış sahnedeki oyunculara tutulan ışık gibi onları takip etmesi için görevlendirmişti..yürürken birbirlerine değen bedenleri ateş kıvılcımları çıkarıyordu sankı..kaç saat olmuştu haberleri yoktu ama artık yağmur için gitme vakti gelmişti.2 dakika bile sürmeyecek kısa bir yol 2 adım gibi geliyordu artık onlara.kenan dedi yağmur.hiç böyle güzel söylenmemişti sanki kenana ismi bunca yıldır.efendim dedi kenan.yağmur hayatı boyunca birdaha bu cesareti bulamaz sanırda son nefesinin iki kelimesi gibi:elini tutabilirmiyim dedi.suç işlemiş yaramaz bi kız gibi utandı.kenan hemen ellerini ellerine aldı yağmurun...sadece susuyorlardı.ben artık gitmeliyim dedi yağmur.karşı karşıya durdular onların bu halini gören sanki hayatlarının geri kalanında birbirlerini hiç göremeyecek sanırda onları...ben seni öpmek istiyorum dedi kenan.bundan sonra hiçbi öpücüğü yerini dolduramayacağı o ilk öpücüğü bıraktı sevdiğinin yanaklarına.sarıldılar.orda bayılabilirdi yağmur.daha önce hiç böyle huzurlu bi yer görmemişti çünkü..o dakika her hücrelerinde birbirlerinin adladı yazılıydı sanki.yağmur acele etmeliydi elini çeklek istedi.kenan bırakmadı.bırakmak zorundaydı o canının canı elleri.arkalarını dönüp yollarına gittiler.ikisinin de tekrar dönüp bakmaya cesareti yoktu.ayrılık zorlaşmasın diye.ama tekmeyi tokadı basıp yarı yolda bırakıp ortalıkta koymamıştı o gün kenan onu.. beklemiyordunuz bu cümleyi değil mi?bende beklemiyordum..böyle yüreğine can verilecek bi insanın üniversitenin merhametsiz kollarını sevdiğinin kollarına değişeceği kimin aklına gelirdi..yada yağmurun kanserin kucağında yarınım dediği sevgilisinden böyle bi vurgun yiyeceği kimin aklanı gelir ki.kanser moralle yenilir kurur gider derlir...ama mürettebat canını versin yeterki kaptan dümeni kırdıktan sonra neye yarar kurtulur mu o gemi.....

alinti.....

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:44 PM
16 yaş aşkı unutulmaz derler gerçektende öyle...birini 5 yıl sevdim çok fırsatım olmasına rağmen kimseyle birlikte olamadım sevgimden, bir yıl beraberdik ama ben beş yılımı feda ettim ona o bana beraberkende ayrıykende hiç bir zaman sevgi besleyemedi sonralarda biz ayrıldıktan sonra çok ciddi bi ilşkisi oldu olmasa kaç yazarki kızlarla her an görebiliodum onu çünkü çok gözde biriydi ama biri için sevdiğinin evlilik planı yapması sanırım çok daha ağır bişey o kazandı gitti üniversiteyi sonraki yılda ben gittim olanaksızlığı başardım ve unuttum yıllar sonra onun en yakın arkadaşıyla ablam nişanlandı ve biz bir araya geldik nişanda...ve benm bir ilşkim vardı o sırada nişandan sonra kulağıma gelen duyumlardan anlaşılan beşyıl beklenen gecikmiş bir sevgi zamansız gelen bir sevgi vardı ortada...ilşkisi bitmişti ve benim ona olan sevgimi başkasından göremeyeceğini anlamış üstelikte kendisindede duygusallık başlamışş...ama geçti artık çok geçççç işin şu kısmı daha ağır şimdi bir başkası için acı çekiorum beş yıl sonra onunda sevgisine karşılık vermemek için madem bayanı üzen erkek erkeği üzende bayansa biz demekki sadece kısır bi döngüden çıkamıoruz beş yılları aşamıoruz

alinti...

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:44 PM
daha 17 sinde tanıdım onu.her görüşümde ona olan sevgim çoğalıyordu.sevdiğimi söyleyemedim belki kaybetmekten korkuyordum.ama onun için ölürdüm.tam 1,5 yıl platonik yaşadım aşkımı.her gün görüyor ama konuşmuyorduk.birbirimizi fazla tanımıyorduk.bizim mahallede oturuyordu.bazen evimin önünden geçiyordu.ben ona aşıktım.artık dayanamadım teklif ettim.bana verdiği cvp olmaz benim arkadaşım var dedi.o an yıkılmıştım kendimi bilmez olmuştum.aradan 1 hafta geçtikten sonra arkadaşından haber gönderir telofon numaramı istedi.anlayamadım ama yinede verdim.2 gün sonra telofonumda üst üste çağrılar gelmeye başladı onun olduğunu anlamıştım.sonra herşey olmasını istediğim gibi ilerliyordu sanki yeniden doğmuş gibiydim.ona diğer arkadaşını sordum. benim için ayrılmıştı.o gün anladım ki bir gün benden de ayrılacaktı bunun olmaması için elimden geleni yapacaktım.yaşadığım güzel günler 6 ay sürdü bana yazdığı msj da senden ayrılmak istiyorum beni arama yazmıştı.çünkü başka birisi varmışnasıl olurda beni terk eder diye dşündüm ama oldu o beni terk etti hayat durdu düşünemez oldum çünkü o yoktu bana sarılacak elimi tutacak kişi yoktu acaba bütün kızlarmı böyle yoksa sadece benimkimi?hiç anlayamadım.ondan sonra hayatıma kimseyi sokmadım her günümü o düşünmekle geçirdim.düşünürken onsusluğu unuttum çünkü düşlerimde yaşıyordu.ayrıldığımızdan buyana 2 yıl geçti onu hala unutamadım.bi gün onu gördüm hiç değişmemiş aynıydı.gülüşü,bakışı herşey aynıydı.duydumki oda sevdiğinden ayırlmış.oda mutsuzmuş.daha sonra yine karşılaştık ona tekrar gel desem gelecekti ama diyemem,diyemezdim ben onu içime gömdüm unutmadım onu hiç sevmekten vaz geçmedim.bana çok kötüyüm ben bunu hak edecek ne yaptım diye sordu.bir şey diyemedim çünkü ben onu hala seviyordum ona beni yaşarken öldürdüğünü beni bu hayatta nedensiz bıraktığını söyleyemedim.beni hala düşündüğünü ve sevdiğini söylüyordu inanmadım.ona bundan sonra yanında olmayacağım.olamayacağım istesemde istemesemde.sevdim seni bir zamanlar ,hala seviyorum ve benden sonrada mutlu olmanı istiyorum olurda bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum çünkü bundan sonra kendinden başkası olmayacak yanında sana bakacak ben olmayacağım keşke böyle yaşanmasaydı bazı şeyler keşke döndüre bilsek zamanı geriye senden kalan boşluğu kiminle doldururum bilmiyorum sen hayatıma renk katan sen hayatımdaki nedendin senin istediğin gibi olmadımı?bunu sen istemedinmi? uzun süre bana baktı ve elvada dedi gitti.2 saat sonra intihar ettiğini duydum. o ölmüştü artık o hiç yoktu ben buna dayanamazdım bana ik cümle yazmış elvada aşkım elvada birtanem elvada sevgilim elveda sana.artık yaşamanın hiç bir anlamı kalmadı benim de yanına gitme zamanım gelmişti.elveda hayat elveda geride kalanlar elveda herşeye elveda....................................BU GERÇEK YAŞANMIŞ BİR HİKAYEDİR.BU HİKAYEYİ YAZAN ŞU AN KARA TOPRAKTADIR.ÖLMEDEN ÖNCE BU HİKAYEYİ YAZIP İNTİHAR ETMİŞTİR.HER OLAY YAŞANMIŞ, GERÇEKTİR.BU HİKAYEYİ SİZİNLE PAYLAŞMAMIN NEDENİ GERÇEK AŞKI BİLMENİZİ İSTEDİM.İKİSİ DE ŞU AN YANYANA YATIYORLAR BEN İKİSİNİNDE ARKADAŞI OLARAK BU HİKAYEYİ SİZİNLE PAYLAŞMAK İSTEDİM. ŞU AN BENİ DUYUYORSANIZ RAHAT UYUYUN BEN SİZİ UNUTMADIM.........

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:45 PM
*Karımı 1998'in sonbaharında kaybettim...
Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde
geçirmiştik.
Karım, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını
çerçeveler,"Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri" derdi..
Öldüğünde, yedi tane resmimiz vardı.
97'in bir gecesinde onu aldattım. Oysa ona sürekli onu ne
kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık kalacağımı söylerdim.
Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım.
Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece:
"Biliyorum" dedi.
İzmir'e kar yağdığı gün, yani bir ay önce,evdeydim.
Fotoğraflarımıza bakıyordum yine...
Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün farkettim.

-A.
-R.
-K.
-A.
-S.
-I.
-N.

Gerisi için yılları yetmemişti.
Ama sanırım "Arkasına bak" yazmaya filan niyetlenmişti.
Hemen çerçevelerin arkasına baktım. Hiçbir şey yoktu.
Sonra birşey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm.
İnanabiliyormusunuz,her birinin arkasından bir mektup çıktı!
Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı.
1997'deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı.
Ve içinden şu sözler çıktı:

"14 Mart 1997/Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı/Söylemene gerek yok,biliyorum..."

2002'deyiz.
Onu kaybedeli 4,aldatalı 5 yıl oluyor.İçim acıyor şimdi.

Çünkü kadınlar biliyor, hissediyor...
Seviyorum diyenin sevgisinden şüphe et, çünkü; aşk sessiz,sevgi dilsizdir.,

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:45 PM
Yaşlı adam, bir konfeksiyon mağazasına ait
vitrine uzun uzun baktıktan sonra, ilerideki yeşillikte oynayan
çocukların en zayıfına dönerek:

Küçüüük!... diye seslendi. Bana biraz yardımcı
olur musun?

Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış
olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp geldi. 7-8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler,"tekkelimeyle"
dökülüyordu. Yaşlı adam, çocuğun
saçlarını okşadıktan sonra :
Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim, dedi.
Bakalım üzerine uyacak
mı?

Çocuk, bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam
son derece ciddiydi.
Onunla birlikte mağazaya girerken, ilk önce
rüyâda olup olmadığını, daha
sonra da şimdiye kadar yeni bir elbise giyip
giymediğini düşündü.
Genellikle ailedeki büyük çocuğa alınan veya
komşular tarafından verilen
giyecekler, elbiselerin ona dar gelmesiyle
birlikte ortanca kardeşe kalır,
birkaç sene sonrada dizleri aşınmış veya
delinmiş vaziyette kendisine
yamanırdı. Ama her zaman "hasta" dedikleri
babasının ne kadar zor para
kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile
itiraz etmemişti.

Şimdi ise, ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı.
Üstelik de bayrama üç
gün kala... Çocuk, yaşlı adamın gösterdiği
elbiseleri giydiğinde,
büyümüş olduğunu ilk defa farketti. Çizgili
kadifeden yapılmış pantolon,
bacaklarının ne kadar uzun olduğunu ortaya
koyarken, yeni ceketi de
omuzlarını iyice geniş göstermişti. Fakat
hepsinin üzerine giydiği kaban bir
başkaydı ve artık üşümeyecekti. Çocuk, biraz
önce kazandığı misketleri
onun cebine bıraktığında, iyice keyiflendi.
İrili ufaklı misketler,
gayet derin olan ceplerin bir köşesinde
kalmıştı. Demek ki herbir cep, en
az elli misket alabilirdi.

Yaşlı adam, çocuğu sağa sola döndürdükten sonra,
elbiselerin
paketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında,
tezgâhtara dönerek: "Elbiseleri
torunuma alıyorum" dedi. Kendisine sürpriz
yapacağım için, onları bu
çocuğun üzerinde denedim. İkisinin de boyu falan
aynı da ..

Çocuk, bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne
diyeceğini bilemedi.
Ama artık büyüdüğüne göre, bir şey belli
etmemeliydi. Aynaya son bir defa
baktıktan sonra, üzerindekileri yavaşça
çıkartarak bir kenara
fırlattığı eskileri giydi. Adam, elbiselerin
torununa uyacağından emindi.
Yaptığı hizmet için çocuğa bir ciklet parası
vermek istediğinde, onu yanında
göremedi. Haylaz velet, belli ki bu işten
sıkılmıştı.

Çocuk, arkadaşlarının yanına döndüğünde, bir
kenara çekilerek onları
seyretmeye koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen
oyuna katılmadı.
Arkadaşları: "Niçin oynamıyorsun?" diye
sordular. En güzel misketleri sen
kazanmıştın.

Çocuk, inci gibi yaşlar süzülen gözlerini
arkadaşlarından kaçırmaya
çalışırken: Misketlerim, bu elbiselere
yakışmayacak kadar güzeldi, dedi.
Bu yüzden onları, bayramlık kabanımın cebine
sakladım.


ASLINDA HER YAŞTA AMA FARKLI ŞEKİLLERDE HEP
BİRİLERİ TARAFINDAN
KANDIRILIP SONRA DA BİR KENARA FIRLATILMADIK
MI??
İŞİMİZDE - AŞKTA - DOSTLUKTA - ARKADAŞLIKTA -
BELKİ DE AİLEMİZDE..

KİMİN UMURUNDA -BİR BAŞKASININ- DUYGULARI,
HİSSETTİKLERİ VEYA
KANDIRILMASI, GÖZYAŞLARI YA DA KALP
KIRIKLIKLARI, BÜTÜN BİR ÖMÜR BOYU KALAN
İZLER ??
NE YAZIK Kİ HİÇ KİMSENİN...

KEŞKE.... KEŞKE... FARKLI OLABİLSEYDİ HERŞEY...
BİRAZ DAHA İNSANCA,
BİRAZ DAHA HASSASCA, DÜRÜSTCE VE BİRAZ DAHA
YÜREKLİCE..

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:45 PM
Odunculukla hayatını kazanan bir zat vardı. Allah'a karşı kulluk" vazifesini yapar, kimsenin ekşisine tatlısına karışmazdı. Bu zahit kişinin bulunduğu köyün yakınında bir köy daha vardı, onlar da dağda kutsal diye kabul ettikleri bir ağaca taparlar, ondan meded beklerlerdi.

Oduncu, bir gün: «Şunların Allah diye taptıkları ağacı kesip odun edeyim, pazarda satarak ekmek parası kazanırım; hem de, bir kavmi Allah'a isyandan kurtarmış olurum» diye düşünerek Allah rızası için ağacı kesmeye karar verdi.

Dağa doğru giderken karşısına acaip suratlı pis bir adam çıkarak nereye gittiğini sordu. Oduncu:

- Halkın Allah diye taparak Allah'a isyan ettikleri ağacı kesmeye gidiyorum, dedi. Adam, oduncuya:

- Ben şeytanım... O ağacı kesmene müsaade etmiyorum, deyince zahit oduncu, şeytana çok kızmıştı.

Öldürmek için hücum ederek yere yatırdı ve üzerine oturup hançerini boğazına dayadı.

Şeytan zahide:

- Ey zahid, sen beni öldüremezsin. Allah bana kıyamete kadar müsaade etmiştir. Fakat gel o ağacı kesme, seninle anlaşalım. Ben sana her gün bir altın vereyim, sen de ağacı kesmekten vazgeç. Hem el ağaca tapıyormuş, günah işliyormuş senin neyine gerek, altınını al işine bak, dedi.

Adam şeytanı bırakmıştı. Şeytan adama, akşam yatıp sabahleyin yastığının altına bakmasını söyledi ve anlaşarak ayrıldılar.

Adam ağacı kesmekten vazgeçip, evine dönmüştü.. Akşam yatıp sabahleyin yastığının altına baktığında, altını gördü. Memnun olmuştu, ikinci gün oldu. Fakat bu sefer şeytan altını koymamıştı. Adam kızıp baltasını aldığı gibi dağa ağacı kesmeye gitti. Fakat yolda yine şeytanla karşılaştılar. Adam şeytana iyice kızmıştı. Görünce:

- Seni sahtekâr seni, kandırdın değilmi beni?., diyerek üzerine hücum etti.

Fakat evvelkinin tam tersine bu sefer şeytan adamı tuttuğu gibi altına aldı. Adam şaşırmıştı. Bu nasıl hâl der gibi şeytanın yüzüne bakıyordu. Şeytan:

- Hayret ettin değil mi? Niçin bana yenildiğinin sebebini söyleyeyim: Dün sen Allah rızası için ağacı kesmeye gidiyordun. Seni değil ben, dünyadaki bütün şeytanlar bir araya gelsek yine yenemezdik. Lâkin şimdi Allah rızası için değil de, sana altını vermediğim için kızdığından gidiyorsun, işte o yüzden bana mağlup oldun ve sana ağacı kesmene müsaade etmeyeceğim, dedi.

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:46 PM
Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
"Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Seni s.e.v.i.y.o.rum"
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.

İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor, sevmiyor"...

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:46 PM
Badem agaci...

Nisan ayının başlarıydı doğa üstündeki miskinliğini yavaş yavaş atmaya başlıyordu güneş uzak diyarlardaki tatilinden geri dönmüş çapkınca tabiata göz kırpıyordu tabiatta buna kayıtsız kalmıyordu sümbüller açıyor çiğdemler ben burdayım diyordu tüm tabiat güneşin kendilerine ilgi göstermesi için bütün güzelliğini ortaya seriyordu güneşse bu ilgiden gayet mutlu ışıl ışıl ve heybetli duruşuyla tabiatla cilveleşiyordu

Bir gün çelimsiz kuru bir ağaç güneşin dikkatini çekti dalları yeni yeni filizleniyordu o kadar ürkek ve nazlı duruyorduki daha fazla dayanamıyan güneş ona ismini sordu ağaç tüm ürkekliği ile sessizce badem diyebildi

ilerleyen günlerde güneş tüm ilgisini ve sıcaklığını badem e vermeye başladı bu ilgi karşısında badem de yavaş yavaş açılıyor ürkekliğini üzerinden atıyordu güneşin sevgisiyle dallarındaki filizler yerini rengarenk çiçeklere bırakıyordu

Badem ve Güneşin aşkını tabiattaki ağaçlar çiçekler ve gökyüzündeki bulutlar kıskançlıkla izliyordu

tabiatta Badem arkadaşları tarafından dışlanmış hatta onu güneşin yalancı ilgisine kandığı için ağaçların aptalı seçmişlerdi ama bunların hiçbiri bademin umrunda değildi ve güneşin sevgisine inanıyordu badem bunları yaşarken güneşin durumuda bademden farklı değildi Gökyüzüde güneşin bademe olan aşkına inanmıyordu güneşin her zamanki gönül eğlencelerinden biri olarak düşünüyorlardı ama değildi güneş bademe gerçekten aşıktı her güzel şey sonsuza kadar sürmez buradada böyle oldu bulutlar kıskançlıktan kapkara renge bürünüp gökyüzünü kaplayıp güneşle bademin bir birini görmesini engelliyorlardı her yeni günde güneşle badem birbirlerini görmek için çırpınıyorlardı ama bulutlar buna izin vermiyorlardı badem güneşin sıcaklığını ve ilgisini hissetmediği her gün çiçekleri biraz daha soluyor üşüyor korkuyordu
Diğer ağaçlar biz sana demiştik sen ağaçların en aptalısın güneşin sahte sıcaklığına kandın hemen çiçek açtın gördünmü bak bırakıp gitti seni diyorlardı

Ama badem tükenmeyen umuduyla güneşi bekliyordu gelecekti o

Günler geçti güneş gelmedi gelemedi artık bademin dayanacak gücü kalmamıştı dalında son bir çiçek kalmıştı bu sırada güneş bulutları atlatarak en güzel ışıklarıyla bademe ulaştı ama artık çok geçti badem güneşi görmenin sevinciyle tüm gücünü toplayarak

Bu dünyaya yine gelsem yine sana aşık olur yine seni severdim " dedi ve dalındaki son çiçekte toprakla buluştu

Ve badem sözüne sadık kalırcasına her bahar güneşin sahte sıcaklığına aldanır ve erken açar çiçeklerini o güzel aşkı yaşamak için


Sonu ölüm olsa bile

ARKADAŞIM BADEM AĞACI

Sen ağaçların aptalı

Ben insanların

Seni kandırır havalar

Beni sevdalar

Bir ılıman hava esmeye görsün

Düşünmeden gelecek karakışı.....

Açarsın çiçeklerini......

Bense hayra yorarım gördüğüm düşü.....

Bir güler yüz bir tatlı söz....

Açarım yüreğimi

Yemişe durmadan çarpar seni karayel

Beni karasevda

Hemde bilerek kandırıldığımızı

Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza

Koo desinler bize şaşkın

Sonu gelmesede hiçbir aşkın

Açalım biz çiçeklerimizi

Senden yanayım arkadaş

Havanı bulunca aç çiçeklerini

Nasıl açıyorsam yüreğimi

Belki bu kez kış olmaz

Nasıl vermişsem kendimi son sevdama

Vur kendini sende bu güzel havaya


AZİZ NESİN

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:46 PM
Ben bugun sonbaharim, kuruyan yapraklari ugurlayan bir dalim, yagmurum, butun aynalardaki huzunum, yani siradan bir gundur yine bugunku yasantim, umuda sevgi baglayanlardan farkli degilimdir, bir ruyadan, hayalden farkli degildir yasadiklarim. Bazen sevginin oldugu mekanlarda dolasmak isteyen, uzak bir gokyuzunde bulut gibi hissediyorum kendimi, bazen de yasamin icinde gordugum sevgi parcaciklarina bakipta gulumsuyorum ama dokunamiyorum, ben yalanci gulumsemeyle dolasan biriyim bugun. Az once kisa bir sehir turu yaptim, buyuksehirin kucuk yasamlarini gordum, her bakista bir hikaye vardi merak ettigim, gizli bir ses vardi pesimden seslenip duran, sakli kelimeler vardi butun yuzlerde. Kagit toplayan cocuklar icin olmayan zaman kavrami, benim pesimde dolasti durdu, parklarda dolasan seven ve sevilenlere icimden sessizce "beni unutma sevgili, bensiz dusunme" dedim, sanki kelimelerim duyulacak, duygularim dokunacak birilerine. Hissettiklerimi yandaki koltuga koyup, duygularimi
yerinden sokup, ulasilamayan kisiyi, adi sani olmayan, duyulmayan sevgiliyi, elle tutulmayan, gozle gorulmeyen bir yasama cagirdim durdum, sessizce ruhuma davet ettim. Geldigimde ilk baktigim yer yine aynalar oldu, orada kararsizligim bekliyordu, guvenemedim kendime, kelimelerime sarildim hayallerim ugruna ama yinede her sey benim olsun diyemedim bencilce. Her sey benim olamaz biliyorum arada bir bunu cocuk ruhuma anlatmaya calisiyorum, paran varsa simit alirsin, yoksa bisey yapamazsin, calamazsin ey cocuk dedim kendime, yasam bir simite riske etmeye deger mi dedim yuregime. Kimileri diyebilirki, dunyanin yuvarlak oldugunu bilmeden de yasayabilir insan. Yuvarlak oldugunu bilmenin gunluk yasamda insanin mutluluguna ne faydasi var diye dusunebilirler. Pinardan gelen suyu icerken- dunyada sevgileri yasarken- sevgi suyunun fiskirip geldigi kaynagi hic merak etmeyebilirler, ben isterim, simit de yemek isterim.

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:47 PM
Seyret, Sus Ve Dinle




Bir gün bir dağ güneşle birlikte güne uyandı. Rüzgarın esintisiyle ağaçlarının dallarını sallaya sallaya esneyerek gerindi. Güneş pırıl pırıl ufukta tam karşısından doğuyor, onunla arasında masmavi bir deniz çarşaf gibi günü karşılıyordu.

Dedi ki, "Ben ne güzel bir yerdeyim, önüm masmavi bir deniz ve her gün güneş bana gülümseyerek gün başlıyor."

Gökyüzünde küme küme bulutlar pamuk yığınlarını andırıyordu.

Martılar çoktan uyanmış gökyüzünde dans ediyorlardı. O sırada dağ bir de baktı ki, eteklerinde bir minicik fare denize doğru yürüyor.

"İiiiiiiiihhhhhh , bu da ne? Bu küçük fare benim manzaramı şimdi neden bozuyor?"

Onun oradan bir an önce gitmesini istedi ve şöyle bir titredi.

Tepeden aşağıya doğru bir kaç taş hızla yuvarlanmaya başladı. Fare sesi duyunca hemen bir yüksek kayanın üstüne sıçradı ve oraya yerleşti. Düşen taşlarda ona hiç bir zarar vermedi. Farecik de başladı denizin güzelliğini seyre...

Ara ara atlayan zıplayan balıklar denizin duruluğunda küçük halkalar oluşturuyordu.

Deniz dağın sıkıntısını anladı ve dağa seslendi:

"Neden böyle bir günde bir küçük fare için mutsuzluk oyununa başlıyorsun ki? Bak ben dümdüzken balıklar da benim duruluğumu bozuyorlar. Ben onlara kızıyor muyum? Biliyorum ki onlar bensiz ben onlarsız olamayız. Sen de seninle birlikte yaşamak zorunda olanlara kollarını açmalısın. Güneş hiç bulutlara bozuluyor mu? Benim ışınlarımı engelliyorlar diye kızıyor mu?

Kabul et gerçeği, herşey bir şeylerle bütün aslında. Fark ve güzellik de burada. Bu sayede hergün ayrı bir şey öğretiyor bize; her gün ayrı bir ders veriyor. Sen iyisi mi sadece SEYRET, SUS ve DİNLE."

Dağ denize sordu:

"SEYRET, SUS ve DİNLE? O da ne demek?"

Deniz, "Bak... Seyrettiğinde güzellikleri göreceksin... Sustuğunda kendinden başkalarının söylediklerini duyabileceksin...

Dinlediğindeyse onlardan öğrendiklerini uygulama fırsatı bulabileceksin...

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:47 PM
teş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında
sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
yüreğindeki duruluğa
Demiş ki suya:
Gel sevdalım ol,
Hayatıma anlam veren mucizem ol…

Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa
al demiş;
Yüreğim sana armağan…
Sarılmış ateşle su birbirlerine
sıkıca, kopmamacasına…

Zamanla su, buhar olmaya,
ateş, kül olmaya başlamış.
Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı…
Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de
yüreğindeki kederi de
alıp gitmiş uzak diyarlara su…

Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları…
Aramış suyu diyarlar boyu,
günler boyu, geceler boyu
Bir gün gelmiş, suya varmış yolu
Bakmış o duru gözlerine suyun,
biraz kırgın, biraz hırçın.

Ve o an anlamış;
aşkın bazen gitmek olduğunu.
Ama gitmenin yitirmek olmadığını….
Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.

İşte o zamandan beridir ki:
Ateş sudan,
su ateşden kaçar olmuş..

Ateşin yüreğini sadece su,
Suyun yüreğini
Sadece ateş alır olmuş…

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:47 PM
İSTANBUL, KENTLERİN SEFİRİ.

Bir yıl sonra tekrar İstanbuldayım.

Kentlerin sefiri özgürlüğümsün! Avuçlarındayım.



Atatürk havalimanından dışarı çıkar çıkmaz, işte diyorsun bu kent YAŞIYOR. Bir taksiye atlayıp doğru Pier Lotti Oteline. Neyim var neyim yok Otele bırakıp, bir tek özlemlerimi alıyorum yanıma.



Taksim var hedefimde, atlıyorum tranvaya ve aklıma esiyor iniyorum Eminönünde. Yeni camii de kılıyorum öğle namazını. Çıkışta bir bakmışım baharatların o cazibeli kokusu mısır çarşısına sokmuş bile beni çoktan. Halılar, tavlalar, hatlar, nargileler derken piyangucunun birinden, üstelik hiç hesapta yokken, birde piyango bileti alıyorum. Eee baktımki acıkıyorum rotamı çeviriyorum midemin pusulasının ibresine. Bakıyorum pusulanın ibresi galata köprüsünün altında bir Balık lokantasını gösteriyor, hiç itiraz etmiyorum. Tabağımda BALIK manzaram istanbul her yer memleket kokuyor....



İstanbulun klasiklerinden vapurlar, görünce aklıma adalar geliyor ama yok diyorum ilk hedef taksim ...İstiklal caddesinin o akıcı klabalağı sanki bıraktığım gibi ve bir ses çok tanıdık bir tınıyla bağırıyor: “Siyasiyabent CD leri burada!’’Kafamı çevirip bakıyorum. Bağıran gurubun solistlerinden

Murat. Heybesiyle, bandanasıyla, biraz kendinden geçmiş haliyle Bizon Murat. Biraz sohbet ediyoruz

ve Galata kulesinin eteklerine iniyoruz ve orada ayrılıyoruz. Ayrılırken bir CD de ben alıyorum. Tekrar balık pazarından geçerek ve balıkların bana karadenizi, akçakocayı hatırlatan kokusunu içime çekerek geçiyorum balık pazarından ve yine Eminönündeyim. Bir dilenciye rastlıyorum, biliyorum çok anormal birşey değil bu İstanbulda ama bu dilencinin bir farkı var diğerlerinden. O bunu bir meslek haline getirmemiş buna niyetide yok belli. Aldığı her sadakada bir kat daha yerindibine giriyor ve bunun onu yıprattığını mavi gözlerinin nemi ispiyonluyor. Yanına yaklaşıyorum elimi cebime attıp ne çıkarsa bahtına diyorum içimden biraz para birde sabah aldığım piyango bileti çıkıyor dilencinin bahtına. Rıhtıma kadıköy vapuru yaklaşıyor bende bir koşu yetişiyorum bu aradada bir Simit alıyorum buda benim sadakam ve vapur kadıköye yaklaşırken, martilarla paylaşıyorum simitimi, havada kapıyorlar simit parçalarını.

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:48 PM
"Hindistan'da yüksek bir dağın doruğuna yapılmış "BİN AYNALI TAPINAK" adlı görkemli bir tapınak vardı.

Günlerden bir gün bir köpek dağa tırmandı, tapınağın merdivenlerinden çıkarak "BİN AYNALI TAPINAK"a girdi.

Tapınağın bin aynalı salonuna geçtiğinde bin tane köpek gördü. Korkarak tüylerini kabarttı; kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırdı; korkutucu hırıltılar çıkararak dişlerini gösterdi. Ve bin köpek de tüylerini diktiler; kuyruklarını bacaklarının arasına alıp korkunç sesler çıkartıp dişlerini gösterdiler. Köpek paniğe kapılarak tapınaktan kaçtı.

Ve o andan itibaren bütün dünyanın tehlikeli, korkunç köpeklerle dolu olduğuna inandı.

Bir süre sonra bir başka köpek gelip dağa tırmandı. O da tapınağın
merdivenlerinden çıkıp "BİN AYNALI TAPINAK"a girdi.Tapınağın bin aynalı salonuna geldiğinde bin tane köpekle karşılaştı ve çok sevindi: Kuyruğunu salladı; neşeyle oradan oraya zıpladı ve köpekleri oynamaya çağırdı.

Bu köpek tapınaktan çıktığında dünyanın dost ve sevecen köpeklerle dolu olduğuna inanıyordu."

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:48 PM
Günün birinde iki dost varmış her ikisi de çok iyiymiş ama biri saf diğeri ise kurnaz ve açık gözlüymüş.Açık gözlü olan dostun şirketi batmış ve dostundan para istemiş bana borç para verir misin dostu ne demek sen benim en iyi dostumsun demiş ve bütün servetini vermiş.Aradan günler geçmiş açık göz olan işlerini büyütmüş işlerinde ilerlemiş ve dostunun yanına gitmiş senden birşey isteyeceğim senin nişanlının çok beğeniyorum bana onu verir misin demiş saf olan o benim nişanlım ama sen benim en iyi dostumsun demiş ve veririm demiş ve vermiş.aradan aylar geçmiş bu saf olan sostun bir gün işleri bozmuş ve dostunun yanına gitmiş ve ondan iş istemiş en iyi dostu ona iş vermemiş tabi bizim saf olan dostumuz biraz ezilip büzülmüş ve dışarı çıkmış yolda yaşlı bir adam oğlum çok hastayım bana şu reçetedeki ilaçları alır mısın demiş ve cebindeki son para ile adamın ilaçları almış ertesi günü bir avukat dün ilaçlarını aldınız yaşlı adam öldü ve tüm mal varlığını size bıraktı demiş çocuk şaşırmış ama bu serveti kabul etmiş çünkü ihtiyacı vardı buna. işlerini yoluna koydu ve tam arkadaşının şirketinin karşısına bir ev aldı niyeti sadece en iyi dostunu görebilmekti.

Birgün kapısına yaşlı bir teyze geldi oğlum çok acıktım bana yemek verir misin dedi adamda teyze veririm ama bir şartla benim yanımda çalışır mısın hem bana yardım edersin hem de karnın doyar teyze kabul eder aradan 3 sene geçer kadın ona oğlum artık senin evlenme çağın geldi artık sana bir eş lazım demiş çocuk bu duruma kabul etmiş tamam teyze tanıdığın biri varsa evleneyim demiş kadın bizim orda çok iyi bir aile kızı var seni onunla başgöz edelim demiş ve en iyi arkadaşına nikah davetiyesinden bir tanede ona yollar.ve düğün günü gelip çattığında çocuk mikrofonu eline alıp dostlar size bir diyeceğim var günün birinde benim en iyi dostum varda bir gün işleri battı benden para istedi bütün mal varlığımı ona verdim benden nişanlımı istedi gözümü kırpmadan ona verdim işlerim bozuldu yanına gittim iş istedim bana sana burada iş yok dedi ve diğer dost kapıdan içeri girdi misafirler size bir diyeceğim var dedi işlem battı ondan borç para istedim verdi. Ben de ona sonra parasını geri verdim nişanlısını istedin çünkü nişanlısı ona göre bir kız değildi yolda karşına bir adam çıktı ona parasını verdi.

O benim babamdı kapısa bi teyze gitti ondan yemek istedi o benim annemdi evlenmek istedi evleneceği kız da benim kız kardeşimdir şimdi siz söyleyin:
GERÇEK DOST KİMDİR..!

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:48 PM
Oldukça seçkin görünüşlü bir bayan uçakla İsviçre'den dönmekteydi. Yanında
oturmakta olan rahibe "Özür dilerim peder, sizden bir iyilik isteyebilir
miyim?" diye sordu. Rahip "Elbette kızım, senin için ne yapabilirim?"
diye cevapladı.

Kadın açıkladı: "İşte problemim; kendime yeni bir epilasyon aleti aldım ve
buna oldukça yüklü bir para saydım. Sanırım limitlerin oldukça üzerine
çıktı ve gümrükte elimden alırlar diye korkuyorum. Acaba gümrükten
geçişte bunu cübbenizin altına saklayabilir misiniz?"

Rahip "Tabi ki yapabilirim evladım ama biliyorsunuz ki ben yalan
söyleyemem." diye yanıtladı
Kadın "Çok temiz ve dürüst bir yüz ifadeniz var peder, eminim ki size soru
filan sormazlar" dedi ve pahalı epilasyon aletini pedere verdi.

Uçak havaalanına vardı. Peder gümrükten geçeceği sırada görevli "Peder,
bildireceğiniz herhangi bir yükünüz var mı?" diye sordu.

Bunun üzerine Peder "Başımdan kuşağıma kadarki bölümde açıklayacağım
herhangi bir şey yok, evladım" dedi
Bu yanıtı garip bulan görevli "Peki kuşağınızın altında kalan bölümde
neyiniz var?" diye sordu.
Peder yanıtladı: "Kadınların kullanımı için dizayn edilmiş mükemmel, küçük
bir alet var, ancak şimdiye kadar hiç kullanılmadı!!"

Görevli kahkahadan kırılarak: "Tamam peder geçebilirsin, sıradaki!.."

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:48 PM
Ana yüreği
bir gün annesinin özene bezene garibanlıkla büyüttüğü üzerine titrediği yavrusu büyümüş bir kızı sevmiştir...
sevdiği kızın bir türlü bitip tükenmeyen istekleri karşısında annesinin de yardımı ile başa çıkmaya çalışır ve kız en son isteğini dile getirir "beni gerçekten seviyorsan annenin ciğerini söküp getir" genç çaresizlik içinde konuyu annesine açar ve annesi de "sen mutlu olacaksan tamam" der genç kendisini bu yaşa getiren annesinin ciğerini o gece uyurken alır ve sevdiği kıza doğru karanlıkta koşmaya başlar
derken ayağı küçük bir kaya parçasına takılır ve
yere düşer canı öylesine acımıştır ki...acıdan yerinden kalkamaz derken toza bulanmış annesinin ciğerinden ince sıcacık bir ses gelir" ah benim canım yavrum"......

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:49 PM
Bir zamanlar 1 oglu ve 1 esegi olan fakir bir kari-koca varmis. Imkanlarini daha iyiye goturmek ve dunyayi tanimak icin sehir -sehir dolasmaya karar vermisler ve kucuk ogullarini eseklerinin sirtina bindirip yola koyulmuslar.

Ilk geldikleri koyde insanlarin arkalarindan
'' su terbiyesiz cocuga da bakin! Kendisi esegin sirtinda rahatca yolculuk ederken, zavalli anne ve babasi kanter icinde yuruyorlar!' ' dediklerini duymuslar. Baba esine donmus ve '' biricik oglumuzun terbiyesizlikle suclanmasina izin veremeyiz, en yasli ben olduguma gore esege ben bineyim siz ana-ogul yuruyun'' demis. Ve boylece giderken baska bir koye gelmisler.

2. Koyde ilerlerken insanlarin : '
'su ahlaksiz adama da bakin, kendisi esegin sirtinda seyahat ederken zavalli oglu ve karisi yurumek
zorunda kalmis! '' dediklerini duymuslar. Ahlaksiz biri olmayi kendine yakistirmak istemeyen baba karisini esegin sirtina bindirmis ve
baba-ogul yanlarinda yururken 3. koye gelmisler!

3. Koyde insanlarin arkalarindan :
''zavalli yasli adam, hem butun gun esek gibi calisiyor kendisini prenses sanan karisi da hem
kocasinin hem de ufacik oglunun yaninda yurumesine aldirmiyor. Herhalde cocuk da uvey evlattir ''dediklerini duymuslar. Bunun uzerine tum aile
esegin ustune binmisler ve 4.koye ulasmislar.

4.Koyde insanlarin:
''su canavar insanlara da bakin! Zavalli esegin belini kiracaklar ''dediklerini duymuslar. Esekten inip ucu de hayvanin yaninda yuruyerek 5. koye varmislar.
Bu kez duyduklarina inanamamislar :
Koyluler gulerek :
"su uc salaga bakin, kendilerini tasiyacak bir esekleri oldugu halde yuruyerek yolculuk yapiyorlar ''!!!

SONUC :
GENELLIKLE INSANLAR ELESTIRMEK ICIN HER ZAMAN BIR EKSIGINI BULACAKTIR VE KIMSE SENI OLDUGUN GIBI KABUL ETMEYECEKTIR. ONUN ICIN DO G RU BILDIGIN SEKILDE YASA.
HAYAT Ö N PROVASI YAPILMAMIS BIR TIYATRO GOSTERIDIR .
BU ALKISI OLMAYAN TIYATRONUN PERDESI KAPANMADAN ; GUL, SARKI SOYLE, DANS ET VE ASIK OL....
HAYATININ HER ANINI DEGERLENDIR.

Charlie Chaplin

нüzüη çiçєği
12-23-2008, 05:49 PM
Bugün msn de sohbet etiğim biriyle yalan üzerine konuştuk...

Sordum yalan sÖylemisin diye ? eh arada tatlı yalanlar ufak tefek dedi

neden ?dedim karşımdakini kırmamak için sÖylediğim yalanlar dedi...

sonra bana sordu ya sen ? ben de hayır dedim asla !yalan sÖylemem TEBRİKLER..! dedi..

Konuşmalar bitince sessizlikte , vicdanım sÖze başladı...

Neden yalan sÖylemiyorum diyerek yalan sÖyledin ?sÖylemiyorsmusun ki..?

evet haklsın unutmuşum diye cevap verdim...düşündüm evet sÖylüyordum tabi insan hatalarını saklamak için yalan sÖylüyor yalan değil...

ama birde sÖyle düşündüm neden sÖyledim ki o yalanları...sevdiğim biri için... en yakınlarıma ... ama ona asla...

güldüm kendime... iki yalancının dürüstlük taslaması komikti....yinede dürüst olmadı bir taraf fire verdi....

belkide ilk kez birine bu kadar inanmış güvenmiştim....

o benim en acılı günlerimin dostuydu sırdaşımdı beni yeniden yaşama dÖndürendi yaşama sevincini hissettirendi....

en yakınımdakilerle paylaşmadıklarımı paylaşmıştım onunla....

kiminle ne yaptığı Önemli değildi ...aptal yerine koyup değer vermemesiydi beni yıkan...